Fuzuli aşk’ı şöyle tanımlıyor:
Aşk imiş her ne var âlemde
İlim bir kılü kal imüş ancak.
Asırlar öncesinde seslenen bu aşk iksiri, günümüze dek değişik adlar altında süregelmiştir. Fuzuli’nin dev eserine konu olan Leyla ve Mecnun’u bugün Kahramanmaraş’tan İngiltere’ye uzanan Sarah ve Musa’ ikilisine dönüşmüştür.
Musa, tipik bir Anadolu insanıdır. Müslüman terbiyesi ile büyümüş, geleneksel değerlerle yoğrulmuş, saf ve temiz yürekli bir delikanlımız.. Sarah’ın çevresi ise sürekli kızcağızı horlamış; şişmansın, çirkinsin gibi yakışıksız ifadelerle aşağılamışlar. Sarah böyle bir çarpık toplum yapısı içinde tutkulu gözlerle Musa’nın sevgisinde kendi insanlığını buluyor. Elbette ki o da bir yürek taşıyor, sevmeye ve sevilmeye ihtiyacı var, mutlu olmak en tabii hakkıdır. Fakat İngiltere’de kadın erkek ilişkileri serbestiyet içinde geliştiği için Sarah bu dünyada kendine yer bulamamıştır, hep itilmiş kakılmış ve alaya muhatap kalmıştır kendi ülkesinde.
Musa, Mecnun misali temiz duygularla Sarah’ı olduğu gibi seviyor, ama ne yazık ki İngiltere’de 13 yaşında bir kızın evlenmesi kabul görmez, ama cinsel ilişkide bulunmasına göz yumulur ve normal karşılanılır da. Oysa Türk’ün aile yapısında 13 yaşında bir kızla cinsel ilişkiye girilmesinin ön şartı evlilik bağı ile kabul edilebilir ancak. İşte bu temel çelişki Sarah ile Musa’nın izdivacıyla su yüzüne çıkmış, hem İngiltere’de hem de Türkiye’de bu konu gündemin başına oturmuştur. Onların aşkını izledikçe yeniden Leyla ile Mecnunu’muzu hatırladık. Mecnunun aşk uğruna düştüğü çöl günümüzde olmasa da, uzak diyarlara kadar uzanan aşk dalgası bütün dünyanın gözü önünde cerayan etmesiyle birlikte heyacan uyandırıverdi tüm seven gönüllerde.. Batı insanı bu noktada aşkı anlayamadığı gibi masumane diyebileceğimiz sevgi dediğimiz bu aşkı, bugünkü evrensel değerler gözünde masum krize dönüştürülmüştür..
İngiliz medyası bu olaya bir türlü anlam veremez. Sarah’ın Musa’ya çılgınca ilgi duymasını kendi kıstasları ile yaklaştıkları için olayı milletlerarası boyuta dökecek tarzda skandal hale getirmişlerdir. Bu arada Sarah’ı bahane ederek Türkiye aleyhinde atıp tutmayı da ihmal etmediler. Musa yakışıklı çocuk, üstelik efendi de. Nasıl oluyor da yakışıklı bir delikanlının Sarah gibi tonton pekte güzel olmayan bir kıza ilgi duyabilir? Sorularını sordular, fakat cevabını bulamadılar. İngiliz basını sevgi denen değere bir türlü akıl erdiremedi. Zaten aşk olgusunu isteseniz de sevgiden anlamayan İngiltere gibi toplumlara izah edemezsiniz.
Aşk, kitapla kalemle, sözle ve lafla anlatılacak gibi bir olay değil ki.. Çünkü aşk haldir, kal(söz) değildir, yaşayan bilir, yaşamayan bilemez.
Sarah’ta tabii olarak kendi toplumunda görmediği aşkı Musa da görüyor ve Musa karşısında adeta eriyor, hatta iç dünyasında bir takım fırtınaların koptuğunu fark ediyor ve Musa’ya koşuyor.
Aslında Musa ve Sarah serüvenin de ferdi ilişkilerin ötesinde toplumsal hayatın iki farklı boyutunun varlığını ark ettik.. Musa Türk toplumunun geleneksel değerleri ile yoğrulmuş boyutu, Sarah ise Anglosakson -İngiliz kültürüne başkaldırış boyutu. Müslüman’ca tavır, merhamet, dürüst ve vakur gibi özellikler Musa’nın nezdinde Türk toplumunu temsil eder. İtilmişliğin, aşağılanmanın hor görülmenin ve daha birçok çelişik hususiyetler Sarah’ın nezdinde İngiliz toplumunun durumunu görmek mümkün. Sarah’ın bu topluma isyanı, Türk’e gönül vermekle doruğa ulaşıyor.
Meseleye reşit olmamış bir kızın genç bir delikanlı ile olan bir ilişki tarzında magazin varı değerlendirmek yanlış. Hepimizin gözü önünde cereyan eden bu olayı çok yönlü ve birçok özellikleri ile birlikte içinde taşıyan gönlün dile gelmesi olarak değerlendiriyoruz. Maalesef, gönülden bihaber İngiltere kamuoyu ve yetkililerince olay, reşit olmamış küçük bir kızı alıkoyma şeklinde bakılıyor meseleye. Oysa alanda memnun verende, o halde tarafları suçlu ilan etmenin anlamı ne?
Sarah’ın Musa’ya aşkı Müslüman olmasını da beraberinde getiriyor. Akabinde içinde yaşadığı kültür anlayışına başkaldırışını Musa’ya olan sevgisiyle tepkisini ortaya koyuyor. İngilizlerin hazmedemediği bir vakada kızın Müslüman olması. Daha da ileri giderek kızın aklını yitirdiği şeklinde olayın manipüle edilmeye çalışılmasıdır. Farklı mecralara çekme uğraşları sonucunda olay diplomatik hal alır.. Hele hele İngiliz hükümetin bu işe bizatihi el atması durumun ister istemez ciddiyetini ortaya koydu. Yetkililer kızın annesine dahi baskı yaparak onu geri getirmezseniz elinizden alır annesi olmadığını ilan ederiz türünden tehditlere başvurdular. Nitekim bu dayatmalar neticesinde Sarah elimizden gitti ve devlet olarak da boyun eğdik maalesef. Türk kamuoyunun baskısı olmasaydı belki de Musa hapishaneden çıkamıyor olacaktı. Şahsiyetli dış politikamız olmadığından hemen pes ediverdik. Türk toplumuyla özdeşleşmiş Sarah’ı kendi ellerimizle teslim ettik. Şüphesiz bu tavrımız toplum vicdanımızda derin yaralar açtı, hem de çok. Kararlı dirayetli toplumun duygularına tercüman dış politika mimarları hep özlediğimiz düşlerdir öteden beri. Olsun bakalım elbet bir gün o günlerde gelir diye düşünüyoruz. Burası bir müstemleke ülkesi olmadığına göre neden böyle şeyler oluyor, doğrusu anlamış değiliz.
Bu aşk burada bitmeyecek gibi. Sarah hamile ve anne olma niyetinde çünkü. Doğum gerçekleştiğinde Musa hem Sarah’a hem de evladına karışmak isteyecektir. Fakat buna müsaade verirler mi bu bilinmez, ama şu bir gerçek bir değişik aşk serüveni devam edeceğe benziyor.
İnsanlık soluk soluğa, yaşadığı anla ilgisi yoktur sanki. İnsanlık yüreğine sevgi tohumları ekecek, kendisine uzanacak merhamet sahibi ellere muhtaç. Yaratılanı sev yaratandan ötürü diyecek Yunus’u arıyor. İster putperest ol, isterse Mecusi, istersen tövbeni bin defada bozmuş olsan yine gel diyecek Yeni Mevlanalar arıyor dünyamız..
Sarah ve Musa aşkında bütün insanlığın alacağı nice dersler var. Zaman sevmek zamanıdır diyesim geliyor içimden. Günümüzün stresli ve çelişik hayat manzaralarından kaçmak istiyorsak şayet , sevgiye koşalım hep birlikte.. Sevgi çağrısı yapan gönül sultanları düne has olmayıp bugünde mevcuttur. Yeter ki onları aramayı murat edinelim. İnsan isterse hem belasını hem de Mevla’sını bulabilir. Tabiî ki tercihimiz Mevla’yı aramaktan yana. Necip Fazıl’ın ‘O ve ben’ eserinde dile getirdiği S.Abdülhakim Arvasi’ye olan sevgisine benzer sevgiyi gelin bizlerde gerçekleştirelim, neden olmasın ki..
Kıyamete kadar ikili serüvenler devam edecek bu böyle biline. Çünkü Kâinat aşk üzere yaratılmış, ‘Habibim! Sen olmasaydın, sen olmasaydın bunca felekleri yaratmazdım’ buyruğundan bunu anlıyoruz. Madem sevgi yolu ve aşk kervanı kıyamete kadar sürecek olan tek gerçek olgu, o halde aşktan mahrum kalmak niye? Ya aşkta dirilip kendimize ve özümüze döneceğiz, ya da kuru meşe odunu gibi kalıp ruhumuzu haramilere kaptıracağız.
Gelin Osman Gazi’nin Şeyh Edebali’ye karşı duyduğu bağlılığa benzer bağı, bizde yaşayan gönül sultanların sinesinde gönül bağımızı gerçekleştirelim.
Fatih Akşemseddin’in eşiğine yüz sürmeseydi İstanbul’u fethedebilir miydi acaba?
O halde gelin Fatih’in Akşemseddin’i hissettiği sevgiyi bizde hissedelim gönlümüzde.
Âlimin atının ayağından sıçrayan çamurlu kaftana hürmette tazimi esirgemeyen Yavuz, bu aşka sahip olmasaydı Mısır’a kadar gidebilir miydi acaba? O halde gelin Yavuz’un kutsal emanetlere olan aşkını yüreğimizde hissedelim.
Sultan Abdülhamit Han veli tabiatlı bir devlet adamıydı velilik ile özdeş olan Ulu Hakanın otuz üçyıl Osmanlıyı ayakta tutabilmesinin aşk sırrını anlayabiliyor muyuz acaba? Anlıyorsak şayet gelin Filistin’de toprak satın almak isteyen Yahudi planlarına geçit vermeyen Uluhakan’ın aşkına benzer aşkı Filistin’de sapan taşlı çocuklara selam söyleyerek yüreğimizi yakalım.
Sarah nerede huzur buluyorsa gelin bizde aşkta huzur bulalım. Çünkü insanlık romantizmini yitirmiş, robotlar idare ediyor her birimizi.
Hiçbirimizin yaşadığı anla ilgisi yok gibi, günübirlik yaşıyoruz adeta. Gün bulup, gün harcayan, gün yiyen toplum haline geldik. Batının tüketim kalıplarını özgürlük adına kabul ediverdik. Batı sanayileşmesini bitirmiş sonrasına geçiş yapmış, şimdi gözü daha da ötelerde. Biz hala tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi toplumuna geçiş sürecini tamamlamış değiliz. Sarah sanayileşmesini bitirmiş bir toplum içinde büyüdü, Musa ise geleneksel değerlerle yoğrulmuş toplumda yetişip kendisini İngiltere’de bulan bir delikanlımız.
Makine İngiltere’de insanı yabancılaştırmış, ama Musa’yı yabancılaştıramamış. Çünkü O, sanayi toplumunun çocuğu değil, ama bu toplum içerisinde geleneksel değerlerini yitirmeden yaşayan bir Türk çocuğu. İşte Sarah’ı Musa’ya bağlayan bağ da bu noktada düğümlü. Makinenin çarklarında sıkışmış ve bunalmış İngiliz toplumundan kaçışıdır Sarah. Bu kaçışı Sarah’ın Musa’ya olan sevdasında ancak anlamamız mümkündür.
Batı, bütün teknolojinin keşiflerini keşfetmiş fakat insana ait sevgi tekniklerini keşfedememiş Avrupa’nın bu konuda tek gideceği kapı doğudur. Çünkü doğuda hala sevgi, edebiyat, aşk bütün heybetiyle devam ediyor. Batı ruhunun sıkıntıların giderecek tek hazine Doğuda.
Işık doğudan yükselir sözü çok doğru ve yerinde bir tespit.. Cemil Meriç, ruhunun susuzluğunu Paris sokaklarında aramış önceleri. Dört yıl dolaştıktan sonra bakmış ki ruhunun arzularına batı çare olamıyor, yönünü doğuya çevirmiş, Hint’i yazmaya başlıyor ve yazdığı eserine ‘Bir dünyanın eşiğinde ‘ adını veriyor. Gerçekten de insan kitabın sahifelerini çevirdikçe bir dünyanın eşiği ile yüz yüze geliyor adeta. Öyle ki Cemil Meriç Hint’in nezdinde doğunun aşkını ve sevgisini dile getiriyor. Ve ilave ediyor: ‘’Aşk sarayına ancak doğu revakından girilir’’ diye.
Bilmem bu söze eklenecek bir söz ilave edilebilir mi, haddimize mi…
Zira batı toplumunun doğu insanından ve kültüründen alacağı çok şeyler var.
Zaten Piri Türkistan, Mevlana, Yunus gibi gönül sultanlarının batıda bu denli yankı bulması hep o ruhu boşluğu doldurabilmenin çabasından kaynaklanması demek değil mi?
Sarah ve Musa serüveni batı insanını yeniden aşka davet çağrısıdır, anlayana tabii. Evrensel değerler romantizmle güçlenmediği müddetçe bir anlam ifade etmez. Sarah’ın cüretkâr tavrı Musa’nın dürüstlüğü, insanlığa yeşil ışık yakmaya yetmiştir. Günümüzde değerler öylesine altüst olmuş ki her fert içinde bulunduğu birtakım alışkanlıkları yıkmaya cesaret edemiyor ve başkaldıramıyor. Gelin kötü gidişata dur deyip, aşkın kollarına kendimizi atalım. Yunusun feyiz aldığı yere doğru yürüyelim.
Vesselam.
22–05–1996
Reklam Servisi
Tarih:
01/01/2007
Lütfen Forum Kurallarina Uyunuz
Lütfen Site Içerigine Aykiri Reklamlari Site Yönetimine Bildiriniz
Sonraki başlık Önceki başlık
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız