HAKANLARA IŞIK SAÇAN EVLİYALAR : Makaleler

HAKANLARA IŞIK SAÇAN EVLİYALAR

İslami İçerikli Makaleleri Paylaşabileceğiniz Alan

Yetkili: Zulal, Berzah, inci

  • Reklam

HAKANLARA IŞIK SAÇAN EVLİYALAR

İleti alperen » 19 Åžub 2009, 10:18

HAKANLARA IŞIK SAÇAN EVLİYALAR

ALPEREN GÜRBÜZER

[color=indigo]İslamiyet’ten önce hakanlara yol gösteren kâm denilen, sözlerine itibar edilen yüce ÅŸahsiyetler vardı. İslamiyet’le tanışan Türkler de kâm ’in misyonuna benzer görev yapan ÅŸeyh veya evliyaların varlığına ÅŸahit oluyoruz. Prof. Dr. Osman Turan; Türklerin kâm’ları yerine İslam ÅŸeyhleri, evliyası geçerken, sessiz bir kaynaÅŸma olduÄŸundan bahisle Türklerin İslamlaÅŸmasının sayısız din ve tarikat adamları sayesinde gerçekleÅŸtiÄŸini, böylece AlpliÄŸin Alperen ÅŸeklinde kutsiyet kazandığını vurguluyor.
Dede Korkut; bilge insan, kültürümüzün bir parçası. İslamiyet öncesi Türklük de Dede Korkut, keramet sahibi bir insandı, bu bilge insan Hanların tayininde, devlet iÅŸlerinde, kurultay ve toylar da etkili bir zat olarak telakki edilir. Dede Korkut, OÄŸuzların Kayı kabilesinin Osmanlılara intikal edeceÄŸini keÅŸfeden, aynı zamanda zamanının ulu hakanlarına ışık veren bilge kiÅŸiliÄŸe sahip birisi olarak da destanlarda zikredilir. Öyle ki OÄŸuz Han ve evlatları Irkıl Hoca ve Dede Korkut’tan istifade etmiÅŸlerdir. Irkıl Hoca (UluÄŸ Türk) Türk’ün Hakanına; ’Ey KaÄŸanım (OÄŸuz Han)Gök-Tanrı bütün dünyayı sana bağışlasın’ tarzında dua ve niyazda bulunarak moral vermiÅŸtir.
Batı Türklüğünün liderlerinden Atilla da diÄŸer Türk KaÄŸanları gibi kâm’lara (kâhinlere) itibar ederdi. Nasıl ki, Türk Hakanlarının Irkıl Hoca ve Dede Korkut gibi, itibar ettikleri ÅŸahsiyetler söz konusuysa, Cengiz Han içinde ’Gökçe Ata’ ismiyle anılan bilge kiÅŸi vardı. Cengiz Han’da, Gökçe Ata’dan güç alıyordu. Kısaca, OÄŸuzların Irkıl Hoca’sı (Korkut Atası), Cengiz Han’ın Gökçesi önemli ÅŸahsiyetler olarak tarihte yerini almışlardır
Selçuk’un babası Dudak rüyasında gördüğü; ‘GöbeÄŸinde üç aÄŸacın çıktığını, dallarının göklere yükseldiÄŸini ’ Korkut Ata’ya anlatınca Dukak’a rüyayı tabir eder ve ’Evlatlarının cihan padiÅŸahı olacağını’ müjdeler.
Gazneli Mahmut adlı Türk de, Hindistan’a İslam’ın girmesine ve yayılmasına katkısı olan bir yüce Hakandır. Aynı zamanda Hindistan’da İslam’ın yayılmasında sofilerin belagatiyle kök saldığı da bir gerçek. Cemil Meriç bu konuda:
Hind düşüncesinin ilk fatihi Harzemli bir Türk olan El Biruni. İslam dünyası ile Brahmanlar diyarı arasında atılan köprü onun eseri Yeni bir din götürmüşüz Hint’e, yeni bir dil sunmuÅŸuz. Babür biziz, Ekber biziz, Dara Şükuh biz.’’ der.
Karahan Hakanı Abdülkerim Satuk BuÄŸra Han’dır. Ona hidayet yolunu gösteren deha ise Samani Ebu Nasr’dır. Dolayısıyla İslamiyet’in Türklerce kabulünde önderlik eden ilk hükümdar Satuk BuÄŸra Han’dır. Cevdet PaÅŸa bu konuda: ‘’Satuk BuÄŸra Han ikiyüzbin hayme halkıyla beraber Müslüman oldu’’ der.
İşte bu gerçeklerden hareketle büyük doÄŸuÅŸun mayasını oluÅŸturanın Satuk BuÄŸra Han olduÄŸunu söyleyebiliriz. O yüce Hakan Türk’ün tarihinde destanlaÅŸmış, aynı zamanda Türk Milletinin gönlünde taht kurmuÅŸ, nesilden nesile dillerden dillere düşmeyen ilk Müslüman Türk lideri olarak yerini almıştır. Bu arada Kuzey Türklüğünün, Asya ve Türkî İllere İslam’ın yayılmasında Piri-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin rolünü de unutmamak gerekir. Şöyle ki; Türk’ün Alp’i Ahmet Yesevi’nin dergâhına gelerek Erenlik hüviyeti kazanarak Alperenler olarak yeni bir güç oluÅŸturuyorlardı, böylece bu güç sayesinde İslam’ın yayılmasında ileri karakol görevi yapıyorlardı adeta. Piri Türkistan’ın arkasındaki manevi kaynak ise Nakşî silsilesinin önemli simalarından olan Yusuf Hamedani’dir. Yusuf Hamedani’nin aldığı feyiz kaynağı da Ali Farmedi Tursi(k.s)’dir. Hatta İmam-ı Gazalinin ÅŸeyhi de Ali Farmedi Tursi’dir. Gazali onun elinden tutmuÅŸ ve eÅŸiÄŸinde terbiye olmuÅŸtur. Demek ki, ister âlim ol, isterse hakan veya padiÅŸah ol, sonunda gelinecek nokta evliyaullah’ın eÅŸiÄŸidir.
Anlaşılan odur ki; Sultanlara da, âlimlere de ışık saçan Şeyh denilen Allah dostlarıdır. Allah sırlarını tasdik etsin.

Tuğrul Bey -Alparslan-Melikşah-Alâeddin Keykubad

TuÄŸrul Bey Baba Tahir ve Baba Cafer’den ışık almıştır. Baba Tahir abdest aldığı ibriÄŸinin kapağını parmağından çıkarıp, TuÄŸrul Bey’in parmağına takar ve der ki; Bunun gibi dünya ülkelerini senin eline koydum adalet üzere ol diyerek dünya hâkimiyetini müjdelemiÅŸtir.
Malazgirt Zaferi ile Anadolu’nun kapılarını Türk’e açan Alparslan’a yön veren ışık Buharalı Ebu Cafer Muhammed’dir. Sultan Alparslan Malazgirt’ten önce, Åžii Fatımilere karşı Suriye seferine giderken Fırat nehrinin geçiyordu, Buharalı İmam(âlim, ÅŸeyh) onu görünce; İlk defa bir Türk hükümdarı olarak siz geçiyorsunuz iltifatının yanı sıra Sultan Alparslan’a; Allah bu fethi senin adına yazmış ola diye dua eyleyerek ve bizatihi Fetih kelimesini kullanarak Malazgirt için önceden müjde ışığı yakmıştır. Öyle ki İmam Ebu Cafer Muhammed; Ey Sultan! Sen Allah’ın baÅŸka dinlere zafer vaat eylediÄŸi İslamiyet uÄŸrunda cihad yapıyorsun. Bütün Müslümanlarda minberlerde sana dua eylediÄŸi Cuma günü savaÅŸa giriÅŸ, ben Allah’ın zaferi senin adına yazdığına inanıyorum sözleriyle önceden 1071 zaferini tetikledi. Neticede bu büyük zatın maneviyatı motive edici telkinleriyle Romen Diojen komutasında Bizans ordusu Alparslan karşısında bozguna uÄŸramış ve Romen Diojen esir olarak ele geçmiÅŸtir.
Selçuklu Hakanlarından MelikÅŸah’a ışık veren zat da, İmamül Haremeyn Güveyni’dir. Bu büyük İmam bir gün MelikÅŸah’a bir olay üzerine ÅŸu güzel veciz sözleri söyler: Devlete ait iÅŸlerde fermana itaat bizim vazifemizdir. Fakat fetvaya(dine) taalluk eden meselelerde Sultanın bize sorması lazımdır. İmamül Haremeyn Güveyni zahiri büyük bir âlim. Yine bir gün Sultan MelikÅŸahla Ali bin Hasan el Sandali karşılaşır ve göz göze gelirler. Sultan MelikÅŸah; manevi baÅŸbuÄŸlardan Åžeyh Ali bin Hasan el Sandali’ye:
—Niye ziyaretime gelmiyorsunuz? Diye sitem eder.
Åžeyh cevaben:
— Sizin padiÅŸahların en iyisi olmanız ve benimde âlimlerin en kötüsü olmamalığım içindir der. Malum Allah Resulü bu konuda; Devlet reislerinin en iyisi âlimlerin yanına giden, âlimlerin en kötüsü de devlet reislerinin yanına gidendir diye buyurmakta. Ali bin Hasan el Sandali de bu hadisi ÅŸerifin çerçevesinde Sultan MelikÅŸah’ı aydınlatmıştır.
Alâeddin Keykubad da, Selçuklu Türkiyesinin Hakanlarından olup, Åžahabeddin Suhreverdi ve Necmeddin Razi gibi zatlardan istifade etmiÅŸtir. Åžahabeddin Suhreverdi, Necmeddin Razıye hitaben; Ey genç dindar, ilim ve tasavvufa baÄŸlı Alâeddin Keykubad’ın himayesine gir onu ve halkı faydalandır tavsiyesinde bulunmuÅŸtur.

Osmanlının Kuruluşundaki maya
Karahan, Gazneli ve Selçuklu derken Osmanlı’ya gelen halkada tasavvufun büyük etkisini görüyoruz. Denilebilir ki, Osmanlıyı kanatlandıran tasavvuftur. İnsanlar bir ÅŸeyhe baÄŸlanmak ihtiyacı duyuyorlardı çünkü. Bu yüzden tasavvuf Osmanlının kuruluÅŸunda ve yükseliÅŸinde güç kaynağıdır denilebilir. Müneccim Başı Ahmet Dede tarihinde şöyle bir anekdot geçer:
Bir keresinde henüz küçük çocuk olan Osman Gaziyle babası Ertuğrul Gazi Şeyhe getirip hayır dualarını rica eylediler. O sırada Selçuk hükümdarı Kalenderi olan bir şahsa bağlılığını işiten Hz. Mevlana:
—HoÅŸ ÅŸimdi hükümdarlar kendine bir baba bulduysa bizde kendimize bir oÄŸul bulduk dedikten sonra Osman Gazinin elinden tutup hayır dua eyledi. O’na ulu ve devamlı olacak bir devlet müjdelediler. Mademki inanırlar ve baÄŸlanırlar devleti daim olsun diye de dua buyurdular (Müneccimbaşı C.1. Sh.46–47)
Åžeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî, Osmanlı Devletinin doÄŸuÅŸundan 70 yıl öncesinde kaleme aldığı Daire-i Na’manıyye Fi’d Devlet’il-Osmaniye adlı eserinde cifir ilmi yardımıyla Kur’an ayetlerinin gizli manalarından Osmanlı Devletinin ÅŸanını, yüceliÄŸini ve kıyamete kadar daim olacağının keÅŸfetmiÅŸlerdir.(Müneccimbaşı tarihi C.1,S.46)
Kumral Abdal, Hızır(a.s)’ın talimatıyla:
—Var müjdele Allah ulu bir devlet ihsan eyledi.
Kumral Abdal aldığı iÅŸaretle Osman Gaziyi bulup müjdeyi verir. Osman Gazi’de bu müjdeye karşılık:
—Bir kılıç ile bir maÅŸrapa veriyorum dedi. Kumral Abdal teberrüken uÄŸur getirmesi maksadıyla sadece maÅŸrapayı aldı(Müneccimbaşı tarihi C.1, S.46)

Osman Gazi’nin rüyası
Osman Gazi rüyasında:Åžeyh Edebali’nin göğsünden çıkan bir hilalin ansızın çıkıp büyüyerek dolunay halinde kendi göğsüne girdiÄŸini, Ondan sonra yanlarında bir aÄŸaç çıkarak gittikçe büyüdüğünü ve git gide yeÅŸilliÄŸini artırdığını ve dalların gölgesi üç kıtanın ufuklarının sonuna kadar Karadeniz’i kuÅŸattığını gördü.(Hammer, Osmanlı imp. Tarihi. C1,S.64–65). Bu rüyadan da anlaşıldığı üzere Osmanlı söğütte kurulurken manevi temellerinde Kumral Dede ve Åžeyh Edebali gibi yüce zatların varlığı gerçeÄŸi var. Zaten yukarda da bahsettiÄŸimiz gibi Hz. Mevlana da daha çocuk olan Osman gazi için; HoÅŸ ÅŸimdi hükümdarlar kendine bir baba bulduysa, bizde kendimize oÄŸul bulduk diyerek Osman Gazi’nin elinden tutup hayır dua eylemiÅŸlerdir. O zaman ÅŸunu diyebiliriz: Osman Gazi’nin çocukluÄŸunu da nazari itibara alarak, hayatında üç önemli ÅŸahsiyet rol oynamıştır, bunlar:
—Hz. Mevlana,
—Kumral Dede,
—Åžeyh Edebali’dir
Osman Gazi 1362 senesinde hasta yatağında iken oğlu Orhan Gazi:
—Gözün aydın babacığım Bursa artık Türk’ün oldu müjdesini aldı. Osman Gazi bu müjdeye karşılık:
—Senin gibi bir evlat bıraktığım için ölümüme esef etmiyorum der (Mufassal Osmanlı tarihi C.1,S:62).
Orhan Gaziye yücelik veren deha ise Geyikli Babadır. Geyikli Baba gibi manevi başbuğlar bugün dahi gönüllerde ışıldamakta ve günümüzde kabri ziyaretine gidilmektedir hala.
Geyikli Baba Orhan Gaziye;
—EÅŸiÄŸiniz havas ve avamın ziyaretgâhı ve kıblegahı olsun dua ve niyazında bulunmuÅŸtur.
Nasıl ki, Osman Gazi ve oÄŸlu Orhan Gazi Åžeyh Edebali ve Geyikli babadan istifade etmiÅŸ ise, Muradı Hüdavendigar’da Lala Åžahin PaÅŸadan, Yıldırım Bayezid ve oÄŸlu Çelebi de Emir Sultan’an, II Murad da Hacı Bayram Veliden, Fatih de AkÅŸemseddin’den faydalanmış ve aydınlanmışlardır.
Osmanlının kuruluşunda ve yükselişinde, sefer ve zaferlerinde daima âlim, veli, şeyh, derviş ve babaların rolü inkâr edilemez bir hakikattir.

Emir Sultan- Yıldırım Bayezıd
Rivayete göre Ulu caminin ibadete açıldığı gün hutbenin Emir Sultan Hz.leri tarafından okunacağı beklenirken Buharalı Emir Sultan işaretle:
—Gavs-ı Azam aramızdadır ve bugünkü imamet ona aittir der. Cami cemaatin içerisinde bulunan Somuncu Baba:
—Ne yaptın? Bizi nihayet ele verdin deyip minbere çıkmıştır.
Emir Sultan halvetiyenin ÅŸubelerinden Nuru BahÅŸiyeye tarikatının en büyüklerindendir. Emir Buhari Hz.leri Bayezid Han’a yazdığı mektubunda padiÅŸahtan kızını istiyordu, mektubu okuyan Yıldırım derhal Ali PaÅŸa’yı çağırarak:
—Bak ha Ali; Buhari Hz.leri kızımı isterler. Allahın emriyle kızım Hindu hatunu veriyorum der. Ali PaÅŸa bu durumda ÅŸaşırır ve cevaben:
—Aman Sultanım diyecek olsa da padiÅŸah:
—Biliyorum Ali diyeceÄŸini, ama rütbece o bizden büyüktür. Biz dünyanın hakanıyız, o ise ahiret sultanıdır diyerek Ali paÅŸayı susturmuÅŸ ve kızını Emir sultan’a vermiÅŸtir.
Bursa’da Ulu cami’yi yaptıran Yıldırım Bayezıd, Buharı Hz.leri yanında camiyi gezerken ona sorar:
—Cami’yi nasıl buldunuz?
Emir Sultan:
—Güzel, ancak her ÅŸeyinin tamam olması için dört köşesinde birer meyhane yapsanız iyi olurdu der. Bu duruma ÅŸaşıran Yıldırım:
—Burası Allahın evidir, buraya nasıl meyhane yapılır ki?
Emir Sultan:
—Ey Sultanım, aslında Allah’ın evi müminin kalbidir, siz niçin ÅŸarap içerek, günah iÅŸleyerek onu kirletiyorsunuz deyince bu can alıcı sözler can evinden vurur ve içmemeye karar verir (Müneccimbaşı tarihi C.1,s.205)
II. Murad’da, hem hükümdar hem de kendisi veli tabiatlı bir hakan idi. DerviÅŸlik yönü ağır basan derviÅŸ gazi diye de anılan II. Murat, mürit olmak için Hacı Bayram Veliye ricada bulunur.
Hacı Bayram Veli Hz.leri:
—Hünkârım, sizin iÅŸiniz baÅŸka bizimki baÅŸkadır. Her iÅŸte Allah’ın rızası vardır. Senin bir günlük adaletle hükmetmen altmış yıllık nafile ibadete bedeldir, diye karşılık vererek teklifi kabul etmemiÅŸtir. Milli kahraman Hocası Sadettin Efendi ile veli tabiatlı gönülleri okuyan padiÅŸahın (II. murad) tarikatta olduÄŸunu sır olarak bilen vezirler (İshak ve Saruca PaÅŸa) derviÅŸin konuÅŸtuÄŸu sırada keremli sultanın saÄŸ ve solunda yürüyorlardı. DerviÅŸ kılıklı bir ihtiyar bir gezinti dönüşünde ada köyü köprüsü üzerinde Sultan Murat’ın yüzüne bakıp şöyle der:
—Dünya maslahatı tamam oldu. Åžimdiden sonra ahiret maslahatını görüp tövbe ve istiÄŸfar etseniz münasip olur (Müneccimbaşı tarihi c.1, S.224), Sultan Murat yolda karşılaÅŸtığı derviÅŸin bulunup getirilmesini emreder böylece. Fakat söz konusu derviÅŸ ne kadar araÅŸtırıldıysa da bulunamadı. 1451 tarihleri geldiÄŸinde Murat Han rahmete kavuÅŸtu.

Hacı Bayram Veli - II. Murat
Bir gün II. Murada Hacı Bayram Veliyi şikâyet ederler.
II. Murat ÅŸikâyet üzerine : ‘’Tiz getirile, eÄŸer gelmezse zincire vurularak getirile ‘’ diyerek emrindeki birliÄŸi görevlendirir. Böylece birlik yola revan olur derken birliÄŸi bir sürpriz bekler, karşılarında talebeleriyle birlikte Hacı Bayram Veli hoÅŸ geldin dercesine Ankara sınırında karşılar gelen zevatı. HoÅŸbeÅŸ sohbetten sonra O yüce Veli birlikle beraber PadiÅŸaha götürülür. PadiÅŸahın huzuruna geldiÄŸinde II. Murat ne görüyorsa ister istemez nur yüzlü Gönül Sultanından etkileniverir, öyle ki sabahlara kadar karşılıklı sohbet ederler. PadiÅŸah Hacı Bayram Veliye:
—Ben çok elem çekiyorum neden? Ya bu beÅŸeriyetin vebalini Allah bana sorarsa mahÅŸerde benim halim nice olur ÅŸeklinde endiÅŸelerini dile getirir. Bu durumda Hacı Bayram Veli padiÅŸaha:
—Bu mesele ikiye ayrılır. Bu ümmetin hukukunu sana sorarlar terbiyesini ise hocalara, mürÅŸitlere sorarlar. Terbiye edilmiÅŸ milleti idare ise Sultana aittir. Milletin seviyesi düşerse vebali hocaya aittir diyerek her makam sahibinin konumunu ve ne olması gerektiÄŸini ortaya koymuÅŸtur. Artık bu noktadan sonra II. Murat Han anlar ki o nur yüzlü büyük veli ümmeti ıslah ediyor. Artık ÅŸikâyetlerin yersiz olduÄŸunu anlayan padiÅŸah, onu uÄŸurlarken hediyeler vermek istese de Hacı Bayram Veli kabul etmez, ama tekrar tekrar ısrar edince Hacı Bayram Veli derki:
—Madem öyle o zaman benim talebelerim üzerinden vergi ve asker mükellefiyeti kaldırılsın. Bunun üzerine padiÅŸah bu teklifi tereddütsüz kabul eder ve onu Edirne’den Ankara’ya gitmek üzere uÄŸurlar.
Ankara’ya döndüğünde talebelerin sayısı daha da artar. Artar artmasına da bu sefer de civar illerin emirleri padiÅŸaha: ‘’ Ankara artık asker vermez oldu. Vergide vermez oldu ‘’ ÅŸikâyetinde bulunurlar. PadiÅŸah ÅŸikâyetler üzerine Hacı Bayram Veli’den talebelerin listesini ister. Bu istek karşısındaki ince niyeti sezen Büyük Veli gizlice bir tepeye çadır kurar ve içine de iki koyun koydurur. Sabah olduÄŸunda tellala herkesin tepeye gelmesini duyurmasını söyler. İlanı duyan ahali heyecanla koÅŸarak gelen çadır etrafında toplanırlar. Derken Tellal tekrar kalabalığa seslenir:
—Åžeyhimiz hastadır. Kim ÅŸeyhimiz için canını feda ederse inÅŸ hastalıktan kurtulacaktır.
Kalabalık içerisinde sadece bir kadın birde erkek çıkar ve ikisi de çadıra alınır ve koyunlar kesilir, daha önce çadıra iki koyundan alındığından haberi olmayan halk çadırın altından akan kanları görünce dehşete düşerler. Kendi kendilerine galiba Şeyh delirmiş, aklını yitirmiş şeklinde söylenerekten oradan uzaklaşırlar.
Hacı Bayram Veli Padişaha yazdığı:
—Benim iki talebem olduÄŸunu, diÄŸerlerinin üzerinde askerlik ve vergi muafiyetinin kaldırılmasını, normale dönmesini bildiren mektubu nihayet gönderir.
Sultan II Murat:
—Ey aÄŸalarım ÅŸahit olun sizin huzurunuzda ruz-i cezada tövbeyi Nasuh ile tövbe ettim diyerek akl-ı selimliÄŸini ortaya koymuÅŸ ve tövbesini umum huzurunda yapmıştır. Bu yetmez, öyle ki bu sefer de; ‘’Tasavvuf ta kalıp lezzeti tatmak istiyorum’’ der. Fakat Hacı Bayram Veli kabul etmez, der ki:
-’’ Senin bir günlük adaletle ülkeyi idare etmen altmış yıllık ibadete bedel olduÄŸunu, ülke idaresi de mühimdir’ diyerek idari mekanizmanın ne denli önemli olduÄŸunu ortaya koyan bir deha örneÄŸi sergiler.


Fatih-AkÅŸemseddin ikilisi

Fatih Sultan Mehmet de babası II Murat gibi Mevlevi tarikatına intisap etmiÅŸti. Yani Mevlana’nın torunlarından olan Emir Adil Çelebiye baÄŸlanmıştı(Yılmaz Öztuna Türkiye Tarihi C.III, S.229). Hakeza Sultan ReÅŸat da Mevlevi tarikatında bulunduÄŸu bilinen gerçeklerdendir. Arasında diÄŸer padiÅŸahların pek çoÄŸu da zamanına göre çeÅŸitli tarikatlara mensuptu. Halk tarafından padiÅŸahlar veya hakanlara yedi evliya kuvveti gözüyle bakılmasındaki sır, hakan-Evliya ikilisinde gizlidir. Prof. Dr. Cahit Tanyol; Osmanlı devletinin temelinde iki kuvvet var; bunlardan biri ÅŸeriat, diÄŸeri tarikattır diyor.
Aynı zamanda Fatih, Akşemseddin ile Akbıyık Dede gibi büyük velilerin yanı sıra, zahiri âlim olan Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlardan da aydınlanmıştır. Hatta bu yüce şahsiyetler ile Cuma namazı kılmış, surlar önünde namazı müteakip, muhasarayı ilan etmiştir. Fatihin babası II. Murada İstanbul fethetmek şerefine nail olmak istemiş, o da bu durumu Hacı Bayram Veliye arz etmiş:
—Åžeyhim İstanbul’u almak mümkün olmadı. Himmet et, dua buyur da ÅŸu ÅŸehri zapt edelim der. Hacı Bayram Veli cevaben:
—Hünkârım bana öyle gelir ki bu ÅŸehrin sen ve ben görmeyeceÄŸiz. Konstantiniyye’nin fethini senin ÅŸehzaden Mehmet ile bizim köse (AkÅŸemseddin) baÅŸaracaktır (Tahsin Ünal, Osmanlılarda Fazilet Mücadelesi S.50)
Fatih, vezir VeliyüddinoÄŸlu Ali paÅŸa’yı AkÅŸemseddin’e gönderdi:
—Kale feth olmak, orduya zafer bulmak ümidi var mıdır? dedi. PadiÅŸah bu kadar iÅŸe kanaat getirmedi. Veziri Mezbur’ı yine gönderdi; Tayini vakt eylesin dedi. AkÅŸemseddin ise şöyle dedi:
-‘’ Rebiül evvel ayının 20. günü seher vaktinde sıddıkı himmetle filan canibden yürüyüş eylesinler. Ol gün feth ola ‘’ müjdesini kati olarak verir ve son sözlerini şöyle baÄŸlar; ‘’ Yarın ÅŸu kapıdan (Topkapı) hisara yürüyüş ola. İzni Hüda ile babı zafer feth olup ezan sedası ile sur’un içi dola, gün doÄŸmadan gaziler sabah namazını hisar içinde kılalar’’ ifadeleri ile moral vermiÅŸ gerçektende onun belirttiÄŸi vakitte fetih gerçekleÅŸmiÅŸtir. İşte bu ÅŸekilde manevi BaÅŸbuÄŸlar ateÅŸ hattına girerek askerin maneviyatına renk katmışlardır Fatih Sultan Mehmet fetihten sonra AkÅŸeyhin ellerini öpmüş, hatta İstanbul’u atbaşı beraber girerken ilginçtir Bizans kızları Piri fani AkÅŸemseddin’ i Fatih sanarak çiçekleri ona uzatmışlar, fakat AkÅŸemseddin Fatihi göstererek çiçekleri ona veriniz der. Fatih ise ;’’Verin, verin, çiçekleri ona verin, PadiÅŸah benim ama o benim Hocamdır’’ diyerek karşılıklı mütevazı örnekleri sergilerler.
Fatih AkÅŸemseddin’den bir ricada daha bulundu, huzurunda halvete girip tasavvuf neÅŸesiyle yaÅŸamayı. AkÅŸemseddin kabul etmedi ve şöyle buyurdu:
-‘’ Sen bizim tattığımız lezzeti tadarsan saltanatı bırakırsın. Seni derviÅŸliÄŸe kabul edersem devletin düzeni sarsılabilir. Bununda vebali çok büyük olur. Adalet eylemek PadiÅŸah için keramet sayılır. Müslümanların rahat ve huzuru için devletin varlığı gereklidir.’’ der ve Fatih bu sefer Hocasının İstanbul’da kalmasın ister, fakat O daha önce yerleÅŸtiÄŸi mekan olan Göynük ‘ e döner Hayatının son demlerini Göynükte geçirir ve ruhunu orda teslim eder. Bugün AkÅŸemseddin’in kabri Süleyman PaÅŸa Camii’nin yanındadır. Hâsılı O ÅŸimdi gönüllerde.
Buraya kadar anlaşılıyor ki Osmanlının kuruluÅŸunda ilk hamur Åžeyh Edebali ile Osman Gazinin ellerinde yoÄŸrulmuÅŸ, yükseliÅŸte AkÅŸemseddin ve Fatih ikilisiyle de doruÄŸa ulaÅŸmıştır. Öyle ki 60–70 sene önce üç yüz binlik İstanbul’da 300 zikir hane ve bir o kadarda ÅŸeyh vardı. Allahın evliyaları insanları kardeÅŸ yapar ıslah ederlerdi çünkü.

Aziz Mahmud Hudai-Sultan I. Ahmed

Hakanların arkasındaki itici güç Hakan Evliya iliÅŸkilerinde anlamak mümkün. Malum, Åžeyh Aziz Mahmud Hüdai Hz.leri de çok büyük evliyalardan ve zamanına ışık saçan bir zat. Herkes ondan istifade eder de padiÅŸah bundan nasibin almaz mı? Ebetteki o da etkilenecek ve nitekim Åžeyh Aziz Mahmud Hüdai Hz.lerine devrin padiÅŸahı Sultan I.Ahmet’le birlikte Valide Sultanda intisap etmiÅŸtir.

Hacı Bektaşı Veli-Yeniçerilik-Bektaşilik
Osmanlıda yeniçerilik ve Nizamı Cedid askeri teÅŸkilatının temelinde de tarikat söz konusu. Yeniçerilik nasıl ki ruhunu BektaÅŸilikten devÅŸirmiÅŸse, Nizamı Cedit de MevleviliÄŸe dayandırılmak istenmiÅŸtir. Daha sonraları BektaÅŸilik yolu dejenere olarak, birtakım mizahimsi sözlerle karışık ÅŸeriat nefreti ve İslam yıkıcılığı misyonunu üstlenmiÅŸtir. II. Mahmut bu noktada, BektaÅŸiliÄŸe ait ne var ne yok hepsini bertaraf etmiÅŸ ve silmiÅŸtir. Bugün Hacı BektaÅŸi Veli ile ilgili ÅŸenlikler düzenleniyor. Fakat bu yüce veliden uzak ÅŸenliklere ÅŸahit oluyoruz. Oysa Hacı BektaÅŸi Velinin Åžia inancıyla yakından uzaktan alakası yoktur. Merak eden Onun Makalat(makaleler) adlı eserine bakabilir. Hatta ona hürmeten Yeniçeri ocağına bu ruh aşılanmıştır. Hünkâr Hacı BektaÅŸi Veli’nin Ünlü Makalat adlı eseri bir ışıktır. O’nun gerçek yolunu çizdiÄŸi rotayı bu eserde bulmak mümkün. Özetle bu eserde; Allah’a ulaÅŸmak için Åžeriat(İslam’ın zahiri kaideleri), Tarikat(İslam’ın iç ve deruni yönü), Marifet ve Hakikat aÅŸamalarından geçmekle mümkün olacağını vurgular. Allah’a vuslat bu dört unsurun bir araya gelmesiyle mümkün ancak. Ne zaman ki, Makalat eserinin mana ve ruhundan sapmalar baÅŸladı hem Yeniçerilik, hem de BektaÅŸilik yolunda aşınmalar baÅŸladı. Hatta İslam’la baÄŸdaÅŸmayan bozuk birtakım kollar türeyerek bugünkü noktaya gelindi. Üstelik İslam’da olmayanlar Hünkâr Hacı BektaÅŸi Veliye mal edilmeye çalışıldı. Bünyeye mikrop girmeye dursun, önce Yeniçeri ocağında çöküş baÅŸladı, ardından da BektaÅŸilik anlayışında çürüme nüksetti.
Tarih 1326, Bir gün Suluca Kara höyük Bucağının baktığı ovada bir toz bulutu Dergâha ilerliyor, yaklaÅŸtıkça 40–50 atlı ve baÅŸlarında sultan Orhan Gazi gözüktü. Sultan Orhan Gazi Hünkâr Hacı BektaÅŸi Veli’nin elini öptü, göz göze geldiler, derin ve içten konuÅŸma baÅŸladı aralarında:
—Bu uzun yoldan devletimize ve ordumuza dua etmenizi dilemek için geldim. Yanımda yeni teÅŸkil ettiÄŸimiz askerlerden birkaçını aldım.
Hacı Bektaşi Veli;
—Dualarım sizinle, göreyim, beraberinde getirdiÄŸin ÅŸu yeni askerleri.
Askerler bu sözler üzerine Şeyh ile Sultanı karşısında saf bağladılar.
Åžeyh onlara nazar ederek:
—MaÅŸ ne güzel, ne civan kiÅŸiler, isimleri Yeniçeri olsun, kendileri daima düşmana karşı Allah galip eylesin dua ve niyaz eyler.
İşte Yeniçeri böyle kuruldu ve ruhunu BektaÅŸi Ocağından alarak Osmanlıyı zaferden zafere taşıdılar. Maalesef bu ocağını ilk bozuluÅŸu Fatih Sultan Mehmet zamanında alarm vermiÅŸ ve Kanuni Sultan Süleyman devrine kadar etkisini göstermiÅŸtir. Necip Fazıl bu yüzden; ‘’BektaÅŸilik evvela din aydınlatıcısı, peÅŸinden de Åžeriat karartıcısı haline dönüşmüştür’’ tarzında ifadelendirerek BektaÅŸiliÄŸin tarihi sürecini çok güzel veciz sözle özetlemiÅŸtir.
Ulu Hakan Abdülhamit han-Abdurrahman-ı Taği
Padişahların yanı sıra müzik pirlerde tarikattan nasibini almışlardır. Mustafa Itri Mevlevi tarikatına intisap etmişlerdir. Din musikisini Hafız Posttan alan Mustafa Itri için Yahya kemal şöyle der: Mustafa Itri bizim öz musikimizin piridir.
İlk padiÅŸahlar genellikle Ahi tarikatına girmiÅŸler, son dönemlerde Sultan II. Abdülhamit Han, Åžazeli tarikatına baÄŸlanmış, bu yolda ömrünün son dönemlerine kadar makam-ı reÅŸadet’e kadar yükseldiÄŸi bir gerçektir Hatta zamanın kutbul Ariflerinden Åžeyh Abdurrahman-ı TaÄŸi’ye mücedditlik geldiÄŸi halde o, bu görevi üstlenmekle birkaç köy ve birkaç beldeye ancak etkili olabileceÄŸini düşünerekten bu görevi nüfuz sahaları geniÅŸ olan, gerek iç gerekse İslam dünyasına etkisiyle bilinen Veli tabiatlı Ulu Hakan Abdülhamit Han’a devr etmiÅŸtir. Bu konuda S. Abdül Hâkim el Hüseyni(K.S)’in sohbetler adlı eserinde bu bilgi kayıtlıdır. Öyle ki Bediüzzaman Said-i Nursi, Åžeyh Abdurrahmanı TaÄŸi için şöyle der:
—Ben dokuz yaşımda iken Abdurrahman-ı TaÄŸi’yi tanıdım. Bu zat Velilere makam aldıran zat diyerek onu övmüştür. Düşünebiliyor musunuz? Velilere makam aldıran zat tevazu örneÄŸi göstererek mücedditliÄŸi Ulu Hakan Abdülhamit Han’a manevi kanal yoluyla devrediyor.
31 Mart vakası olarak tarihe geçen olayı deÄŸerlendirilirken; 31 Mart vakası irtica harekâtıdır deyip kestirip atanlar var. Oysa bu olayın perde arkası irdelendiÄŸinde gizli yönü bir grup insana öncelikle ÅŸeriat, ÅŸeriat diye bağırttırılıp ÅŸeriatı berhava etmek, sonra da ÅŸeriatı kullanarak bu olayın müsebbibi olarak gösterdikleri PadiÅŸahı devirmek amacı güttüğünü pekâlâ anlayabiliriz. 31 Mart vakasının irtica hareketi olmadığını güçlendirecek gerekçelerimizi Abdülhamit’in uygulamalarına bakarak, ya da PadiÅŸahın MeÅŸrutiyeti ilan ettikten ve Meclisi Mebusanı açtıktan sonraki ülke içindeki problemleri Allah’a ve milli iradeye havale edip izlediÄŸi manzarayla açıklamaya çalışalım. FotoÄŸraf karesinde sözde hürriyet lafından baÅŸka bir çift söz bulamayan İttihat ve Terakki bezirgânlarının hakaretleri, siyasetin hızla orduya bulaÅŸmışlığı ve bu durumda Ulu Hakan Abdülhamit Han’ın emrindeki ordusunu derhal harekete geçirip kontrolü ele alması gerekirken, kan akıtmamak pahasına büyük özveri örneÄŸi ile kendisini İlahi Kadere kendisini teslim ettiÄŸini görüyoruz. Bu olayda iki kiÅŸi kullanılmış, biri Beden eÄŸitimcisi Selim Sırrı, diÄŸeri ise Filozof Rıza Tevfik’tir. Gerçi Rıza Tevfik ilk günler İttihat ve Terakkiye olaÄŸan gücüyle destek verdiÄŸini, sonrada piÅŸmanlığını ortaya koyarak tarihe not düşüp; 31 Mart’ı tertipleyenlerin bizatihi İttihatçıların Selim Sırrı ile beraber bu iÅŸe karıştığını itiraf etmiÅŸtir. Rıza Tevfik yaptıklarından piÅŸmanlık duyarak Abdülhamit Han’ın ruhaniyetinden yardım için ÅŸiir yazıyor ve aÄŸzından:
’’ Tarihler adını andığı zaman
Sana hak verecek Ey Koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan asrın siyasi PadiÅŸahına…’’ ÅŸiiri dökülüyor. Hatta bu ÅŸiiri Necip Fazıl yayınladığı için yirmi gün hapis yatabilmiÅŸtir.
Abdülhamit Han istese idi İttihat ve Terakki’nin kurmuÅŸ olduÄŸu komployu tek bir talimatla Harekât ordusunu bir darbede Hassa ordusunun tek tümeniyle bastırabilirdi, ama O bunu yapmayıp, sadece sarayda yalnız, ya da harem halkından ve iki üç yakınından ibaret kalmayı tercih etmiÅŸtir. İşte böyle bir merhamet perver PadiÅŸah var karşımızda. Maalesef komplo gereÄŸi İttihat ve Terakki Partisine karşı bir grup insan ayaklandırılıp faturası PadiÅŸaha biçilecek ve bu ayaklanan insanlara Åžeriat isteriz diye nara attırılarak parti mensupları saf dışı edilmesi saÄŸlanacaktı. Gerçektende sahneye konulan planla 31 Mart cumartesi sabahı Selanik’ten yola çıkan İttihat ve Terakki yanlısı ordu İstanbul’a gelerek güya havaya kurÅŸun sıkarak olayları bastırır görünümü sergileyerek tüm bu olayların suçu padiÅŸaha yüklenilir. Netice malum; Ulu Hakan tahttan inmesi saÄŸlanır. Objektif olarak olayları mantık çerçevesinde soÄŸukkanlılıkla deÄŸerlendirdiÄŸimizde aslında ayaklanan kimse yok ayaklandırılmış grup olduÄŸunu fark ederiz. Ulu Hakan’ının baÅŸsız askerleri örgütleyip, hatta askerleri Hassa Birlikleri ile takviye ederek üstesinden gelecek yerde, aksine olayı tevekkülle karşılamayı tercih etmesi İttihat ve Terakkinin tertipini baÅŸarılı kılmıştır. Bundan dolayı 31 Mart irtica vakası dedikleri ÅŸeyi, aslında dünyada böylesine az örneÄŸi olacak cinsten gülünç, bir o kadar da yutturulmuÅŸ provokasyondur diye tanımlayabiliriz. İttihat ve Terakki, Åžeyhül İslam Mehmed Ziyaüddin’den de fetva koparmayı baÅŸararak oynadıkları oyuna kılıf niteliÄŸindeki mesnetsiz iddialarla örtbas etmeye çalışmışlardır. Öyle ki iddialarına göz gezdirdiÄŸimizde; Ulu Hakan’ın güya sanat kitaplarını deÄŸiÅŸtirmek, bozmak, yakmak, hazineyi keyfince kullanmak, adam öldürtmek ve sürgün etmek gibi bir dizi ipe sapa gelmez suçlamalarda var. Koparılan fetva ile nihayet emellerine ulaÅŸmışlar ve Ulu Hakan tahttan indirilmiÅŸtir böylece.
Tahttan indirdiler de ne oldu? Harekât ordusu iktidara hâkim olunca ilk iÅŸ olarak örfi idare ilan edildi ve olayla yakından uzaktan iliÅŸkili gördükleri elebaÅŸlarını daraÄŸacında sallandırdılar. Darbelerle A’dan Z’ye etrafa korku salmaktan baÅŸka faaliyet yapamadılar. Hatta bu durumu anlamak için Ahmet Altan’ın ‘İsyan günlerinde AÅŸk’ adlı romanına bakmak yeterli. Ahmet Altan romanında özetle; 31 Mart vakasının 28 Åžubat’ın bir benzeri post modern darbe olduÄŸunu akıcı üslubuyla gözler önüne sergiliyor ve bildik ezberleri bozma adına mükemmel eser ortaya koyuyor. Nitekim Hasta Osmanlı imparatorluÄŸunu 33 yıl izlediÄŸi akıl dolusu diplomatik uluslar arası denge siyaseti ile ayakta durmasını saÄŸlayan Abdülhamit’i hal ettikten sonra iktidara gelen İttihat Terakki güruhu Koca İmparatorluÄŸu kısa süre içerisinde küçülterek Birinci cihan harbinin eÅŸiÄŸine getiriyorlar. İrtica vakası diye yutturulan olayın aslında bedelini Osmanlı’nın düşüşünü önleyen padiÅŸahı devirmekle ve ona isnat etmekle bu sayfayı kapatıyorlar.

Gerileme devrinde tasavvuf
Osmanlının gerilemesiyle her müessese yozlaÅŸmış, bu konuda maalesef tarikatlardan bazıları da bu yozlaÅŸmadan payını almıştır. Kalenderi, Cevlaki, Haydari, Melami anlayışıyla sapmalara olmuÅŸtur. Mesela Barbaro’nun yanına gelen bir Kalenderi şöyle der:
—Kimsiniz?
Barbaro cevaben:
—Yabancıyım.
Kalenderi:
—Ben de dünyaya yabancıyım ve bu yüzden onu terke karar verdim diyerek düşüncelerini ortaya koyar. Oysa tasavvufta esas olan halk içinde hak olmak prensibidir. Hem dünya ile uÄŸraşılacak hem de gönlü Allahın zikri ile uyanık tutulacaktır. Bu duruma tasavvufta halvet der encümen denilir.
II. Mahmut döneminde gericiliğin kaynağı Yeniçeri ve Bektaşilik nitelendirilmiş, oysa Tebaanın II. Mahmuda karşı reaksiyon göstermesi Yeniçeriliğe karşı olduklarından değil sadece sembolik değerdeki yeniliklere tepkidir o kadar. Felaketlerde yeni olabilir pekâlâ. Her değişikliği yenilik diye sunmak abesle iştigaldir. III. Selim döneminde ise bütün mazeretler medrese üzerinde odaklanılarak gericiliğin kaynağı olarak ilan edilmiştir Medreseli yenildi ama devlete değil, devletin safında yer alan ve yeni türeyen kökü dışarıda olan aydın sınıfına yenildi. Yenilince de medreseli aydının kaynağı da kurumuştur.
adeta. Nitekim benzer gerekçelerle Cumhuriyet devrinde de Nakşîlik aynı ithama maruz kalmıştır. Hakeza Menemen olayı da aynı sebepler yüzünden tertiplenmiÅŸ gericilik vakası olarak tanıtılmış ve hiç kimsenin aklında bir provokasyon olma ihtimali üzerinde düşünmesine müsaade verilmeyecek bir organizasyon sahneye konmuÅŸtur. Üstelik Menemen’de bu vaka olduÄŸu zaman Erzincan’da Yahudi’yi de astılar. Demek ki reform, reform diye tutturulan furyanın adı aslında yaÅŸanan dinin sosyal hayattan kovulması olayıdır. Hatta bu sinsi plan bir filme konu olmuÅŸ, yani bu konu Mesut Uçakan’ın ‘Bize Nasıl Kıydınız ‘adlı sinema yapımında mevcut. Bugün de insanımız buna benzer provokasyonlara her an gebe ve her an karşı karşıya da.

Mareşal Fevzi Çakmak-Erbilli Şeyh Esat Efendi-Menemen vakası
Menemen hadisesinde hedef gösterilen bir numaralı insan Erbilli Şeyh Esat
Efendidir. Bu zat Nakşî şeyhidir. O zamanın basını birden bire tarikatları bilhassa Nakşîleri mercek altına almış, toplumu hoşgörüsüzlüğe itmişlerdir.
MareÅŸal Fevzi Çakmak KurtuluÅŸ savaşı öncesi yola çıkmadan önce Erbilli Åžeyh’in ziyaretine gider, Åžeyh PaÅŸayı görünce;
—Sizi tanıyamadım der.
Fevzi Çakmak;
—Fevzi kulunuz efendim, duanıza muhtacız, der
Erbilli Åžeyh;
—İnÅŸ muvaffak olursunuz, Allah yardımcınız olsun der.(Bkz. Son Devrin Din Mazlumları. Necip Fazıl Kısakürek)
Cumhuriyetten sonra Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıyla tarikatlar inzivaya çekilmiş, sadece günlerini Müslümanlığı telkin ve sohbetle geçirmişlerdir.
Tarihler 1930’u gösteriyordu. Yani çok partili denemesinin ilk yapıldığı dönemde Menemen halkına görücüye gelen Serbest Fırka’yı halk baÄŸrına basarak büyük bir teveccüh göstermiÅŸtiler. Aynı halk, Halk Fırkasına ise yüz vermemiÅŸ, üstelik gelen zevata yuh çekilerek protesto edilmiÅŸ. Yine o günlerde iktidar partisinden bazıları Adapalas Otelinde konaklarken gözleri dikkat çekici görünümleriyle taksi ve otobüslerden inen insanlara takılıyor. Bir yandan ÅŸaÅŸkın bakışlarla seyrederlerken diÄŸer yandansa ne olup bittiÄŸini merak edip sorduklarında karşı otelde Erbilli Åžeyh Esad Efendi’yi ziyarete geldiklerini öğreniyorlar. Fırsat bu fırsat deyip akıllarına bir hinlik düşüyor, derken Menemende bir olay çıkartılarak yuh çekmenin hem bedelini ödetme hem de Serbest Fırka’nın daha doÄŸmadan faaliyetine son verilmesi için komplo sahneye koyulur. Bu komplonun kararını Balıkesirli Hasan Basri Çantay ve Salih YeÅŸil, hadisenin ilk ÅŸahitleri aynı zamanda meclis üyelerinden o toplantıda hazır bulunanların marifetiyle bu bilgiyi elde ettiklerini sonradan anlatarak tarihe not düştüler. Yapılmak istenen Plan ÅŸu; Menemen de Jandarma Karakoluna karşı mekân olarak camii kullanılacak, bu iÅŸ için uygun isim seçilecek. Nitekim bu iÅŸ ruh yapısında mehdilik özentisi olan esrarkeÅŸ Mehmet’e teklif edilecek, sonra kendisine Camii içindeki minberden yeÅŸil bayrağı eline alıp herkesi bayrağı altında toplaması söylenecek; hatta ‘’bayrağın altına girmeyen kâfirdir’’ diye nara atması telkin edilecek, ardından bu cihada halktan ya da Jandarmadan itiraz edenler ya da karşı koyan olduÄŸunda kan akıtılacak talimatı ile yola koydurulacaktır. Bu iÅŸi baÅŸardığı takdirde yaptığı iÅŸe karşılık olarak da ödüllendirilecektir. Gerçekten de EsrarkeÅŸ Mehmet kendisine verilen vaadin gereÄŸi olarak tam beÅŸ kiÅŸi ile birlikte yola seferber oluyorlar. Yolculuk esnasında kellesini kurtarmak pahasına bir ÅŸekilde yolunu bulup sıvışan Çoban Ramazan konakladıkları birkaç yerde esrar partisi düzenlediklerini de itiraf ederek bir sis perdesini aralamıştır böylece.
Tertipçiler Menemen’e vardıklarında ellerine tutuÅŸturulmuÅŸ planı harfi harfine uyguluyorlarda. Şöyle ki askerlik ÅŸubesi reisi olup biteni anlamak için camii önüne yaklaÅŸtığında esrarkeÅŸ üç beÅŸ sözde cihat çığırtkanları; ‘üzerimize kuvvet gönderin, Menemen’i kuÅŸatıyoruz’ tehdidi ile karşı karşıya kalıyor. Tabiadam korku belası oracıktan uzaklaşıyor. Bu arada nümayiÅŸ sesleri git gide çoÄŸalınca askeri kışlayı da harekete geçiriyor. Şöyle ki; durum vaziyeti kışlasında izleyen Kubilay derhal bir manga askeri yanına alarak olay yerine gelir gelmez askere süngü tak emrini veriyor. Sözde Mehdi Mehmet ve arkadaÅŸları o arbede de Kubilay’ın ayağına kurÅŸun sıkıyorlar, öyle ki Kubilay yerde yaklaşık yirmi beÅŸ dakika kıvrandığı halde hala merkezi hükümet yetkisini kullanıp da devriye kuvvetini göndermiyor. Gerçektende devriye kuvveti çıkarmaması düşündürücü bir o kadarda hayreti ÅŸayandır. Belli ki birilerince olayın daha da kıvam alması bekleniliyor. Derken esrarkeÅŸ derviÅŸ kılıklı Mehdi Mehmet elinde ki bıçakla hunharca Kubilay’ın başını gövdesinden ayırıyor. Nihayet Alaydan bir bölük gelir, makineli tüfeklerle etraf çembere alınır ve ilk kurban iki masum bekçi ve esrarkeÅŸ Mehdi Mehmet ile arkadaÅŸları oracıkta taranarak can verirler. Ardından da bu olay katmerli katmerli büyütülerek Türkiye çapında irtica avına dönüşecek ilk adım atılır.
Evvela seksenine girmiÅŸ Erbil Åžeyh Esad Efendi’den baÅŸlanılır, nitekim de sorguya alınır. Netice itibariyle Bursa Adapalas Otelinde baÅŸlayan süreç gereÄŸi Erbilli Åžeyhin pılını pırtısını bile toplamasına fırsat verilmeden apar topar Menemene sevk edilerek hapsedilmesi saÄŸlanır. Fakat Hastalığı nüksettiÄŸinde Askeri Hastane’ye kaldırılıyor. Artık yaÅŸ 90, kanunen yaÅŸlı adamın idamı söz konusu olamayacağına göre ansızın ölmesi akıllarda soru iÅŸaretleri bıraktı, birçok insanda acaba oldubitti ile zehirli enjeksiyonla mı öldürüldüğü kuÅŸkusuna yol açtı bile. Olaylar o kadar boyut kazandı ki MuÄŸlalı Mustafa PaÅŸa, Menemen olayları ile irtibatlandırdığı 37 kiÅŸiyi idam cezasına çarptırıyor ve 37 kiÅŸiden 28’i daraÄŸacında sallandırıyor da. Tarihe geçen trajik sahnelerine Menemen olayı mı yoksa Menemen provokasyonu mu desek bilinmez, ama ÅŸu bir gerçek ki ilk çok partili denemesine son vermek için giriÅŸilen bu provakatif eylemin ardından tek parti ile yola devam etmenin kararı alınarak amaçlarına ulaÅŸmışlardır. Böylece çığ gibi büyümesinden endiÅŸe edilen partinin kapatılarak muhtemel tehlikeden kendilerince arınmış oldular.
Tarih tekerrürden ibarettir sözü ne kadar doÄŸru. Dünde âlim ve bilge insanları ziyaret edenleri kınayan, bir bardak suda fırtına koparan basın ve avenesi bugünde devlet erkânından veya bir siyasi parti liderinin ülkenin önde gelen bilge ve âlim insanların ziyaret ettiÄŸinde, aynı gerekçelerle ortalığı velveleye verebiliyorlar. Merhum Özal’ın vefatına yakın Türkî Cumhuriyetlerde ÅŸahı NakÅŸibendî (k.s)’ın türbesinden bir avuç toprak alıp Türkiye’ye getirmesi Evliyalara olan sevgisine iÅŸaret eder.

Petrol ülkesiMusul-Kerkük ve Şeyh Sait olayı

Tarihçiler MeÅŸhur Åžeyh Sait İsyanının Musul ve Kerkük üzerindeki Türkiye’nin gücünü kırmak için bu meseleyle oyalanarak bir köyde düğün esnasında jandarmaların izini sürdükleri birkaç adamı Åžeyh Said’den istemeleri üzerine Åžeyh’inde kibarca; ‘ Hele ÅŸu düğün merasimi bitsin kendi ellerimizle teslim ederiz’ mukabiline karşı; ‘Hayır hemen ÅŸimdi halletmemiz gerekir’ ısrarı ile baÅŸlayıp, ta Diyarbakır’a kadar uzanan ve olayların git gide kontrolden çıkarak hızla ülke gündemine oturtulan provakatif eylem olduÄŸunda hemfikirler. Türkiye kendi halkına bu olayın Kürt isyanı olarak ima ederken dışarıya karşıda irtica eylemi olduÄŸunu açıklamaya çalışırken bu arada petrol bakımdan iki önemli Musul ve Kerkük’ün de kontrolü elimizden kaçırıyoruz. İşte 1925 yılında patlak veren Kürt İsyanı diye sahneye konulan olayın perde arkasında gizli amaç aslında Musul ve Kerkük üzerindeki çıkar iliÅŸkileridir.

Güneydoğuda bir güneş: Muhammed Raşid Erol (k.s)
Türkiye’de bugünde Türk-Kürt çatışması çöreklenerek yeni bir provokasyon devreye sokulmuÅŸ durumda. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın bir zamanlar istihbaratta çalıştığı ister istemez akıllara kuÅŸku veriyor, olayların daha çok asker ile örgüt arasında cereyan etmesi, ülkemizin ömründen 15 yıl aÅŸkın süre çaldığını ve otuz bin civarında insanı ölümüne yol açan sürecin devam etmesi yaÅŸadığımız hazin manzaranın belki de bir özeti sayılır. Hekim oÄŸlu İsmail bir makalesinde; RaÅŸid Efendi Arapça, Türkçe ve Kürtçe bilirdi. Menzil'de Kürt'ü, Türk'ü Arap'ı, kardeÅŸ kesilirdi. Böylece milli derdimizin dermanı idi, bir kısım bürokratlar kadrini bilmedi. Osmanlı Devleti'ni asırlarca ayakta tutanlar, RaÅŸid Efendi gibi kimselerdi. Türkiye, bunların kıymetini bilmediÄŸi için ÅŸimdi başımıza PKK olayları çıktı. Çünkü İslâmiyet'i yaÅŸamaktan baÅŸka bir gayesi olmayan RaÅŸid Efendi ve onun gibiler sürekli gözetim altında bulunduruldu, sürgün edildi, ifadesi alındı, kısacası rahat bırakılmadı, olaylar PKK'lılara malzeme oldu. İslâmiyet her ırkı, her mezhebi, kısacası Müslümanları kardeÅŸ ederken bugünkü kavmiyetçilik, kardeÅŸi kardeÅŸe düşman etti. RaÅŸid Efendi gibilere imkân tanınsaydı GüneydoÄŸu hadiseleri olmazdı diyor.
Hakeza Vehbi VakkasoÄŸlu benzer duygularlarla bir makalesinde; ‘’Evet, daha kısa zaman önce, Muhammed RaÅŸid Erol Hazretleri'nin başına gelen sürgünlü olaylara bakılınca, yöneticilerimizin bindiÄŸi dalı kesme gafletini bile aÅŸan bir ÅŸaÅŸkınlık içinde olduklarını açıkça müşahede ediyoruz. Nedir bu korku? Bırakınız bu büyüklerin faaliyetlerine yardım etmeyi, onların vefatlarını ve bunun meydana getirdiÄŸi yurt sathına yayılan acıyı haber deÄŸerinde bile görmemek gafleti hala sürebiliyor. Bu kafayla halkla bütünleÅŸmek nasıl mümkün olacaktır? İnançlarda, duygu ve düşüncelerde birlik ve beraberlik nasıl saÄŸlanacaktır? Bütün yurt sathında olduÄŸu gibi, GüneydoÄŸu'da da temelli ve esaslı bir birliÄŸin ve ortak paydanın adı İslam'dır. Artık bunu yok saymanın imkânı kalmamıştır.
O bölgemize saldıran eşkıyanın bile, gerçek yüzünü din açısından göstermeye başladığını bizatihi Genelkurmay Başkanı Sayın Doğan Güreş Paşa tarafından açıklanmıştır. Güreş Paşa'ya göre, bir kısım teröristler, ''Buralarda eskiden bizim ecdadımız yaşıyordu ve kiliseler vardı'' diyorlar. O halde dış kaynaklı, Ermeni destekli misyonerlik faaliyetlerin açığa çıktığı bir zamanda bile, artık bazı tarihi yanlışları bir tarafa atıp, insanımızı İslam harcıyla birleştirmeyi, düşünemeyenlerin samimiyetlerine nasıl inanacağız?
Şeyh Muhammed Raşid Hazretleri'nin mensup olduğu manevi silsile, iman ve irşad sahasının en parlak ve etkili yollarındandır. Öyle ki, bir zamanların meşhur eşkıyaları olan Hamido ve Celilo dahi, Gavs Hazretleri'nin sohbet halkasında yepyeni bir şahsiyet haline gelmişler, eski hayatlarından tamamen çekilerek, tertemiz bir ömür yaşamışlardır. Bunun binlerce örneği, o mütevazı Menzil'de halen yaşanmaktadır.
Bunca ibretli olaydan sonra, hala birtakım temelsiz fobilerle yurdumuzun manevi dinamiklerine, göz yummanın gafletle de tarifi zorlaÅŸmaktadır. O maneviyat büyükleri bu dünyadan ve sizlerden bir ÅŸey beklemiyorlar. Siz ise iddialı olduÄŸunuz dünyevi rahat ve huzurun saÄŸlanmasında onlara çok çok muhtaçsınız. Bırakınız inancı, böyle bir fayda için bile onlara yaklaÅŸamamanın, dost olmamanın altındaki psikoloji nedir? Evet, artık bu tahlili yapmanın ve birtakım fobilerden, komplekslerden kurtulmanın çoktan zamanı geldi ve geçiyor bile. Samimi dostumuz, maneviyat ehli Muhterem M. RaÅŸit Efendi, insanların sapıklıktan kurtulup, kötü fiilleri bırakıp doÄŸru yola girmelerine vesile olmuÅŸtur. İşte en büyük eser, en büyük hayır ve mutluluk budur… ‘’ Diye cümlelerini tamamlıyor

Prof. Dr Haydar Başta ardından şu tespitte bulunuyor: Bu gün millet olarak içimizde kanayan bir yara hükmündeki terör belasından kurtuluşun yolu, bu zat'ın ve O'nun gibi ehl-i maneviyatın hizmetlerine ağırlık vermektir.

Doğu ve Güney Anadolu'da böyle maneviyat ehli insanların faydalı hizmet yaptıkları yerlerde insanların huzur içinde olduklarını ve devlet millet kaynaşmasının gerçekleştiğini görüyoruz. Zira kalbinde Allah korkusu olanların milletine zarar veremeyeceği açık bir gerçektir.
Bu gün millet olarak Sahil-i Selamete çıkmak istiyorsak dün Anadolu'da Alperenlerin yaptıklarını deruhte eden maneviyat ehli ile yakın olmalıyız.

Türkçüler-Nurcular ve Sad-i Nursi
Nihal Atsız ve arkadaÅŸlarının Türkçülük kapsamında faaliyetlerini suç kapsamına alarak aralarında genç bir subay olan Alparslan TürkeÅŸ’in de bulunduÄŸu 1944 milliyetçilik olayları zorlu geçmiÅŸ ve genç Türkçülerin tabutluk denen hücrelerde haps olunmalarına neden olmuÅŸu mahkemelerde uzun süren sorgulamalar sonucunda beraatlarına karar verilmek zorunda kalmıştır.
Yine Risale Nur önderlerinden Said-i Nursi’nin iman hakikatleri üzerindeki faaliyetleri mercek altına alınarak uzun süren gündemi meÅŸgul edecek tarzda nurcu avına dönüştürülmüştür. Öyle ki, 27 Mayısın ardından Said-i Nursi’nin mezarı bilinmeyecek ÅŸekilde ölüsünden bile endiÅŸe edilerek gizlenerek defnedilmiÅŸtir. Belli ki devleti idare edenler ne Türkçü ile ne de Nurcu’su ile barışık kalmayı beceremiyor aksine düşman ilan ediyor. Hasım ilan ettikleri davalarına daha da sıkı sarılarak çemberlerinin geniÅŸlemesine farkına varmadan yardımcı olmuÅŸ oluyorlar. Bugün gerek Türkçülük damarından gelen ülkücü kesimle Risale Nur çizgisinden gelen cemaat tüm baskılara raÄŸmen adından söz ettirecek seviyeye gelebilmiÅŸlerdir.
Gerek ülkücü kesim gerekse milli görüş çizgisinden birçok ekol günümüz Horasan Erenlerinden feyizlenmişlerdir. Nasıl mı? Hep beraber izleyelim
27 Mayıs ihtilali müteakip Milli Birlik Komitesi içerisinde 14’ler diye adlandırılan bir grup İsmet İnönü’nün arzuladığı ters istikamette faaliyet gösterdikleri için yurt dışına sürülmüşlerdir. Bu sürgünler arasında Alparslan TürkeÅŸ ve Ahmet Er’de vardı. Gün oldu Türkiye’ye döndükten sonra bu iki isim siyasette de yol arkadaşı oldular. Ahmet Er bakın Seyda Hz.lerinden nasıl etkilenmiÅŸ, onun dilinden dinleyelim:
Yılını tam hatırlamıyorum. Bir gün mânâda bir büyük zât atının arkasına beni bindirdi. At havada uçuyordu ve mevcut atlardan farklı bir yapıya sahipti. Büyük zatın elinde kırbaç olarak büyük bir çınar ağacı vardı. Havada bir müddet seyrettikten sonra yere indik. Atı başıboş bıraktık. Derken yanımızda yardımcısı zuhur etti. Yardımcıya sordum. Bu at başıboş bırakılırsa kaçmaz mı dedim. Cevap verdi. O da bizim gibi tayyi mekândır. Yan yana yürüyoruz. Kendilerine sordum. Türk milletinin kurtuluşunu müjdeleyebilir miyiz? Cevap verdi. Bu arada tahta bir direğin dibine oturduk. Bana üç sual sordu. Bunlardan bir tanesi şuydu ''Maksadın nedir?'' Türk İslâm Medeniyetini zamanımızda yeniden inşa etmektir. Cevabı beğendi ve başını eğerek tasdik etti. Bu mânâdan bir müddet sonra Menzil'e gittim. Seyda (K.S.) Hazretleri ile ilk defa tanışıyordum. Mânâ âleminde atın arkasına beni bindiren O idi. Soru soran da O idi. Tanışmamız böyle oldu. Bilahare zaman zaman yanlarına uğradım. Vefatından bir hafta önce de Afyon'da görüştük. Sohbetinden aldığım ilginç satırlar şunlardı.
''Biz Hıristiyan âleminden korktuğummuz kadar Allah'tan korksaydık bu milletimize yeterdi''. Vefatından sonra da Seyyid Abdulbaki (k.s.) Hazretleri, Seyyid Fevzeddin (k.s.) Hazretleri'ne ve aile-i saadetlerine, kıymetli zatlara başsağlığında bulundum. Kendilerini mânâ âleminde birkaç defa daha gördüm.
1992 yılı Hac seferinde Mekke'de 13 hacı ile halifelerinden Molla Yahya Hazretleri başta olarak Seyyid Muhammed bin el Maliki Hazretleri tarafından kabul olunduk. Sohbetten sonra ''Muhammed Raşid Hazretlerine selâm söyleyin bana hususi duada bulunsun'' dedi. Kendilerine bu selam sağlığında iletilmiştir.
Bugün çeşitli bölge ve çeşitli gençlik kesiminde birçok kişi Seyda (k.s.) Hazretlerinin sofisi olmuştur. Bu dergâhın genel vasfı şudur. Büyük bir iman ve muhabbet sofrasıdıdr. Millî ve manevî değerlerle süslü gençliğe büyük teveccüh ve tasarruf ettiğini mânâda da, zahirde de müşahede ettim. Osmanlı'nın çöküşü ile kapanan mânâ ehlinden istifade, bugünkü genç kuşak tarafından tekrar başlatılmıştır.
Şu anda vefatından sonra halifelik makamında bulunan Hakk dostlarının faaliyetleri ile inş yeni İslâm medeniyetlerinin doğmasında, gelişmesinde manevî bir ışık olarak yol gösterecektir.
Elestü bi Rabbiküm. Cenab-ı Hakk Kalû Belâ'da kullarına böyle sesleniyordu. Ben sizin Rabbiniz değil miyim?
Beli, bütün ruhlar bu ilahi hitaba evet diye cevap verdiler. Bu adem oğlunun hayatında yaptığı ilk ve en büyük, en şerefli mukavele idi.
Hani Rabbin âdemoğullarından onların sırtlarında zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefslerine şahit tutmuştu: ''Ben sizin Rabbiniz değil miyim?'' demişti. Onlar da evet (Rabbimizsin) şahit olduk demişlerdi. (İşte bu şahitlendirme) kıyamet günü ''Bizim bundan haberimiz yoktu'' demememiz içindi.
Ayette ''Daha evvel ancak atalarımız (Allah'a) şirk koşmuştu. Biz de onların ardından (gelen) bir nesiliz. Şimdi o batılı kuranların işlediği (günahlar) yüzünden bizi helâk mı edeceksiniz?'' demememiz içindi.
Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır bu ilahi mukavele ile ilgili şu beyanda bulunuyor:
''Bu mukavele ve bu misak-ı fıtri beşerin mebde-i dinisi, mebde-i medenisi, mebde-i hukukisi, mebde-i içtimaisidir.'' Evet, Cenab-ı Hakk bu mukavele ile yetinmemiş kullarını irşad için bu ilahi mukaveleyi (anlaşmayı) hatırlatan ve rahmetinin müjdelileri, azabının habercileri olmak üzere dünyamıza yüz yirmi dört bin peygamber göndermiştir. Bütün peygamberler kavimlerine ilahi mukaveleyi hatırlatmışlar ve, ''ey kavmim Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur'' diye seslenerek ortak çağrıda bulunmuşlardır. Ve nihayet Resulü Kibriya, Hatemül Evliya, Hatemül Mürselin Fahri Kâinat efendimiz bütün insanların ve cümlenin peygamberi ve son haberci olarak dünyayı ve kâinatı şereflendirdi. Böylece hak dini Kur'an'ı ile Hak geldi'' batıl gitti. Ahlâk ve din tamamlandı. Sevgili Peygamberimiz son peygamberdir. Ancak Sevgili Peygamberimizin (S.A.V.) varisleri olan Veliler, hak dostları kıyamete kadar devam edecektir. İşte aziz Seydamız merhum Seyyid Muhammed Raşid Erol Hz. sevgili Peygamberimizin varislerinden biri, Veliyi Kebir, Mürşidi Kâmil, hak dostu bir büyüğümüz idi. 1992 yılında Hac gazasını ifa ederken Mekke-i Mükerreme'de Yahya Molla Efendi Hz. ile beraber onüç arkadaş (Ömer Özkan da vardı) Seyyid Muhammed bin El Mekki Hz. ziyaret etmiştik. Kendileri ehl-i sünnet vel cemaatı savunan bir maneviyat ve cihat ehli idi. Adeta bir İdris-i Bitlisi idi. Bizlere döndü ve dedi: ''Kardeşim Muhammed Raşid'e selam söyleyin benim için hususi dua buyursun'' (Bu rica ulaştırılmıştır). Seydamız dünyada gerçek hürriyetini tadını, lezzetini tadanlardan biri idi. Öyle ya insan, imanı ve ahlâkı derecesinde hürdür. İnsan Allah'a kulluk şuuruna ermedikçe, kula kul olmaktan kurtulmadıkça beşeri münasebetlerde korku ve menfaat çemberini kırmadıkça, ihlas ve Allah rızasını hayatımızın bütününe hâkim kılmadıkça kısacası Allah'ın ipine sarılmadıkça geçek hürriyete ulaşamaz.
Mahdumu âlileri Fevzettin Hz. naklettiler: Seydamız buyuruyor ki Fevzettin
bir kağıt kalem getir yaşımı hesap edelim. Hesap ettim. Altmış üç çıkıyordu. Hissettim ki altmış üçü geçmek istemiyordu. Altmış dört dedim. Yanlış hesap ettin bir daha hesap et. Altmış üçü geçmemesi lâzım dedi. Şeyh Ahmet Yesevi Hz. de sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) altmış üç yaşında irtihal buyurdukları için ömrünün altmış üç yaşından sonraki bölümünü çilehanede geçirmişti. Seydamız da dünyadan altmış üç yaşında göç etmiştir. Vefatından iki hafta önce Afyon'daki bir sohbetinde ifade buyurdular ki, ''Eğer Hıristiyanlıktan ve yabancı devletlerden korkulduğu kadar Allah (C.C.) 'tan korkulsaydı milletçe ve devletçe içinde bulunduğumuz sıkıntılara düşmezdik''
Kendileri hayatta iken bir mânâ âleminde sordum: ''Kurban, Türk milletinin ve İslamiyet’in yükseliÅŸini milletimize müjdeleyebilir miyiz?
Türk-İslam medeniyetinin doğuşunu milletimize müjdeleyebilir miyiz?
MÜJDELEYEBİLİRSİNİZ'' diye cevap buyurmuşlardı.
Bir Ramazan ayı içinde de sabaha karşı fakir haneyi şereflendirdiler ve şunları ifade ettiler:
''Sizler şimdiye kadar Şaban'ın (Büyük bir ihtimalle Şaban Veli Hz. olabilir) tasarrufunda idiniz. Şimdi hepiniz benim tasarrufumdasınız'' müjdesini verdiler.
Dünyada en çok meşakkat çekenler peygamberler, veliler ve onların yolundan yürüyenlerdir. Veliy-i Kebir, Mürşid-i Kâmil Seydamız bu gerçekten nasibini almış, sürgünlere, takiplere, suikastlere muhattap olmuş fakat bütün bunlar irşadı engelleyememiştir. Ne mutlu o irşatlardan nasibdar olanlara.
Özal ve Seyda Hz.leri
Merhum Özal; Mehmet Zahit Kotku’ya son derece muhabbet beslemiÅŸ bir liderdi. O aynı zamanda BaÅŸbakanlığı döneminde Muhammed RaÅŸit Hz.lerinin mecburi ikametinin kaldırılması için çaba sarf etmiÅŸtir. Taha Kıvanç bir yazısında bu olayı şöyle dile getirir:
Eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren anılarının son bölümünü yine Milliyet Gazetesi'nde yayınlıyor. Milliyet, bu bölümün yayınına başlarken, ''En fazla tartışılacak bölümler'' ifadesini kullandı. Gerçekten Sayın Evren, yakın zamanlar üzerinde kalem oynattığında, daha fazla toz kaldırıyor.
Sayın Evren, anı yazmakla iki milyar TL kazanacağını ummuştu. Gerçi Milliyet gazetesinden dizi için bir para almayacaktı, ama kitabı telif hakkı olarak eline milyarlar geçebilecekti. İlk cilt birkaç baskı yapınca hesaplar tutacak sanıldı. Oysa müteakip ciltler raflarda okuyucu bekliyor. Yayınevi, milyarlar bir tarafa, eli yüzü düzgün bir telif hakkı ödeyebilmek için, dört ciltte biteceği duyurulan anılara bir cilt daha ekledi. Buna rağmen, yayın bitip hesaplaşma için masaya oturulduğunda eski Cumhurbaşkanı büyük bir hayal kırıklığı yaşayabilir. Dahası, anılar mali bir ihtilaf konusu bile olabilir yayınevi ile yazar arasında.
Anıların son bölümü, Turgut Özal'ın başbakan, Kenan Evren'in cumhurbaşkanı olduğu dönemde geçenlerle ilgili. Sayın Evren, özenle iktidara hazırladıkları MDP ve lideri emekli orgeneral Turgut Sunalp'in değil de, ANAP'ın işbaşına gelişini bir türlü gönlüne yedirememiş. ''Özal'ın tarikatçı olduğunu bilseydim, parti kurmasına izin vermezdim'' diyor.
Muammer Yaşar Bostancı'nın ''Paşalar Politikası'' adlı kitabında ustaca anlattığı o dönemle ilgili herşey daha yazılmadı. Sayın Evren şimdi atıp tutuyor, ama, isteseydi bile Turgut Özal'ın seçimlere girmesini engelleyemezdi. İzin alarak darbe yapmışlardı, izni veren güç Turgut Özal'ın partisi için aracılık yapıyordu. Erkekse izin vermeseydi bakalım. O dönemde, Amerikalı'nın biri gidip diğeri geliyor ve ANAP'ın seçimlere katılmasını engellememesi için Evren'i uyarıyordu.
Turgut Özal, Sayın Evren'in yıllar sonra iddia ettiği gibi bir tarikat mensubu muydu? Bugün olup bitenlere bakarak, öyle olmadığı açıkça görülüyor. Tarikat konusunu, mason dayanışması gibi bir şey sananlar, tarikat mensubiyetini locaya kaydolmak gibi bilenler, aksini ileri sürseler bile, Turgut Bey, tarikatçı değildi.
Evren'in anılarında Menzil Şeyhi Muhammed Raşid Erol'un sürgün cezasının kaldırılması konusu da işleniyor. Evren'e göre, Özal'ın irtica yanlısı olduğunun ilk belirtisi, başbakan olur olmaz, karşısına gelip, Menzil Şeyhi'nin sürgün cezasının kaldırılmasını istemesi olmuş. Evren, ''Midem bulandı'' diyor.
Turgut Özal, Evren'in bu sözlerini cevaplandırdı. ''O dönemde birçok kişi yargılanmadan cezalandırılıyordu, adı geçen zat da onlardan biriydi. Bozcaada'da mecburi ikamete tabi tutulmuştu, hem de hiç sorgulama geçirmeden'' dedi. Cevaptan, Menzil Şeyhi'nin Bozcaada'daki mecburi ikametinin kalkmasını kendisinin sağladığı anlamı çıkıyor.
Oysa gerçek bambaşka. Şeyh Muhammed Raşid Erol'u, askerler, hiçbir suçu olmadığını bildikleri halde sürmüşlerdi. Adıyaman ve çevresinde etkili olduğu gibi namı bütün Türkiye'yi sarmış bir din bilgini olan Menzil Şeyhi'nin varlığı onları rahatsız ediyordu. Sürgün yeri olarak Bozcaada'yı seçmeleri de manidardı. Şeyh'i, Bozcaada'daki Şarap Fabrikası'nın üst katında oturtuyorlardı. Böylece, ayyaş olarak Menzil'e gelip elindeki şişe ve kadehi kırarak tövbekâr olan birçok kişinin ''intikamını'' almış oluyorlardı kendi akıllarınca.
Şeyh'in sürgünden kurtulması için Turgut Özal 'da uğraştı mı doğrusu bilemiyorum. Menzil Şeyhi'ne yakın bazı kişilere sordum, onlar da hatırlamıyorlar. Fakat Kenan Evren'in başbakan adayı olarak ortaya sürdüğü, o zamanın MDP Genel Başkanı emekli orgeneral Turgut Sunalp, Menzil Şeyhi'nin çilesinin bitmesi için çok gayret gösterdi. Bu biliniyor.
Cezayı kaldıran, Muhammed Raşid Erol'u önce Çanakkale'ye, daha sonra da aldığı sağlık raporuyla memleketine geri gönderen ise, Evren'in çok yakını bir başka orgeneraldi: Necdet Üruğ. Üruğ Paşa bir ağabey gibi sevdiği ve bağlı olduğu Turgut Sunalp'ın, ''Eğer bu konuyu halledersek çok oy kazanırız'' demesi üzerine, araya girmişti. Acaba bunlardan haberdar değil mi Sayın Evren?
Kenan Evran'in bir iddiası da Şeyh Erol'un üfürükçülük yaptığı. Bunun da doğru olmadığını bizler biliyoruz, ama bir başkasının tanıklığı daha muteber olur diye Hıncal Uluç'un sözlerini aktaracağız. Sabah yazarı bakın ne diyor:
''Anılarının bir yerinde Evren sözü sürgündeki Şeyh Raşid Erol'a getiriyor. Zamanın sıkıyönetim komutanı, üfürükçülük yaptığı gerekçesi ile, Adıyaman'ın Menzil köyünde yaşayan Şeyh'i Bozcaada'ya sürmüş. Başbakan Turgut Özal da Şeyh'in affını istemiş.
''Evren, 'Olmaz böyle şey. Şeyh olarak geçinen bu kişi üfürükçülük yapıyor ve bu yüzden dünyanın parasını kazanıyormuş. Üfürükçülük kanunen de, dinen de yasaklanmıştır' diyor.
''Ben o sırada Erkekçe dergisi genel yayın müdürüyüm. Şeyh'in ünü öylesine yayılmıştı ki arkadaşları Menzil köyüne yolladık. Öğrendikleri ilginçti. Gerçekten Şeyh'in evi yurdun dört bir yanından gelenlerle dolup taşıyordu. Özellikle içki, sigara ve kumarı bırakmak isteyenleri, yakınları akın akın Şeyh'e getiriyorlardı. Anlatılanlara göre, Şeyh bunların hepsini tedavi de ediyordu, ama para almıyordu. Tüm ısrarlara rağmen maddi bir karşılık kabul etmiyordu.''
''Arkadaşlarımız döndüklerinde 'isterse milyarder olur, ama kabul etmiyor' diyorlardı.
''Bu da bizim bildiÄŸimiz. ''
Bir dergi yöneticisi iki muhabir göndererek işin doğrusunu öğrenirken, devletin başı, kulaktan dolma şikâyetlerle idare ediliyor ve ''Tarikatçı olduğunu bilseydim partisine izin vermezdim'' diyor.
Kenan Evren, tam dokuz yıl Türkiye'nin kaderine hükmetti, şimdi de Elbe Adası'ndan dönen Napoleon gibi, Armutalan'dan Ankara'ya dönme sevdasında. Bizi de kahreden bu.
Vefatın üçüncü günüydü ve vefatı öğrendiğimiz günden beri ilk defa bir araya geliyorduk. Yüzündeki buruk ifadeyi açıklamak için, ''İnsanın mürşidi ölünce içinde bir boşluk kalıyor'' dedi. Birkaç gündür etrafta hissettiğim sarsılmanın en derin anlamını bunu söyleyenin yüzüne baktığım o an çıkardım. Yakınımdaki birçok insan, şu sıralarda içlerinde derin bir boşluk hissediyorlar. Ve o sebeple buruklar.
Hayatında hiçbir iniş çıkışı bulunmayan, davranışları önceden kestirilebilir bir insan olan babamın, hepimizi şaşırtan iki ani ve fevri davranışını gördük bugüne kadar. Biri, bizlere kızıp biraz kafasını dinlemek istediğinde, neredeyse 30 yıl aradan sonra, askerliğini yaptığı il olan Malatya'ya çekip gitmesiydi. Diğeri ise, birkaç günlük bir başka ortadan kaybolmasıydı. Döndükten bir müddet sonra, o da iyice sıkıştırınca, Adıyaman'ın Menzil köyüne gittiğini itiraf etmişti.
İzmir nere Adıyaman nere? Esnaflar çevresinde birçok kişi, her hafta birkaç otobüsle Menzil ziyaretini alışkanlık haline getirmişler; cami arkadaşları onu da ikna edip, bizlere bile haber vermesini beklemeden Menzil'e sürüklemişler. Sorguladığımızda, orada gördüğü basit ama anlamlı hayattan bölük pörçük sahneler aktarmıştı: Altı her zaman kaynayan kazan, dışarıdan gelenlerin yatması için hazırlanmış yer yatakları, cemaat halinde kılınan namazlar. Kimsenin aç, açıkta ve manevi korumasız kalmadığı bir yermiş Menzil.
Başkaları, manevi hayatın dışında kalmışlar ''ölümü'' zor idrak ediyorlar. Çok kısa sürede olup bitenler onları şaşırtıyor olmalı. Cuma namazı sırasında vefat eden bir insan, sevenleri tarafından hemen köye götürülüyor, Şafii geleneğine uyularak vakit geçirmeden toprağa veriliyor. Ölümle toprağa verme arasında yalnızca 24 saat geçmesine rağmen onbinin üzerinde insan Menzil'e gitmiş bile. Türkiye'nin her tarafından.
Şeyh Raşid Erol, vefatından sonra çıkan yazılardan öğrendiğime göre, öyle fazla konuşan bir ''mürşid'' değilmiş. Onu ziyaret edenler, Menzil'de buldukları ortamın etkisinde kalırlarmış. Daha doğrusu, sözlü ikna yerine, hal ve tavrıyla tebliğ yöntemi imiş onunki. Bağlandığı esaslar ve takipçilerinin izlemesini istediği ilkeler, varlığıyla etrafına örnek olarak insandan insana geçiyor olmalı.
Mana âleminin dışında kalanlar işte bunu anlayamaz. Onların zannettikleri, inanan kesim arasındaki ilişkilerin madde ve para temeline dayandığıdır. Biraz daha insaflı olanlar, önder durumundaki kişinin çevresinin etkisini de kabul ederler. Ancak hiçbirinin aklına, kalpten kalbe bir yol olabileceği gelmez. Konuşmadan anlaşılabileceğini düşünmezler bile Oysa Seyyid Raşid Erol, öyle çok konuşmayan, insanları etkilemek için hiç çaba göstermeyen, ama insanların peşinden ayrılmadığı bir ''mürşid'' di.
Küçücük bir köy, sırf o orada yaşıyor diye, ülkenin her tarafından gelen insanlarla dolup taşıyordu. Otobüslerle, otomobillerle gelenler, köydeki imkânlarla
Misafir ediliyor, doyuruluyor ve isteyen istediği kadar kalıp, istediği anda orayı terkediyordu. Gelenlerin içinde kötü alışkanlıkları olan, içki ve kumardan kendilerini alamayanlar, Menzil'in manevi havasını teneffüs edince, o alışkanlıklarını terk ediyorlardı. Vaktiyle meyhane iken lokantaya çevrilmiş yerler gördüm Anadolu'da. Adlarını da Menzil'e çevirmişlerdi.
12 Eylül askeri darbesinin en baskıcı günlerinde, ülkeyi yöneten komutanlar Menzil'i de keşfetmişlerdi. Kimin aklına nereden geldiyse, Şeyh Raşid Erol'a zorunlu ikamet yeri olarak Gökçeada'yı seçmişti. Az kişinin yaşadığı, vaktiyle Rumlar tarafından iskân edilmiş bir adayı. İkametgahıda, eğer yanlış bilmiyorsam, bir meyhanenin üstüydü. İnançlı bir insana yapılabilecek en büyük zulüm. Çeşitli sağlık sorunları bulunan Şeyh'in tedavisini de engelliyorlardı. Zorunlu ikamet ve tedavisinin engellenmesi bir yana, kendisini tanıyanlarla irtibatının kesilmesi daha da büyük bir zulümdü.
Kenan Evren, sonradan kitaplaştırdığı anılarında, Turgut Özal'a ilk olumsuz teşhisi koymasına Şeyh Raşid Erol'un vesile olduğunu anlatır. Özal, sağlığı bozuk, sevenleriyle irtibatı kopmuş Şeyh'in sürgün hayatının sona ermesini talep etmiştir. Herhalde, bunu, uygun bir dille yapmış olmalı. 12 Eylül'ün kudretli lideri, ''Yaptığı teklif iğrençti'' gibi bir şeyler söyler Bir manevi liderin zulmüne son verilmesini iğrenç bulur Kenan Paşa.
Seyyid Raşid Erol'un zorunlu ikametinin sona erdirilmesi, askerlerin göreve getirdiği merhum Turgut Özal gibi siyasiler tarafından başarılamaz, ama yine onların kurduğu partinin başına getirdikleri bir başka emekli askerin devreye girmesi etkili olur. MDP Lideri Turgut Sunalp Paşa, parti işinde yanında bulunan siyasetten anlayan bir kadronun telkiniyle, Şeyh Raşid Erol'un daha uygun bir yere taşınmasını sağlar. Ankara'daki kısa bir ikamet, ANAP İktidarının ilk günlerinde, yeniden Menzil'e dönüşle noktalanır.
Köydeki cenaze töreninde Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu da bulunmuş. Yeniden Doğuş Partisi (YDP) lideri Hasan Celal Güzel de. Fotoğraflara baktım, çeşitli vesilelerle tanıdığı yığınla insan gördüm. Hepsi de sevgi ve bağlılıklarını sunmak üzere oraya gitmişlerdi, besbelli. Bağlılığı olan bir yakınım, gitmesi mümkün olmadığı halde gitmediğinin ızdırabını çekiyordu, törenden dört gün sonra bile. Binlerce kişi aynı duyguları paylaşıyor olmalı şimdi.
Cuma günü Meclis'e gittim ve cuma namazını da orada kıldım. Zaman'dan vefat haberini duymuşlar, ama teyidi için bir kanal gerekmiş. Benim aklıma ilk gelen isim, Şeyh ile uzaktan ilgimi kuran işadamı Ahmet Etöz oldu. İzmir Caddesi'nde spor malzemeleri mağazası olan Ahmet Bey, vefat haberiyle birlikte hastaneye koşmuş. Mağazasında çalışanlar vefatı doğruladılar. Şimdi kim bilir ne kadar üzgündür Ahmet Bey.
Türkiye zor bir döneme girdi. Bu dönemde birlik ve beraberliğin çimentosu olacak manevi liderlere daha fazla ihtiyaç var. Seyyid Raşid Erol, Adıyaman'ın Menzil köyünde, doğusu ve batısıyla bütün Anadolu'yu kepçeleyen böyle bir manevi önderdi. Vefatı, onu tanıyan, ona bağlılık duyanlar kadar, onu uzaktan sevenleri de derinden üzdü.
TRT bu vefattan herkesi haberdar edebilirdi, etmedi. Gazeteler, etki alanının
Genişliğini tam kestiremedikleri için, kısa haber vermekle yetindiler.
Şeyh Raşid Erol, kendi çizgisini devam ettirecek hayırlı evlatlarla on binlerce bağlısını geride bıraktı. Onu tanıyamamış bizim gibiler de yokluğunu hissedecekler. Ama en büyük kayıp, ayrılık ve bölünme belasının pençesine düşmüş olan ülkenindir; bunu unutmayın.
Mekânı cennet olsun.


Ülkücü Harekâtın liderlerinden Muhsin Yazcıoğlu ile yapılan röportajda O gönül Sultanı ile ilgili ilginç hatıralara hep birlikte göz atalım: Muhsin Yazıcıoğlu:''BİZİM MANEVİ DÜNYAMIZDA TARİF EDEMEYECEĞİMİZ TESİRLERİ VARDIR''

— Sayın YazıcıoÄŸlu, Seyyid Muhammed RaÅŸid Erol Hz. (k.s.)'leri ile ilgili ilk karşılaÅŸmanızı anlatır mısınız?
M. Yazıcıoğlu: Kendisini 1970'li yıllarda uzaktan görmüştüm. O zamanlar çok yakın bir temasımız olmamıştı. Ancak, 1987 yılında Menzil'de kendisiyle görüşmek nasip oldu. Kendisiyle uzun uzun göz göze geldik. Elbette o manevi derinliği ve manevi atmosferi daha ilk bakışta yaşadığımı söyleyebilirim. Benim ilk karşılaştığımdaki intibaım hep tasavvuf kitaplarında okuduğumuz ama ulaşamadığımız, yaşayamadığımız, hissedemediğimiz güzel duyguları yaşama ve hissetme durumunda oldum. Orada benim yarım saatlik hemen hemen yarısı sessiz geçen, bir o kadarı da çeşitli konularda görüşlerine başvurduğumuz ve dinlediğimiz an olarak geçti. Akşam kendilerinin emirleri üzerine bizi Mübarek Divanı'nda misafir ettiler.
— Efendim, bu esnada sizin M. YazıcıoÄŸlu olduÄŸunuzu biliyorlar mıydı?
M. Yazıcıoğlu: Çevredeki sofiler benim olduğumu söyle
En son alperen tarafından, 19 Şub 2009, 10:31 tarihinde değiştirildi, toplamda 3 değişiklik yapıldı.
Kullanıcı avatarı
alperen
Özel Üye
Özel Üye
 
İleti: 619
Kayıt: 15 Haz 2007, 23:00

Re: HAKANLARA IŞIK SAÇAN EVLİYALAR-2

İleti alperen » 19 Åžub 2009, 10:21

HAKANLARA IŞIK SAÇAN EVLİYALAR -2

ALPEREN GÜRBÜZER

M. Yazıcıoğlu: Buyurdular ki:
''Bir zatın iki tane oğlu varmış. Kendisi vefat ederken bunlara üç küp altın bırakmış. Çocuklarına ''Bu küp altınların birer tanesi sizin. Üçüncüsü de dünyanın en ahmak adamının'' diye vasiyyet etmiş. Babalarının vefatından sonra bu iki kardeş çok yer dolaşmışlar. Kimi bulsalar bundan daha ahmağı çıkar düşüncesiyle dolaşıp durmuşlar. Çünkü dünyanın en ahmağını arıyorlar. Küçük kardeş bir şehirden geçerken bakıyor ki, bir zatın sakalının bir tarafını yülümüşler, bir tarafı duruyor. (Hatta o, sakalın bir tarafını yülümüşler sözünü söylerken mübarek biraz düşündüler. Tıraş kelimesi sonra aklına geldi, ondan dolayı gülmüştü.) O adamı ayrıca merkebe ters bindirmişler. Kuyruğunu da eline vermişler. Boynuna tezek takmışlar, etrafına çıngıraklar asmışlar. Ve kendisini def, davul çalarak, halkın arasında dolaştırarak rezil rüsva etmişler. O zaman bu küçük kardeş oradaki insanlara sormuş; Bu adamın ne suçu vardı da bu kadar eziyet ediyorsunuz? Cevaben; herhangi bir suçu yokmuş demişler. Bir suçu olduğundan dolayı değil bizim burada adet olduğu için yapıyoruz. Küçük kardeş nedir âdetiniz demiş. Cevaben; bu adam buranın valisi idi. Belli bir süre valilik yapar sonra süresi dolduğu zaman bunu tahtından indiririz. Halkın arasında böyle dolaştırırız. Öbürünü de Törenle tahtına oturturuz dediler. Bunun üzerine küçük kardeş; peki şimdi tahtına törenle oturttuğunuz süresi bittikten sonra aynı bunun gibi halkın arasında dolaştırılacak mı diye sormuş. Onlar da evet demişler. Küçük kardeş hemen eve gidip babasının vasiyet edip verdiği bir küp altını alıp gelmiş. Getirip valinin önüne koymuş. Valiye, bu küp altın babamın vasiyeti üzerine sizin şahsınıza aittir. Yani devlete ait değil. Siz kendi şahsınıza kullanacaksınız. Vali, ama ben sizin babanızı tanımıyorum demiş, küçük kardeş evet, babam da sizi tanımazdı. Zaten bize vasiyet etti ki, dünyanın en ahmağını bul ona ver diye. Vali hiddetle oturduğu koltuğundan kalkmış ve demiş ki, ben koca bir valiyim. Nasıl olur da dünyanın en ahmağı olurum. Küçük kardeş, sizin bir sene sonranızı görüyorum. Bu valilik dönemi bittikten sonra size şöyle şöyle yapmayacaklar mı, sen kendin de böyle olacağını biliyorsun. Bunu bile bile buraya oturmak ahmaklık değil mi demiş.
Bu hikâyeyi anlattıktan sonra elime omzuma vurdu. Dedi ki:
''Manevi rütbelere talip ol. Yoksa insanlar alkışlarlar sonra da taşlarlar. İnsanlara güvenme, önemli olan manevi rütbelere talip olmaktır.''
Tabii ben o zaman acaba siyasete hiç bulaşma anlamında mı söylüyor diye düşündüm. Kendilerine bir vakıf kurduğumuzu söyledik. Vakfa çok sevindi. Vakıf faaliyetlerinin yararlı olduğunu ifade etti. Ayrıca siyasi düşüncelerimi kendilerine aktardım. Bize ''Bu işin çilesini, sıkıntısını çekmişsiniz. Bu sizin bileceğiniz yanıdır. Faydalı olabileceğinize inanıyorsanız yapabilirsiniz.'' dediler. Yani o zaman siyasetin acımasızlığını, insanların güç ve kudrete karşı zaaflarını dikkate alarak siyaset yapmamız gerektiğini ifade ettiği manasını çıkardım.
— O günden bu güne birçok görüşmeleriniz oldu. Bu görüşmelerden size kalan hatıralarınızı ve kendisinin tavsiyelerini anlatır mısınız?
M. Yazıcıoğlu: Tabii bunların bir kısmı söylendiği yerde kalması gereken hatıralar, yaşadığımız anda kalması gereken hatıralardır. Ama ben kendisinden hep güç bulmuşumdur. Bizim için manevi bir kuvvet olmuştur. Yalnız üzüldüğüm bir yanı var, o da son Ankara'ya gelişlerinde kendilerini Pursaklar'da ziyaret ettiğimizde bizi akşam eve davet etmişlerdi. Akşam biraz geç olduğu için istirahata çekilmiş olduğunu düşünerek, evi arayıp rahatsız etmek istemediğimizden gidemedik. Bir daha görüşmek de nasip olmadı. O akşam gidemediğimiz için hala üzülüyorum.
— Evet efendim.
M. YazıcıoÄŸlu: Siyasi Karar Kurultay’ımızdan önce Türkiye'de bildiÄŸimiz gönül dostlarını ziyaretlerimiz oldu. Bunlara gayretlerimizi anlattık. Yani aklımız ve baÅŸ gözümüzle tayin ettiÄŸimiz hedefleri bir de gönül dostları nasıl görüyor diye düşünerek bu zatlarla meÅŸveretlerimiz ve danışmalarımız oldu. Bu meyanda Seyda (k.s.) Hazretleri ile de hassaten görüşmüştük. O görüşmemizde kendisi ''Toplayın, toplansınlar, konuÅŸun, tartışın, orası nasıl karar alırsa öyle hareket edin'' dediler. Hatta yakından ilgilendiler. Ne kadar insan toplanabilir ve kalabalıklar nasıl olur hususunda sorular sordular. Kurultay sonrasında kendilerine kamuoyunun beklentilerini anlattık. Kamuoyundaki birlik hususundaki özlemleri aktardık. Bu hususta kendileri de ihlâsınızı bozmayın siz, ihlâsınızı bozmamak kaydıyla birliktelikler yapabilirsiniz. Ama birlikteliÄŸiniz ihlâsınızı bozacaksa o zaman kendi istikametinizde devam edin gibi görüşler ortaya koydular.
— Son cümle olarak neler söylemek istersiniz?
M. Yazıcıoğlu: Baktığımız zaman gönlümüzü rahatlatan, manevi hazzımızı artıran, bize manevi iştah getiren bir Mürşid-i Kamil'di. Dolayısıyla bizim manevi dünyamıza çok güzel, tarif edemeyeceğimiz tesirleri var. Allah ondan razı olsun. Seyda (k.s.) Hazretleri ve cümle Allah dostları bizim manevi ışıklarımızı. Biz onlarla görebiliyoruz. Onun bu âlemden ebedi âleme gidişi bizi çok üzdü. Allah dostları her zaman manevi tasarruflarıyla da bizi kuşatırlar. Cisimleri yanımızda olmasa da bize manevi rota verirler. Onlar birlik sembolüdür. Onlar tevhidin nurlu aynalarıdırlar. Biz onlardan yansımalar alırız. O, gönüller sultanı idi. O Sultan-ı Müslümiyn'di. O şimdi Allah'a ve Allah'ın sevgilisi Hz. Resulullah (S.A.V.)'a kavuştu.
Allah rahmet eylesin.

Yusufiyeden bir ışık: Ahmet Selçuk Özdağ
Bu iÅŸin çilesini çekenlerden, Yusufiye diye adlandırdıkları mahpuslarda MHP davasında yargılananlardan Ahmet Selçuk ÖzdaÄŸ’da bakın neler diyor o Gönül Sultanı için:
İnsanlığın gönül dünyasını yıllar sonra aydınlatma görevi verildiğini mana âlemi biliyor, fakat insanlık henüz bilmiyordu.
Yıllarca hiç bıkmadan zahirî ve Batıni ilimlerin müdavimi oldu, her zaman ve zeminde kendisini Allah'a (c.c.) kulluğa ve Allah yolunun yolcuları sadatlara (K.S.) hizmete vakfetti ve Ümmet-i Muhammedin dertleriyle inledi, inledi durdu.
Babası S. Abdulhakim El Hüseyni (K.S.) Hazretlerinin dergâhında nefis terbiyesi altında iken, herkesin uykuda olduğu zamanlar uyanık durur, sofilerin, müritlerin tuvaletlerini temizlerdi.
Babası Gavs (K.S.) Hazretleri bir gün sohbette şöyle buyurdular ''Keşke Gavslık görevi ile görevlendirilmeseydim de benden sonra gelecek olana mürid olsaydım''. Bu söz gelecek şahsın yani S. Muhammed Raşid Hazretlerinin hizmetinin ve makamının büyüklüğüne işaretti.
Kendilerini tanımam 1977 yılında oldu. Gönül dostu, gerçekten bir er olan Ahmet Er ağabey bu mübarek, Mübeccel insana intisaplı idi, sık sık bizlere bahseder, ''devlet olmak için akıl ve heyecan yetmez gençler, gönül lazım, gönül lazım, gönül lazım'' derdi. 12 Eylül öncesi bir ağaç için koskoca bir ormanın feda edildiği günlerden önce çok çetin şartlar altında mücadele ederken bile Osmanlı'yı, Selçukluyu dolaşır, insanlığın gönül dünyasını bir güneş misali aydınlatan Süreyya Yıldızı gibi yön gösteren Allah dostlarına gıpta ederdik.
Uğruna her şeyimizi feda ettiğimiz ceylan gözlünün vefasızlığı neticesi ver elini 12 Eylül zindanları.
Ve. Allah'ın şefkat tokatı, zahiren zulme atıldığımız zindanlardan Allah bir nesli yarınlara hazırlıyordu. Üstad cennet mekân Necip Fazıl'ın dediği gibi ''ana rahmi zahir karanlığında nur doğuş sesler duymaktayım, davran ve boğuş.'' misali şafak, karanlığın en koyu olduğu yerden doğuyordu.
12 Eylül öncesi şehzadeler şehrinin manevi havasını teneffüs etmemize, Aynalı Camiinde Nûri Efendinin sohbetlerini dinlememize, Şekerci Dedenin zaman zaman dualarını alarak mübarek ellerini öpmemize rağmen Tasavvufun ne olduğunu bilmiyorduk. Herkes idraki oranında nasiplenirmiş ve bir gece Medrese-i Yusufiyede üç dört arkadaşın gördüğü aynı rüya. Gönüller sultanı. Sultanlar sultanı efendimiz, kurtarıcımız Buca cezaevinin 13. koğuşunda rüyalarındaydı. Sonra Ahmet Er ağabeye mektuplarla rüyamızı Muhammed Raşid Hazretlerine sorduk ve gelen cevap: ''Allah rüyalarınızı makbul eylesin, Menzil İslam'ın lekesiz, gölgesiz, tertemiz uygulandığı bir yer ve o zât'da Mürşid'i Kâmildir. Yolunuz ve haliniz mübarek olsun.''
O günden itibaren binlerce kerametine şahit olduğumuz tasavvuf ve istikamet M. Raşid (K.S.) Hazretleri efendimiz, yol göstericimiz, kurtarıcımızdı.
Medrese-i Yusufiyede iken Adıyaman'da öğretmenlik yapan akademiden mezun olan bir arkadaşıma mektup yazdım. ''Sen Menzil'e yakınsın, oradaki mübarek insanı ziyaret et, durumumuzu anlat ve bize dua iste.'' Arkadaşım gitmişti Menzil'e. Yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu: ''Menzil'e gittim kendisine ulaşamadım, çok kalabaktı fakat kardeşi Seyyid Abdülbaki Hazretlerine sizleri sordum. Bana dedi ki: Onlar günü geldiğinde çıkacaklar ve buraya gelecekler.''
Ve zulmen atıldığımız zindanlarda zahiri hürriyete adım attık ve de hakikaten Menzil'e ulaştık. Murad-ı İlahiyi öğrenmek istiyorduk. Dünyanın en güçlü istihbarat sistemine sahip olduğumuz idrakı ile Allah'tan, Resulullah'tan haber alan Allah dostlarının kader aynasına bakarak, Allah'ın izniyle gösterilenleri işitmek, duymak, gönül dünyamıza nakşetmek istiyorduk. Mübarek (K.S.) bize gülümsedi, sorular sorduk, ülkemizle, insanımızla ilgili çok az konuşan ''konuştuğunuz her kelimenin hesabını vereceksiniz'' Ayet-i Kerime mealine uygun hareket eden M. Raşid (K.S.) Hazretleri buyurdular ki: ''Sizlere teşekkür ediyoruz, siz olmasaydınız bu memleket felaketlere düçar olabilirdi. Ah. Ahh. Bir de İslamı yaşayabilseydiniz yeniden Osmanlıyı ihya etmek sizlere nasip olabilirdi.'' Aman Allahım ne büyük mazhariyet, ne büyük teşhisti o, eksikliğimizi tamamlamamız ve yeniden diriliş için harekete geçmemiz gerekiyordu. Bir gün kendilerine Doğu ve Güneydoğudaki hadiseler soruldu ve aynen şöyle buyurdular: ''Kürtçülük küfürcülüktür'' ve hep Ümmet-i Muhammed için dualar. Dualar. Dualar. Ediyorlardı.
O, Allah dostu idi, Peygamber sevgilisi idi. Hayatı boyunca Sünnet'e ittiba etti, sadatlara mutabaat halinde yaşadı, yüz binlerce insanı dünyadan ahirete bağladı, insanları çirkeften, zulmetten karanlıktan aydınlığa, güzelliğe, adalete hicret ettirdi.
Allah rahmet eylesin.




Namık Kemal Zeybek Kâhta Kaymakamı iken gönül sultanından nasıl etkilendi?

Ülkücü Harekâtın eÄŸitici kadrosundan, aynı zamanda Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak’ın genç müsteÅŸarı Namık Kemal Zeybek bakın o Gönül Sultanından nasıl etkilenmiÅŸ, izleyelim:
NAMIK KEMAL ZEYBEK: “KENDİM İÇİN KURTULUÅž YOLU OLARAK, ONLARI SEVMEYİ GÖRÜYORUM.”
Bendeniz 1974 yılında Seyda Hz.lerinin oturduÄŸu Menzil Köyü’nün baÄŸlı olduÄŸu Kâhta’da kaymakamlık yaptım.
Babamdan ve babamın kütüphanesinden aldığım bilgi birikimi ile tasavvuf hakkında biraz bilgim vardı. Hz. Mevlana’nın kitaplarını, Muhyiddin Arabî’nin kitaplarını ve bulduÄŸum diÄŸer kitapları elimden geldiÄŸi kadar okumaya çalışıyordum. Ama şöyle düşünüyordum:
“Bu büyüklerimiz tasavvuf tarihi içerisinde görev yapmıştır ama bu asırda yoktur onlar gibi. Yani bu yüzyılda bir Mevlana, bir Yunus Emre, bir İmam-ı Rabban-i, bir Åžah-ı NakÅŸibend-i, bir Abdülkadir Geylani gibi tasavvufi anlamda bir mürÅŸid artık mümkün deÄŸildir” diye. Ne zamana kadar? Kâhta’da Seyda Hz.lerini tanıyıncaya kadar, bu kanaatim devam etti. Kâhta’ya kaymakam olarak geldikten sonra tabii olarak Menzil köyünde oturan Seyda Hz.lerini çokça duyar oldum. Aleyhinde konuÅŸanlar oluyordu, lehinde konuÅŸanlar oluyordu. Kendisine baÄŸlı insanlar yanıma geliyordu. Kendisine ÅŸiddetle karşı olanlar da yanıma gelip anlatıyorlardı. Tabii bir nokta vardı, kendisine baÄŸlı olan insanlar Seyda’ya baÄŸlı olan insanlar ve aynı zamanda vatana millete, vatanın birlik ve bütünlüğüne, ahlaki deÄŸerlere baÄŸlı insanlardı. Buna mukabil vatanın birliÄŸine, milli ve manevi deÄŸerlere husumet içinde olan insanlar da onun aleyhinde konuÅŸuyorlardı. Bu benim için bir ölçü oldu. Fakat hepte o yılların biriktirdiÄŸi artık bu asırda böyle ÅŸeyler yoktur düşüncesinden doÄŸrusu kendisiyle tanışmak istemiyordum. Köye bir kaymakam olarak gittiÄŸim zaman okula gidiyordum. Hemen okula yakın bir evi vardı. Takriben bir ay sonra benim zihnimde bir mesele anlatıldı. Mesela, ÅŸu yakın vilayetlerden bir ÅŸeyh demiÅŸ ki (Gavs Hz.lerine demiÅŸ.):

“Gelsin ateÅŸ üzerinde duralım bakalım, kim daha çok durabilecek.”
Bunun üzerine Gavs Hz.leri de demiş ki:
“Ben ateÅŸten korkuyorum, ateÅŸten korkmasam zaten bu iÅŸlerle uÄŸraÅŸmam.”
Bu söz bana çok latif geldi ve bir tanışmak istedim. Gittim, gidiş o gidiş. Yani kendisini tanıdıktan sonra (Seyda Hz.lerini tanıdıktan sonra) kafamda birçok sırlar çözüldü. Tabii birçok sırlarda oluştu, sonra o sırlar çözüldü.
İşin ilginç yanı Seyda Hz.lerinin etrafında yüzlerce, binlerce belki de milyonları aÅŸan insan var ama kendisi çok fazla konuÅŸmuyor, insanlara hitab ederek kazanmak diye bir ÅŸey yoktur. Sohbetleri vardı. Benim hayatımda bir olayla kıyasladım bu hali. Kaymakam olduÄŸum yıllarda, her bulunduÄŸum yerde, elimden geldiÄŸince içkiyle, kumarla ve topluma zararlı olan kötü alışkanlıklarla mücadele ediyordum. Hatta bu yüzden Dünya YeÅŸilaycılardan bir madalya aldım Türkiye’de. Gün içinde içki çok fazla tüketiliyor ve halkı muzdarip ediyordu. Doktoru, müftüyü ve diÄŸer halka hitap edebilecek kiÅŸileri topladım. Ben konuÅŸuyordum ve içkinin zararlarını anlatıyordum, doktor, avukat anlatıyor her yönden içkinin insanlara ne kadar zararlı olduÄŸunu anlatmaya çalışıyoruz. Böyle bir toplantı yaptım. Toplantı bittikten sonra, lokantaya misafirlerim vardı yemeÄŸe gittim, baktım en önde oturan ve ben ne dersem başını doÄŸru doÄŸru diye sallayan bir muhtar rakı içiyor. Åžimdi bu bir unutmadığım olay. Çok uzun uzun saatlerce anlattım: İçki zararlı, saÄŸlığına zarar verir, ailene, kesene ve topluma zarar verir falan. Güzelde nutuklar söylüyorduk, tasdik ediliyordu, baÅŸlar da sallanıyordu ama sonunda o muhtarı içki içerken gördük, rakıyı koymuÅŸ içiyordu.
Bir baÅŸka olay daha gördüm Menzil’de. Seyda Hz.lerinin yanına gelen bir çok alkolik, içki içen demiyorum alkolik. Yani alkol hastalığına yakalanmış da bundan kurtulamayan insan onun çok küçük bir telkiniyle “bir tövbe” bir de “içme senden Allah razı olsun” sözüyle birdenbire içkiden kurtuluyor, hali deÄŸiÅŸiyor ve yüzü deÄŸiÅŸiyor. Yani bir insanda iki tane rengin olduÄŸunu ben gördüm. Dün gelmiÅŸ yüzü simsiyah, bugün tövbesini almış ertesi gün, güzelleÅŸmeye baÅŸlamış ve bir müddet sonra bakıyorum bu insan bambaÅŸka bir insan olmuÅŸ. Seyda Hz.lerinin yanında çok söz söylemeye yahut onun söz söylemesine gerek kalmıyordu. Sadece onun yanında oturmak insana öyle huzur veriyordu ki, o anda sanki çok uzun vaizler dinlemiÅŸ, çok kitaplar okumuşçasına insanın içinin yumuÅŸadığını, içinin insanlara sevgiyle dolduÄŸunu, insan içinin hoÅŸgörüyle dolduÄŸunu ve insanın İslâm’a doÄŸru yöneldiÄŸini hissediyordu.
Bir defa tanımıyanların peÅŸin hükümleri var. Türkiye’de tasavvuf nedir? Mutasavvıflar kimlerdir? Tarihte ne yapmışlardır? Bugün ne yapmaktadırlar? Bunlar yeteri kadar bilinmediÄŸi için, bir kara propagandanın tesiriyle ne yazık ki peÅŸin hükümle iyi bakılmıyor. Ama ben ÅŸunu gördüm; Kâhta’ya gittiÄŸim zaman benim de görevim bulunduÄŸum yerdeki insanlarla ilgili rapor yazmaktır. Eski raporlara baktım, yani benden önceki kaymakamların tamamı Seyda Hz.leri ve Menzille ilgili müspet rapor yazmıştır. Burası ve buradaki insanlar siyasetle uÄŸraÅŸmazlar, devletin ve milletin birliÄŸine baÄŸlıdırlar. Åžunu da ilave etmeliyim ki:
Gavs Hz.lerinin o köye yerleÅŸmesi, Seyda Hz.lerinin o köyde bulunması ve sonra dergahın orda da devam etmesi, anlayanlar için devletimiz ve milletimiz bakımından büyük bir nimettir. Seyda Hz.lerinin baÄŸlıları ve öğrencileri arasında hem doÄŸudan, hem kuzeyden, hem batıdan ve Türkiye’nin her yerinden gelen insanlar var. Orda ideal kardeÅŸlik bilinci ve kardeÅŸlik hali gerçekleÅŸir. Menzil’de devlete ve millete sadık, iÅŸini iyi yapan insanlar ortaya çıkar. Doktorsa daha baÅŸarılı, daha diyergam, daha baÅŸkalarını düşünen, daha iyi bakan doktor haline gelir. Tasavvufun maksadı da zaten budur. Bütün insanlara, herkese hoÅŸlukla bakmaktır. Fakat ne yazık ki zaman zaman anlamaz insanlarda o bölgede görev yaptılar ve bir dönem hem de Seyda Hz.lerinin orada bulunmasının gerekli olduÄŸu dönemde bir takım anlamaz, bilmez sığ görüşlü insanlar, onun bulunduÄŸu yerden koparılmasına ve Çanakkale’de oturmasına sebep oldular. O bir tarihi yanlıştı, sonra o yanlış anlaşıldı ve kaldırıldı.
Yine bir baÅŸka ilginç nokta bazı bürokratlarımızın ifade bakımından, doÄŸrudan ÅŸahit olduÄŸum bir olay. Bir gün yıllar sonra, yani kaymakamlık yaptıktan sonra, 1978 yılında yolum Kâhta’ya düştü ve Menzil’e gittim. Seyda Hz.leri köyün dışına çıktığı zamanlar giydiÄŸi elbisesini giymiÅŸti ve arabaya binmek üzereydi:
“Efendim, nereye gidiyorsunuz” dedim. Tebessüm etti ve:
“Kâhta’ya gidiyorum, ifade verecem” dedi.
Sonradan ne ifade vereceÄŸini öğrendim. Daha önce de belirttiÄŸim gibi, Seyda Hz.lerinin yanına çoklukla alkolikleri getirirlerdi. Bir ÅŸifahane gibi, bir hastane gibi yakınları, hatta bazen ona haber vermeden getirirlerdi. Veyahut kendileri kurtulmak isteyenler gelirlerdi. Çoklukla ve onlar o dertten kurtularak giderlerdi. Tabii insan içinde onarılmaz yara varsa, ona hiç kimse müdahale edemez. Bazı cihazlar bozuk oluyor, tamiri mümkün olmuyor. Mesela benim evimdeki televizyon bozuksa, merkezi televizyon istasyonu ne yapsın? Bizim Karadeniz illerinden birisinde içkicileri toplamışlar ve getirmiÅŸler hepsi kurtulmuÅŸ. Fakat ne olmuÅŸ? Böylece o ilde Tekel satışları düşmüş, talep azalmış. Çok ilginç o ilin Tekel baÅŸmüdürü savcılığa baÅŸvurmuÅŸ, yani tevkif etmiÅŸ. Suçlu kim? Suçlu Seyda Hz.leri. Suçu Devlete alkollü içkilerin satışını önlemek suretiyle zarar vermek, böylece devletin elde ettiÄŸi kazançtan mahrumiyetine sebep olmaktır. Böyle çok ilginç bir olaydır. Tabii suç duyurusunda bulunulmuÅŸ. Nitekim bu olay Kâhta savcısına intikal etmiÅŸ. Kâhta savcısı da kendisine gıyabeten verilen duyurudan hareketle ifade almak görevini yapmak üzere Seyda Hz.lerini çağırtmış ve istemiÅŸtir. Seyda Hz.leri de yüzünde hoÅŸ bir tebessümle gitti, ifadeyi verdi. Tabii ki böyle saçma sapan bir ÅŸey olamazdı ama neticede ne oldu? Takipsizlik kararı verildi. Fakat Seyda Hz.lerini köyden alıp Kâhta’ya kadar çağırmak ifadesini almak durumu doÄŸdu. Maalesef Türkiye’de böyle bürokratlarımız oldu. Tabii bakış açısından ifade ediyorum.
Seyda Hz.lerini varlıklı bir aileden gelir, hem manevi yönden hem de maddi bakımdan. Manevi yönden Seyyiddirler, Seyda sözü de ordan gelme bir sözdür ve ehli beyttirler. Onlar Hazreti Peygamberin Sülalesinden gelmektedirler. Bu nokta önemlidir. Ayrıca maddi zenginlik de var. Zenginlikte orda toprakları var. Topraklarından elde ettikleri ürünü ne yapıyor? O ürünü gelip giden insanlara veriyor. Yani binlerce insan geliyor. Tabii manevi bereket de var. Hatta bazen onbinlerce insan geliyor: Çorba var, çorba dediğiniz dergâh çorbası. Bir nevi besleyici yemek. O çorba, o ekmeği yediğiniz zaman, başka bir yemeğe lüzum kalmadan oradan istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Gelene sorulmuyor, sen kimsin? Nesin? Müslüman mısın? Hıristiyan mısın? Musevi misin? Dinsiz misin? Bölücü müsün? Nesin kimsin diye sorulmuyor. Gelen kim olursa olsun sofralar açılıyor, ekmek veriliyor ve yemek veriliyor. Söylenildiği gibi müritlerinden herhangi bir şey almak değil, bilakis veriliyor. Yanına gelen insan adam oluyor insanoğluna ikramda bulunuluyor. Ancak bakarsın bu hadiseyi birileri bilmeden anlamadan yanlış değerlendirebiliyor. Bu vesileyle şunu söylemek istiyorum. Bizi dinleyen ve devletin herhangi bir yerinde görev yapmakta olan insanlar var ise şunu söylüyorum:
Bu insanlara karşı yani Türkiye’deki maneviyat büyüklerine karşı peÅŸin hükümlü olmaktan vazgeçin. Bakın ne yapıyor bu insanlar. Bunlar devletimiz içinde, milletimiz içinde, insanımız içinde ve insanlık içinde yararlı insanlardır. Bunu iyi tespit etmek lazım. İstisnalar yok mu? Olabilir ama istisnayı arayın ve bulun. İstisnaları kaidede bitirmeyin. Zamanla birçok gerçekler ortaya çıkıyor. Bunlar zamanla çıkacak ve çıkıyor. Fakat esas olan peÅŸin hükümden kurtulmaktır.
Bir nokta ifade etmek istiyorum bu vesileyle; Bendeniz, yine ziyaretlerimden birisinde Seyda Hz.’lerinin yanında iken bir insan bir görevle geldi. Görev bir büyük politikacının elçiliÄŸi ve istenen ÅŸuydu: Seyda Hz.’leri ve baÄŸlıları o siyasi partiyi desteklesin. GeniÅŸ bir çevre. O zaman söylenen söz bir milyon baÄŸlısı var deniliyordu. Bir milyon baÄŸlı demek beÅŸ milyon demektir. EÄŸer hesab yapılırsa, hanımı yakınları ve kardeÅŸleri falan derken beÅŸ milyon oy demektir. BeÅŸ milyonda çok büyük oydur. Ve selamlarını söyledi, talebini söyledi ve açıklamalarda bulundu. Seyda Hz.’lerinin cevabı ÅŸu oldu:
. Biz siyaset yapmayız. Biz hiç kimseye, ÅŸu partiye oy verin, bu partiye verme veya verin demeyiz. Çünkü bize gidip“Biz Allah yolunda hizmet ediyoruz. Bizim iÅŸimiz insanlara İslâm’ı ve insanlığı anlatmaktır gelen insanlar arasında her partiden insanlar var. Bizim iÅŸimiz o deÄŸil, o siyasetçilerin iÅŸi.”
O arkadaşımıza tekrar şunu söyledi:
“Buyurun siz yapın siyasetinizi, ama biz yapmayız” dedi. Seyda Hz.’lerinin bu veciz sözleri ibret olayıdır ve örnektir.
Efendim baÅŸka tarikatlar da var Bir baÅŸka hususu da belirtmek istiyorum:, vesairelerde var diye bir soru kendisine yöneltildi. Malumunuz Türkiye’de birçok tarikatlar, dini gruplar ve cemaatlar var. SöylediÄŸi ÅŸu oldu:
“Hepsi biridir. Hiçbir ayrım yoktur. NakÅŸibendî, Kadiri, Rufai yahut ta ÅŸu bu ne olursa olsun hepsi birdir. Yeter ki doÄŸru olsun. İslâmi ölçüler içinde kalmış olsun Hiçbir ayırım söz konusu olamaz.”dedi. Yani dini gruplara bakışı budur ayrıca insanlığına da bakışı da. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle iÅŸte bunlar Peygamberin varisleridir. Yani ışık alimi ve bilim de ufkuna ermiÅŸ insanlardır. Tabii olarak bir tesir meydana geliyor Seyda Hz.’lerinin çevresinde.
Biz iÅŸin kıyl-ı kal’ındayız. Yani edebiyatındayız. Ben kendim için söylüyorum edebiyatı da güzel ama Büyüklerimizin yanında rahat söz söylemek düşmez. Asıl söz onlarındır. Bizim Türk-İslam büyüklerinin bir sözü var. Methiye tarzı söz söylendiÄŸi zaman ve dilekler, temenniler yapıldığı zaman; “SöylediÄŸiniz gibi olsun” derler. Büyüklerimizden aldığım sözlerden takliden aÅŸkı ifade etmeye çalışıyım.
Ne aÅŸkı? Tasavvufun esası aÅŸk. Ne aÅŸkı? Allah’a aÅŸk: EÄŸer Allah aÅŸkı yoksa tasavvuf hali zor, mutasavvıfın iÅŸi zor. AÅŸk gelince de bütün problemler bitiyor. Ahmed Yesevi Hz.leri, “aÅŸkı olmayanın ne dini var ne imanı” diyor.
Bütün bunların amacı Hz. Cibril’in soru sorma suretiyle Hz. Peygambere söylediÄŸi; İslam ne? İman ne? İhsan ne? Sorularından İhsan’a verilen cevab da Allah’ı görür gibi ibadettir ve kulluktur diye ifade ettiler Peygamberimiz. Allah’ı görür gibi ibadet aÅŸkın tekemmül ettiÄŸi ve olgunlaÅŸtığı an gerçek din, gerçek iman galiba bu.
Tabii bu hamur İmam-ı Rabbani Hz.lerinin mektubatta buyurduÄŸu gibi; çok su götüren hamurdur. Mektubatta çok çok bu sözü söylüyor ama ÅŸunu ifade etmekle yetinelim. Yunus Emre; “aÅŸk gelecek cümle eksikler biter” diyor. Demek ki, aÅŸk gelmeyince eksiÄŸiz ve noksanız. Hz. Mevlana büyük çaÄŸrısına aÅŸkı o Mesneviye yazarken o neyden dinle ki ayrılıklardan bahsediyor. Åžikâyet etmede ayrılıkları ve ney’i anlatıyor. Ayrılıklardan ÅŸikâyeti anlatıyor. Kamış nerden ayrıldı? Kamışlıktan insan nerden geldi? Hakiki insan O’ndan, Allah’tan geldi. Åžimdi O’na gitmek iÅŸte aÅŸk bu.
Hani biz “hay’dan gelir huy’a gider” gibi söyleriz ya. Hâlbuki o öyle deÄŸil Tasavvufi güzel bir söz:
“Hayy’dan gelir Hu’ya gider” Yani Diriden (hayattan) gelir, O’na, mutlak varlığa ve Zat’a gitmek. AÅŸk bu ve aÅŸk olmazsa iÅŸimiz zordur. Dileriz ki, Allah hepimize aÅŸkı nasip etsinde iÅŸimiz kolay olsun, belki yola gireriz. Onun için aÅŸka ihtiyacımız var ve O insanlara da muhtacız. Sohbetimize mevzuu olan insan gibi, insanlara ihtiyacımız var.
Peki aÅŸk gelen insan hayatta kesilecek mi? Burda Bahaüddin-i Buhari Hz.lerinin bir sözü var: Mina pazarında bir genç gördüm, elinden çok büyük miktarda binlerce dinarlık alışveriÅŸ geçiyordu. Kalbinde Allah’tan gayrisi yok” diyor. Burada ışık ÅŸahsiyet, nur insan neyi söylüyor? SöylediÄŸi ÅŸu. Müslüman’ın yola girenin iÅŸleri olacak, hayattan kesilmeyecek, büyük miktarda alışveriÅŸ de yapacak, ticarette yapacak. Zahiri bilimler de yapacak, emek harcayacak, çalışacak ancak kalbinde Allah’tan baÅŸka ve Allah’tan gayrisi olmayacak kalbinde. İslâmiyet’te, İslâm tasavvufunda hayattan kesilmek yok. Böyle melul melul dolaÅŸmak filan bir hal olarak zaman zaman gelir olabilir o ayrı. Bazı üstün insanlar adeta daha hızlı hareket etmek, daha yükseklere sıçramak ve daha uzun mesafeler aÅŸmak için biraz hayattan geri çekilebilirler zaman zaman. Ama sonra tekrar hayata geri gelebilirler. O gerilemekle hayattan kopmak deÄŸildir, o daha büyük iÅŸler yapmak için zaman kazanmaktır ve zamanı iyi deÄŸerlendirmektir. Kural olarak hayattan kesilmek diye bir ÅŸey yoktur.
Seyda Hz.lerinin Çanakkale’ye gidiÅŸi manevi bakımdan o olmalıydı, o oldu. Fakat bizim açımızdan bakarsak bu devleti yönetmek mevkiinde olan insanlar açısından bakarsak çok büyük bir yanlışlık yapılmıştır. Tabii o yanlışlığa genel olarak devletimi ve devletin karar mekanizmalarını kusurlu görmek doÄŸru deÄŸil. Çünkü uzun yıllar devletimiz o konuda doÄŸru teÅŸhis koymuÅŸ. Büyükler zaten kusur görmez. Fakat birileri ne yazık ki, çokça karşımıza çıkan birileri orada da karşımıza çıkmışlardır. Son derece yararlı bir insanı, bırakalım tasavvufi ve maneviyatı, tamamen pratik açıdan faydalı açıdan alsak bile gelin öyle yaklaÅŸalım. Yani pragmatist, bakalım faydacı bakalım, çıkarcı bakalım, nasıl bakarsak bakalım. Ne isteniyordu da o insan alındı Çanakkale’ye gönderildi. Ne oldu? Efendim ziyaretçileri çoÄŸalmış, o ziyaretçilerin sana her anlamda faydası var. Oraya giden insanlar daha iyi vatandaÅŸ haline geliyorlar. İyi insan, iyi vatandaÅŸ oluyorlar. Sen iyi vatandaÅŸ, iyi insan olunmasını istemiyor musun? Ama bu yanlış çokça yapılıyor. Bu durum Seyda Hz.lerine zarar mı veriyor? Hayır, Seyda Hz.leri için belki her yer bir. Zahirde bir eksiÄŸi varsa o tamamlandı. Galiba 63 yaşında vefat ediÅŸi de bir baÅŸka hikmet.
Hz. Peygamber 63 yaşında vefat ettiÄŸi için Ahmed Yesevi Hz.’leri 63 yaşında yeraltına girdi. Orda büyük hizmetini devam ettirdi. Tabii onuda doÄŸru anlamak lazım. Yani 63 yaşındayken yeraltına girdi ama ondan sonrada uzun yıllar boyunca orda öğrenci yetiÅŸtirdi ve onları gönderdi. Tabii Seyda Hz.leri de 63 yaşında yeraltına girdi. Yahut öyle takdir edildi. öyle oldu ama, hizmeti de bitmedi. Orda hizmeti devam ediyor.
Aklıma özellikle Hz. Mevlana’nın Hocası, mürÅŸidi ve yol göstericisi Seyyid Burhaneddin Hz.’lerinin sözü geldi. Diyor ki:
“Yüz müslüman birbirini sevse, içlerinden hangisinin mertebesi yüksekse hepsini o mertebeye yükseltirler ki oraya ayrılık girmesin”
Sevse, yani sevse diyor. Şimdi ben kendim için kurtuluş yolu olarak, bu büyük insanları sevmeyi ve sevenleri sevmeyi o sevenlerle birlikte bulunmayı kendim için bir kurtuluş yolu gibi görüyorum.
Esas olan ÅŸimdi sevginin tabii sonucunda hoÅŸ görüdür. Böyle düşünüyorum ama baÅŸkaları da baÅŸka türlü düşünebilirler. Onları yaratan da Allah. Bir hikmete binaen yaratmıştır onları. Dolayısıyla Yunus Emre’nin bir sözü gündeme geliyor:
Yaratılanı hoş görmek
Yaratandan ötürü.
Mademki, bunları da Allah yaratmış bir sebebe binaen yaratmış. Belki o olmazsa bu olmaz. Yaratılış hikmetleri içinde O’nun da bir yeri var. Neyin yeri var? Biz de farklı düşünenlerin yeri var mutlaka. Öyle ise ikinci kural hoÅŸgörü kuralı olmalıdır. Birbirimizi hoÅŸ görmeli. Bunu dar anlamda İslâmi gruplar için söyleyeceÄŸim, bir örnekle ifade edeceÄŸim:
İmam-ı Rabbani Hz.lerine soruyorlar. Bu semah, sema, raks ve mevlit için ne düşünüyorsunuz?
Diyor ki:
“Bunlar bizim yolumuzda yok”.
Kendisinin yolu malum. Müceddidi El-fisani ikibin yılının yenileyicisi ve Nakşibendi yolunun en büyük kol başlarından birisi. Bizim yolumuzda semah, sema, raks, musiki yok diyor. Yani musiki dini anlamda musiki yok. Bunlar bizde yok ama Kadiriler ve Mevlevilerde var. Onun için sesimizi çıkarmaz kötü konuşamayız, diyor. Bu anlayış ne güzel anlayış. Bunu ben böyle anlıyorum ama o öyle anlıyor, kötü konuşamam ve aleyhine konuşamam. Şimdi bu anlayışı tüm cemiyete yayarsak kendimizi daha da geliştirmiş oluruz. Siz bizim fikrimize karşı çıkarsanız biz fikrimizi size benimsetmek için fikrimizi daha da gelişkin hale getiririz, siz de fikrinizi gelişkin hale getirirsiniz. Esas olan bütün cemiyetin kazanmasıdır. Bu hoş görü içerisinde birbirimizi sevmek, farklı görüşlere, farklı tasavvufi anlayışlara, farklı tasavvufi büyüklerine, farklı dini kavrayışlara, farklı mezhep anlayışlarına, farklı dinlere, farklı felsefi anlayışlara, farklı siyasi görüşlere hoş görü ile bakmayı dileriz.
Hoş görü kendi fikrinden vazgeçmek değil. Kendi fikrini savun. Fakat başkasının fikrine de savunmasına da bırak hoş görü göster, o da savunsun, o sana uyar. Bütün toplum böyle gelişir. Galiba anlaşmamız gereken ve yavaş yavaş ulaşmakta olduğumuz güzel takım öncü anlayış bu. Bizim buna şiddetle ihtiyacımız var.
Yunus Emre;
“Ölen hayvan imiÅŸ
Âşıklar ölmez” diyor. Bu mana da Seyda Hz.leri gayet tabii ölmedi. Hz. Mevlana’nın bir sözü var:
“Her dem yeni doÄŸarız
Bizden kim usanası”
Bediüzzaman üç türlü hayatı anlatırken, hayatın üç türü var derken birisi de bu büyüklerimizin bir başka biçimde yaşamaya devam ettiklerini ve oradan insanlara yardımcı olduklarını ifade ediyor. Dolayısıyla diyoruz ki, Bunlar ölmediler, yer değiştirdiler. Yardıma oradan da devam ediyorlar. Belki ampuldüler, enerji haline geldiler. Şimdi o ampulleri dünya da bizlere bıraktıkları ampulleri vasıtasıyla aydınlatmaya devam ediyorlar.
Onlar yaşıyorlar ve yaşatıyorlar.

Rahmetli Adanan Menderesin oğlu da O gönül Sultanından etkilenmiş, hatta onla yapılan bir röportajda bu muhabbeti görmek mümkün:

Aydın Menderes:
''TOPLUMUMUZUN MANEVİ BÜYÜĞÜ VE ÖNDERİ OLMUŞTUR''

— Sayın Menderes, Seyyid Muhammed RaÅŸid Erol Hazretleri (k.s.)'iyle ilk karşılaÅŸmanızı anlatır mısınız?
A. Menderes: Kendisi ile iki kez görüşmek, ellerini öpmek ve hürmetlerimi sunmak fırsatını bulabildim. Kendilerinin pek kıymetli mahdumları benim aziz kardeşim Fevzettin Bey'le çok önceden tanışırdık. Muhammed Raşid Efendi Hazretleri gözlerinden rahatsız idiler ve bir ameliyat için Ankara'da bulunuyorlardı. Bu ameliyat öncesi bir günün akşamı Fevzeddin Bey'le birlikte buluşup merhum Muhammed Raşid Efendi Hazretleri'ni ziyaret ettik. Kendileri istirahat halinde bulundukları halde lütfedip nezaket buyurup bizi kabul ettiler ellerini öpüp hürmetlerimizi sunmak ve acil şifalar niyaz etme fırsatı bu şekilde doğmuş oldu. Kendisinin ne kadar mümtaz bir kişi, muhterem bir mürşid olduğu hakkında görüşmeden önce de fikir ve kanaat sahibi idim. Buna rağmen bu görüşmemiz benim için çok heyecan verici oldu. Aradan uzun bir zaman geçti. Çeşitli vesilelerle hürmetlerimizi gönderme fırsatı bulabildik. Bu yıl 1993 yılının Eylül ayında Afyon'da kendilerini ziyaret etmek, ellerini öpmek fırsatım oldum. Öğle namazını müteakip istirahate çekilip tekrar ikindi namazı için döndükleri zaman sohbet etmek fırsatı doğmuş oldu. Kendileri ile görüşmelerimin bende mahfuz kalması dileğimdir. Böylece kendisinin hatırasına da layıkıyla hürmet edebilme imkânı doğmuş olacağını düşünüyorum. Bütün yakınlarının ve tanıyanların bildiği gibi her vakit İslam'ın yolunu, hakikatin, doğrunun, dürüstlüğün, sevgi ve barış yolunu göstermiştir. Kendisinden elimizden geldiğince feyz ve nasip almaya çalıştık. Bu vesile ile merhumu bir kere daha rahmetle anmış oluyoruz.
— İlave etmek istediÄŸiniz ÅŸeyler var mı?
A. Menderes: Muhammed Raşid Erol Efendi Hazretleri bu toplumun, barışın huzur ve sükûnu için, zihinlerin karıştırıldığı bir dönemde İslam güneşinin gölgelenip bulutlanmaması için elinden gelen bütün hizmeti Allah rızası için yerine getirmiş, pek çok insanı hem bu dünyada işleri içerisinde, hem inanıyoruz ahiret işleri içerisinde kaybolup gitmekten korumuştur. Toplumun manevi büyüğü ve önderi olmuş son derece muhterem bir zattır. Kendisinin bu faaliyetlerini şükranla anarken kendisi gibi bu yolda gayret gösterenleri, ahirete intikal etmiş olanlarına rahmet diler, yaşamakta olanlarına sıhhat ve afiyet temenni ettiğimi ifade etmek isterim.
— VerdiÄŸiniz bilgiler için çok teÅŸekkür ederiz.
A. Menderes: Ben teşekkür ederim.
İstanbul Büyük Åžehir Belediye BaÅŸkanı idi, ÅŸimdi BaÅŸbakan. Belediye BaÅŸkanlığı dönemlerinde susuzluk gündemde idi, kimi yaÄŸmur için suni bombadan bahsederken kimi deÄŸiÅŸik görüşler ileri sürüyordu. O sıralarda Tayyip ErdoÄŸan İstanbul’a geleceÄŸini öğrendiÄŸi Gavs-ı Sani Seyyid Abdulbaki Hz.lerini hava alanında karşılarlar. Karşıladığında son derece hürmet ve edeple ziyaret ettikten sonra:
—Efendim size malumdur, İstanbul susuzlukla başı derttedir, yaÄŸmur yaÄŸması için dua etmesini talep eder, Mübarek dua ederiz der. Gerçekten de İstanbul onların himmet ve bereketiyle yaÄŸmura gark olur, öyle ki yaÄŸan yaÄŸmurun etkisiyle birçok yerlerde sel taÅŸkınlarına yol açmıştır.
Her devrin kendi manzarasında buraya kadar işlediğimiz Hakan Evliya ilişkisine özetle bakıldığında:
—OÄŸuz Han ve evlatları-Irkıl Hoca ve Dedekorkut,
—Cengiz Han Gökçe Ata,
—Karaman Hakanı Satuk BuÄŸra Han- Samani Ebu Nasr
—Alparslan- Buharalı Ebu Cafer Muhammed,
—Melik Åžah-İmamül Haremeyn Güveyni ile Åžeyh Ali bin Hasan el Sandali,
— Alâeddin Keykubat- Åžahabeddin Suhreverdi ve Necmeddin Razi,
—TuÄŸrul Bey- Baba Tahir ve babab Cafer,
—Osman Gazi- kumral abdal ve ÅŸeyh edebali,
—Orhan Gazi- geyikli baba
—Yıldırım ve oÄŸlu çelebi- Emir Sultan
—II. murat- Hacı Bayram Veli,
—Fatih-Emir Adil Çelebi ve Åžeyh AkÅŸemseddin
—Sultan I.Ahmed-Åžeyh Aziz Mahmud Hüdai
— Ulu Hakan Abdülhamit Han- Åžeyh Abdürranmani TaÄŸi
— MareÅŸal Fevzi çakmak- Erbilli Åžeyh Esat Efendi
— Turgut Özal- Mehmet Zahit Kotku baÄŸlılılığı gibi daha nice ikili serüven kendi iklimimizin gerçeÄŸidir.
Velhasıl zahiri sultanlar olduğu gibi manevi sultanlarda olacaktır. Dünyanın gidişatı bu iki kutup doğrultusunda devam ediyor ve edecek gibide. Zahir ve batın denilen iki kanaldan âlem nizam bulacaktır. Zahir sultanlarınca dünya meseleleri, manevi sultanlarca da ahiret meseleler halledilir. Vesselam
En son alperen tarafından, 19 Şub 2009, 10:27 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 değişiklik yapıldı.
Kullanıcı avatarı
alperen
Özel Üye
Özel Üye
 
İleti: 619
Kayıt: 15 Haz 2007, 23:00

Re: HAKANLARA IŞIK SAÇAN EVLİYALAR

İleti E_YILDIZ » 19 Åžub 2009, 10:26

Allah razı olsun emeğğine sağlık. Hepside birbirinden değerli...
"Muhakkak ki, zâlim idârecilerin huzûrunda hakkı ve adâleti müdâfaa etmek, Allâh indinde cihâdın en yücesidir." (Tirmizî, Ebû Dâvud)
Kullanıcı avatarı
E_YILDIZ
Özel Üye
Özel Üye
 
İleti: 339
Kayıt: 28 Ağu 2008, 23:00

Re: HAKANLARA IŞIK SAÇAN EVLİYALAR

İleti E_YILDIZ » 19 Åžub 2009, 10:28

En çok ilgimi çeken isim ise "Fatih-Akşemseddin ikilisi " oldu tabikide... Biraz Fatih'ciyimdir... :wink:
"Muhakkak ki, zâlim idârecilerin huzûrunda hakkı ve adâleti müdâfaa etmek, Allâh indinde cihâdın en yücesidir." (Tirmizî, Ebû Dâvud)
Kullanıcı avatarı
E_YILDIZ
Özel Üye
Özel Üye
 
İleti: 339
Kayıt: 28 Ağu 2008, 23:00

Re: HAKANLARA IŞIK SAÇAN EVLİYALAR

İleti alperen » 24 Åžub 2009, 05:39

güzel paylaşımlarınız için teşekkür ederim.
Kullanıcı avatarı
alperen
Özel Üye
Özel Üye
 
İleti: 619
Kayıt: 15 Haz 2007, 23:00

slm

İleti alperen » 08 May 2010, 22:18

Alaha onlardan razı olsun.
Kullanıcı avatarı
alperen
Özel Üye
Özel Üye
 
İleti: 619
Kayıt: 15 Haz 2007, 23:00


  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Gösterim
    Yazar

  • Reklam

Makaleler

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir