HAKANLARA IŞIK SAÇAN EVLİYALAR
ALPEREN GÜRBÜZER
[color=indigo]İslamiyet’ten önce hakanlara yol gösteren kâm denilen, sözlerine itibar edilen yüce ÅŸahsiyetler vardı. İslamiyet’le tanışan Türkler de kâm ’in misyonuna benzer görev yapan ÅŸeyh veya evliyaların varlığına ÅŸahit oluyoruz. Prof. Dr. Osman Turan; Türklerin kâm’ları yerine İslam ÅŸeyhleri, evliyası geçerken, sessiz bir kaynaÅŸma olduÄŸundan bahisle Türklerin İslamlaÅŸmasının sayısız din ve tarikat adamları sayesinde gerçekleÅŸtiÄŸini, böylece AlpliÄŸin Alperen ÅŸeklinde kutsiyet kazandığını vurguluyor.
Dede Korkut; bilge insan, kültürümüzün bir parçası. İslamiyet öncesi Türklük de Dede Korkut, keramet sahibi bir insandı, bu bilge insan Hanların tayininde, devlet iÅŸlerinde, kurultay ve toylar da etkili bir zat olarak telakki edilir. Dede Korkut, OÄŸuzların Kayı kabilesinin Osmanlılara intikal edeceÄŸini keÅŸfeden, aynı zamanda zamanının ulu hakanlarına ışık veren bilge kiÅŸiliÄŸe sahip birisi olarak da destanlarda zikredilir. Öyle ki OÄŸuz Han ve evlatları Irkıl Hoca ve Dede Korkut’tan istifade etmiÅŸlerdir. Irkıl Hoca (UluÄŸ Türk) Türk’ün Hakanına; ’Ey KaÄŸanım (OÄŸuz Han)Gök-Tanrı bütün dünyayı sana bağışlasın’ tarzında dua ve niyazda bulunarak moral vermiÅŸtir.
Batı Türklüğünün liderlerinden Atilla da diÄŸer Türk KaÄŸanları gibi kâm’lara (kâhinlere) itibar ederdi. Nasıl ki, Türk Hakanlarının Irkıl Hoca ve Dede Korkut gibi, itibar ettikleri ÅŸahsiyetler söz konusuysa, Cengiz Han içinde ’Gökçe Ata’ ismiyle anılan bilge kiÅŸi vardı. Cengiz Han’da, Gökçe Ata’dan güç alıyordu. Kısaca, OÄŸuzların Irkıl Hoca’sı (Korkut Atası), Cengiz Han’ın Gökçesi önemli ÅŸahsiyetler olarak tarihte yerini almışlardır
Selçuk’un babası Dudak rüyasında gördüğü; ‘GöbeÄŸinde üç aÄŸacın çıktığını, dallarının göklere yükseldiÄŸini ’ Korkut Ata’ya anlatınca Dukak’a rüyayı tabir eder ve ’Evlatlarının cihan padiÅŸahı olacağını’ müjdeler.
Gazneli Mahmut adlı Türk de, Hindistan’a İslam’ın girmesine ve yayılmasına katkısı olan bir yüce Hakandır. Aynı zamanda Hindistan’da İslam’ın yayılmasında sofilerin belagatiyle kök saldığı da bir gerçek. Cemil Meriç bu konuda:
Hind düşüncesinin ilk fatihi Harzemli bir Türk olan El Biruni. İslam dünyası ile Brahmanlar diyarı arasında atılan köprü onun eseri Yeni bir din götürmüşüz Hint’e, yeni bir dil sunmuÅŸuz. Babür biziz, Ekber biziz, Dara Şükuh biz.’’ der.
Karahan Hakanı Abdülkerim Satuk BuÄŸra Han’dır. Ona hidayet yolunu gösteren deha ise Samani Ebu Nasr’dır. Dolayısıyla İslamiyet’in Türklerce kabulünde önderlik eden ilk hükümdar Satuk BuÄŸra Han’dır. Cevdet PaÅŸa bu konuda: ‘’Satuk BuÄŸra Han ikiyüzbin hayme halkıyla beraber Müslüman oldu’’ der.
İşte bu gerçeklerden hareketle büyük doÄŸuÅŸun mayasını oluÅŸturanın Satuk BuÄŸra Han olduÄŸunu söyleyebiliriz. O yüce Hakan Türk’ün tarihinde destanlaÅŸmış, aynı zamanda Türk Milletinin gönlünde taht kurmuÅŸ, nesilden nesile dillerden dillere düşmeyen ilk Müslüman Türk lideri olarak yerini almıştır. Bu arada Kuzey Türklüğünün, Asya ve Türkî İllere İslam’ın yayılmasında Piri-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin rolünü de unutmamak gerekir. Şöyle ki; Türk’ün Alp’i Ahmet Yesevi’nin dergâhına gelerek Erenlik hüviyeti kazanarak Alperenler olarak yeni bir güç oluÅŸturuyorlardı, böylece bu güç sayesinde İslam’ın yayılmasında ileri karakol görevi yapıyorlardı adeta. Piri Türkistan’ın arkasındaki manevi kaynak ise Nakşî silsilesinin önemli simalarından olan Yusuf Hamedani’dir. Yusuf Hamedani’nin aldığı feyiz kaynağı da Ali Farmedi Tursi(k.s)’dir. Hatta İmam-ı Gazalinin ÅŸeyhi de Ali Farmedi Tursi’dir. Gazali onun elinden tutmuÅŸ ve eÅŸiÄŸinde terbiye olmuÅŸtur. Demek ki, ister âlim ol, isterse hakan veya padiÅŸah ol, sonunda gelinecek nokta evliyaullah’ın eÅŸiÄŸidir.
Anlaşılan odur ki; Sultanlara da, âlimlere de ışık saçan Şeyh denilen Allah dostlarıdır. Allah sırlarını tasdik etsin.
Tuğrul Bey -Alparslan-Melikşah-Alâeddin Keykubad
TuÄŸrul Bey Baba Tahir ve Baba Cafer’den ışık almıştır. Baba Tahir abdest aldığı ibriÄŸinin kapağını parmağından çıkarıp, TuÄŸrul Bey’in parmağına takar ve der ki; Bunun gibi dünya ülkelerini senin eline koydum adalet üzere ol diyerek dünya hâkimiyetini müjdelemiÅŸtir.
Malazgirt Zaferi ile Anadolu’nun kapılarını Türk’e açan Alparslan’a yön veren ışık Buharalı Ebu Cafer Muhammed’dir. Sultan Alparslan Malazgirt’ten önce, Åžii Fatımilere karşı Suriye seferine giderken Fırat nehrinin geçiyordu, Buharalı İmam(âlim, ÅŸeyh) onu görünce; İlk defa bir Türk hükümdarı olarak siz geçiyorsunuz iltifatının yanı sıra Sultan Alparslan’a; Allah bu fethi senin adına yazmış ola diye dua eyleyerek ve bizatihi Fetih kelimesini kullanarak Malazgirt için önceden müjde ışığı yakmıştır. Öyle ki İmam Ebu Cafer Muhammed; Ey Sultan! Sen Allah’ın baÅŸka dinlere zafer vaat eylediÄŸi İslamiyet uÄŸrunda cihad yapıyorsun. Bütün Müslümanlarda minberlerde sana dua eylediÄŸi Cuma günü savaÅŸa giriÅŸ, ben Allah’ın zaferi senin adına yazdığına inanıyorum sözleriyle önceden 1071 zaferini tetikledi. Neticede bu büyük zatın maneviyatı motive edici telkinleriyle Romen Diojen komutasında Bizans ordusu Alparslan karşısında bozguna uÄŸramış ve Romen Diojen esir olarak ele geçmiÅŸtir.
Selçuklu Hakanlarından MelikÅŸah’a ışık veren zat da, İmamül Haremeyn Güveyni’dir. Bu büyük İmam bir gün MelikÅŸah’a bir olay üzerine ÅŸu güzel veciz sözleri söyler: Devlete ait iÅŸlerde fermana itaat bizim vazifemizdir. Fakat fetvaya(dine) taalluk eden meselelerde Sultanın bize sorması lazımdır. İmamül Haremeyn Güveyni zahiri büyük bir âlim. Yine bir gün Sultan MelikÅŸahla Ali bin Hasan el Sandali karşılaşır ve göz göze gelirler. Sultan MelikÅŸah; manevi baÅŸbuÄŸlardan Åžeyh Ali bin Hasan el Sandali’ye:
—Niye ziyaretime gelmiyorsunuz? Diye sitem eder.
Åžeyh cevaben:
— Sizin padiÅŸahların en iyisi olmanız ve benimde âlimlerin en kötüsü olmamalığım içindir der. Malum Allah Resulü bu konuda; Devlet reislerinin en iyisi âlimlerin yanına giden, âlimlerin en kötüsü de devlet reislerinin yanına gidendir diye buyurmakta. Ali bin Hasan el Sandali de bu hadisi ÅŸerifin çerçevesinde Sultan MelikÅŸah’ı aydınlatmıştır.
Alâeddin Keykubad da, Selçuklu Türkiyesinin Hakanlarından olup, Åžahabeddin Suhreverdi ve Necmeddin Razi gibi zatlardan istifade etmiÅŸtir. Åžahabeddin Suhreverdi, Necmeddin Razıye hitaben; Ey genç dindar, ilim ve tasavvufa baÄŸlı Alâeddin Keykubad’ın himayesine gir onu ve halkı faydalandır tavsiyesinde bulunmuÅŸtur.
Osmanlının Kuruluşundaki maya
Karahan, Gazneli ve Selçuklu derken Osmanlı’ya gelen halkada tasavvufun büyük etkisini görüyoruz. Denilebilir ki, Osmanlıyı kanatlandıran tasavvuftur. İnsanlar bir ÅŸeyhe baÄŸlanmak ihtiyacı duyuyorlardı çünkü. Bu yüzden tasavvuf Osmanlının kuruluÅŸunda ve yükseliÅŸinde güç kaynağıdır denilebilir. Müneccim Başı Ahmet Dede tarihinde şöyle bir anekdot geçer:
Bir keresinde henüz küçük çocuk olan Osman Gaziyle babası Ertuğrul Gazi Şeyhe getirip hayır dualarını rica eylediler. O sırada Selçuk hükümdarı Kalenderi olan bir şahsa bağlılığını işiten Hz. Mevlana:
—HoÅŸ ÅŸimdi hükümdarlar kendine bir baba bulduysa bizde kendimize bir oÄŸul bulduk dedikten sonra Osman Gazinin elinden tutup hayır dua eyledi. O’na ulu ve devamlı olacak bir devlet müjdelediler. Mademki inanırlar ve baÄŸlanırlar devleti daim olsun diye de dua buyurdular (Müneccimbaşı C.1. Sh.46–47)
Åžeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî, Osmanlı Devletinin doÄŸuÅŸundan 70 yıl öncesinde kaleme aldığı Daire-i Na’manıyye Fi’d Devlet’il-Osmaniye adlı eserinde cifir ilmi yardımıyla Kur’an ayetlerinin gizli manalarından Osmanlı Devletinin ÅŸanını, yüceliÄŸini ve kıyamete kadar daim olacağının keÅŸfetmiÅŸlerdir.(Müneccimbaşı tarihi C.1,S.46)
Kumral Abdal, Hızır(a.s)’ın talimatıyla:
—Var müjdele Allah ulu bir devlet ihsan eyledi.
Kumral Abdal aldığı iÅŸaretle Osman Gaziyi bulup müjdeyi verir. Osman Gazi’de bu müjdeye karşılık:
—Bir kılıç ile bir maÅŸrapa veriyorum dedi. Kumral Abdal teberrüken uÄŸur getirmesi maksadıyla sadece maÅŸrapayı aldı(Müneccimbaşı tarihi C.1, S.46)
Osman Gazi’nin rüyası
Osman Gazi rüyasında:Åžeyh Edebali’nin göğsünden çıkan bir hilalin ansızın çıkıp büyüyerek dolunay halinde kendi göğsüne girdiÄŸini, Ondan sonra yanlarında bir aÄŸaç çıkarak gittikçe büyüdüğünü ve git gide yeÅŸilliÄŸini artırdığını ve dalların gölgesi üç kıtanın ufuklarının sonuna kadar Karadeniz’i kuÅŸattığını gördü.(Hammer, Osmanlı imp. Tarihi. C1,S.64–65). Bu rüyadan da anlaşıldığı üzere Osmanlı söğütte kurulurken manevi temellerinde Kumral Dede ve Åžeyh Edebali gibi yüce zatların varlığı gerçeÄŸi var. Zaten yukarda da bahsettiÄŸimiz gibi Hz. Mevlana da daha çocuk olan Osman gazi için; HoÅŸ ÅŸimdi hükümdarlar kendine bir baba bulduysa, bizde kendimize oÄŸul bulduk diyerek Osman Gazi’nin elinden tutup hayır dua eylemiÅŸlerdir. O zaman ÅŸunu diyebiliriz: Osman Gazi’nin çocukluÄŸunu da nazari itibara alarak, hayatında üç önemli ÅŸahsiyet rol oynamıştır, bunlar:
—Hz. Mevlana,
—Kumral Dede,
—Åžeyh Edebali’dir
Osman Gazi 1362 senesinde hasta yatağında iken oğlu Orhan Gazi:
—Gözün aydın babacığım Bursa artık Türk’ün oldu müjdesini aldı. Osman Gazi bu müjdeye karşılık:
—Senin gibi bir evlat bıraktığım için ölümüme esef etmiyorum der (Mufassal Osmanlı tarihi C.1,S:62).
Orhan Gaziye yücelik veren deha ise Geyikli Babadır. Geyikli Baba gibi manevi başbuğlar bugün dahi gönüllerde ışıldamakta ve günümüzde kabri ziyaretine gidilmektedir hala.
Geyikli Baba Orhan Gaziye;
—EÅŸiÄŸiniz havas ve avamın ziyaretgâhı ve kıblegahı olsun dua ve niyazında bulunmuÅŸtur.
Nasıl ki, Osman Gazi ve oÄŸlu Orhan Gazi Åžeyh Edebali ve Geyikli babadan istifade etmiÅŸ ise, Muradı Hüdavendigar’da Lala Åžahin PaÅŸadan, Yıldırım Bayezid ve oÄŸlu Çelebi de Emir Sultan’an, II Murad da Hacı Bayram Veliden, Fatih de AkÅŸemseddin’den faydalanmış ve aydınlanmışlardır.
Osmanlının kuruluşunda ve yükselişinde, sefer ve zaferlerinde daima âlim, veli, şeyh, derviş ve babaların rolü inkâr edilemez bir hakikattir.
Emir Sultan- Yıldırım Bayezıd
Rivayete göre Ulu caminin ibadete açıldığı gün hutbenin Emir Sultan Hz.leri tarafından okunacağı beklenirken Buharalı Emir Sultan işaretle:
—Gavs-ı Azam aramızdadır ve bugünkü imamet ona aittir der. Cami cemaatin içerisinde bulunan Somuncu Baba:
—Ne yaptın? Bizi nihayet ele verdin deyip minbere çıkmıştır.
Emir Sultan halvetiyenin ÅŸubelerinden Nuru BahÅŸiyeye tarikatının en büyüklerindendir. Emir Buhari Hz.leri Bayezid Han’a yazdığı mektubunda padiÅŸahtan kızını istiyordu, mektubu okuyan Yıldırım derhal Ali PaÅŸa’yı çağırarak:
—Bak ha Ali; Buhari Hz.leri kızımı isterler. Allahın emriyle kızım Hindu hatunu veriyorum der. Ali PaÅŸa bu durumda ÅŸaşırır ve cevaben:
—Aman Sultanım diyecek olsa da padiÅŸah:
—Biliyorum Ali diyeceÄŸini, ama rütbece o bizden büyüktür. Biz dünyanın hakanıyız, o ise ahiret sultanıdır diyerek Ali paÅŸayı susturmuÅŸ ve kızını Emir sultan’a vermiÅŸtir.
Bursa’da Ulu cami’yi yaptıran Yıldırım Bayezıd, Buharı Hz.leri yanında camiyi gezerken ona sorar:
—Cami’yi nasıl buldunuz?
Emir Sultan:
—Güzel, ancak her ÅŸeyinin tamam olması için dört köşesinde birer meyhane yapsanız iyi olurdu der. Bu duruma ÅŸaşıran Yıldırım:
—Burası Allahın evidir, buraya nasıl meyhane yapılır ki?
Emir Sultan:
—Ey Sultanım, aslında Allah’ın evi müminin kalbidir, siz niçin ÅŸarap içerek, günah iÅŸleyerek onu kirletiyorsunuz deyince bu can alıcı sözler can evinden vurur ve içmemeye karar verir (Müneccimbaşı tarihi C.1,s.205)
II. Murad’da, hem hükümdar hem de kendisi veli tabiatlı bir hakan idi. DerviÅŸlik yönü ağır basan derviÅŸ gazi diye de anılan II. Murat, mürit olmak için Hacı Bayram Veliye ricada bulunur.
Hacı Bayram Veli Hz.leri:
—Hünkârım, sizin iÅŸiniz baÅŸka bizimki baÅŸkadır. Her iÅŸte Allah’ın rızası vardır. Senin bir günlük adaletle hükmetmen altmış yıllık nafile ibadete bedeldir, diye karşılık vererek teklifi kabul etmemiÅŸtir. Milli kahraman Hocası Sadettin Efendi ile veli tabiatlı gönülleri okuyan padiÅŸahın (II. murad) tarikatta olduÄŸunu sır olarak bilen vezirler (İshak ve Saruca PaÅŸa) derviÅŸin konuÅŸtuÄŸu sırada keremli sultanın saÄŸ ve solunda yürüyorlardı. DerviÅŸ kılıklı bir ihtiyar bir gezinti dönüşünde ada köyü köprüsü üzerinde Sultan Murat’ın yüzüne bakıp şöyle der:
—Dünya maslahatı tamam oldu. Åžimdiden sonra ahiret maslahatını görüp tövbe ve istiÄŸfar etseniz münasip olur (Müneccimbaşı tarihi c.1, S.224), Sultan Murat yolda karşılaÅŸtığı derviÅŸin bulunup getirilmesini emreder böylece. Fakat söz konusu derviÅŸ ne kadar araÅŸtırıldıysa da bulunamadı. 1451 tarihleri geldiÄŸinde Murat Han rahmete kavuÅŸtu.
Hacı Bayram Veli - II. Murat
Bir gün II. Murada Hacı Bayram Veliyi şikâyet ederler.
II. Murat ÅŸikâyet üzerine : ‘’Tiz getirile, eÄŸer gelmezse zincire vurularak getirile ‘’ diyerek emrindeki birliÄŸi görevlendirir. Böylece birlik yola revan olur derken birliÄŸi bir sürpriz bekler, karşılarında talebeleriyle birlikte Hacı Bayram Veli hoÅŸ geldin dercesine Ankara sınırında karşılar gelen zevatı. HoÅŸbeÅŸ sohbetten sonra O yüce Veli birlikle beraber PadiÅŸaha götürülür. PadiÅŸahın huzuruna geldiÄŸinde II. Murat ne görüyorsa ister istemez nur yüzlü Gönül Sultanından etkileniverir, öyle ki sabahlara kadar karşılıklı sohbet ederler. PadiÅŸah Hacı Bayram Veliye:
—Ben çok elem çekiyorum neden? Ya bu beÅŸeriyetin vebalini Allah bana sorarsa mahÅŸerde benim halim nice olur ÅŸeklinde endiÅŸelerini dile getirir. Bu durumda Hacı Bayram Veli padiÅŸaha:
—Bu mesele ikiye ayrılır. Bu ümmetin hukukunu sana sorarlar terbiyesini ise hocalara, mürÅŸitlere sorarlar. Terbiye edilmiÅŸ milleti idare ise Sultana aittir. Milletin seviyesi düşerse vebali hocaya aittir diyerek her makam sahibinin konumunu ve ne olması gerektiÄŸini ortaya koymuÅŸtur. Artık bu noktadan sonra II. Murat Han anlar ki o nur yüzlü büyük veli ümmeti ıslah ediyor. Artık ÅŸikâyetlerin yersiz olduÄŸunu anlayan padiÅŸah, onu uÄŸurlarken hediyeler vermek istese de Hacı Bayram Veli kabul etmez, ama tekrar tekrar ısrar edince Hacı Bayram Veli derki:
—Madem öyle o zaman benim talebelerim üzerinden vergi ve asker mükellefiyeti kaldırılsın. Bunun üzerine padiÅŸah bu teklifi tereddütsüz kabul eder ve onu Edirne’den Ankara’ya gitmek üzere uÄŸurlar.
Ankara’ya döndüğünde talebelerin sayısı daha da artar. Artar artmasına da bu sefer de civar illerin emirleri padiÅŸaha: ‘’ Ankara artık asker vermez oldu. Vergide vermez oldu ‘’ ÅŸikâyetinde bulunurlar. PadiÅŸah ÅŸikâyetler üzerine Hacı Bayram Veli’den talebelerin listesini ister. Bu istek karşısındaki ince niyeti sezen Büyük Veli gizlice bir tepeye çadır kurar ve içine de iki koyun koydurur. Sabah olduÄŸunda tellala herkesin tepeye gelmesini duyurmasını söyler. İlanı duyan ahali heyecanla koÅŸarak gelen çadır etrafında toplanırlar. Derken Tellal tekrar kalabalığa seslenir:
—Åžeyhimiz hastadır. Kim ÅŸeyhimiz için canını feda ederse inÅŸ hastalıktan kurtulacaktır.
Kalabalık içerisinde sadece bir kadın birde erkek çıkar ve ikisi de çadıra alınır ve koyunlar kesilir, daha önce çadıra iki koyundan alındığından haberi olmayan halk çadırın altından akan kanları görünce dehşete düşerler. Kendi kendilerine galiba Şeyh delirmiş, aklını yitirmiş şeklinde söylenerekten oradan uzaklaşırlar.
Hacı Bayram Veli Padişaha yazdığı:
—Benim iki talebem olduÄŸunu, diÄŸerlerinin üzerinde askerlik ve vergi muafiyetinin kaldırılmasını, normale dönmesini bildiren mektubu nihayet gönderir.
Sultan II Murat:
—Ey aÄŸalarım ÅŸahit olun sizin huzurunuzda ruz-i cezada tövbeyi Nasuh ile tövbe ettim diyerek akl-ı selimliÄŸini ortaya koymuÅŸ ve tövbesini umum huzurunda yapmıştır. Bu yetmez, öyle ki bu sefer de; ‘’Tasavvuf ta kalıp lezzeti tatmak istiyorum’’ der. Fakat Hacı Bayram Veli kabul etmez, der ki:
-’’ Senin bir günlük adaletle ülkeyi idare etmen altmış yıllık ibadete bedel olduÄŸunu, ülke idaresi de mühimdir’ diyerek idari mekanizmanın ne denli önemli olduÄŸunu ortaya koyan bir deha örneÄŸi sergiler.
Fatih-AkÅŸemseddin ikilisi
Fatih Sultan Mehmet de babası II Murat gibi Mevlevi tarikatına intisap etmiÅŸti. Yani Mevlana’nın torunlarından olan Emir Adil Çelebiye baÄŸlanmıştı(Yılmaz Öztuna Türkiye Tarihi C.III, S.229). Hakeza Sultan ReÅŸat da Mevlevi tarikatında bulunduÄŸu bilinen gerçeklerdendir. Arasında diÄŸer padiÅŸahların pek çoÄŸu da zamanına göre çeÅŸitli tarikatlara mensuptu. Halk tarafından padiÅŸahlar veya hakanlara yedi evliya kuvveti gözüyle bakılmasındaki sır, hakan-Evliya ikilisinde gizlidir. Prof. Dr. Cahit Tanyol; Osmanlı devletinin temelinde iki kuvvet var; bunlardan biri ÅŸeriat, diÄŸeri tarikattır diyor.
Aynı zamanda Fatih, Akşemseddin ile Akbıyık Dede gibi büyük velilerin yanı sıra, zahiri âlim olan Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlardan da aydınlanmıştır. Hatta bu yüce şahsiyetler ile Cuma namazı kılmış, surlar önünde namazı müteakip, muhasarayı ilan etmiştir. Fatihin babası II. Murada İstanbul fethetmek şerefine nail olmak istemiş, o da bu durumu Hacı Bayram Veliye arz etmiş:
—Åžeyhim İstanbul’u almak mümkün olmadı. Himmet et, dua buyur da ÅŸu ÅŸehri zapt edelim der. Hacı Bayram Veli cevaben:
—Hünkârım bana öyle gelir ki bu ÅŸehrin sen ve ben görmeyeceÄŸiz. Konstantiniyye’nin fethini senin ÅŸehzaden Mehmet ile bizim köse (AkÅŸemseddin) baÅŸaracaktır (Tahsin Ünal, Osmanlılarda Fazilet Mücadelesi S.50)
Fatih, vezir VeliyüddinoÄŸlu Ali paÅŸa’yı AkÅŸemseddin’e gönderdi:
—Kale feth olmak, orduya zafer bulmak ümidi var mıdır? dedi. PadiÅŸah bu kadar iÅŸe kanaat getirmedi. Veziri Mezbur’ı yine gönderdi; Tayini vakt eylesin dedi. AkÅŸemseddin ise şöyle dedi:
-‘’ Rebiül evvel ayının 20. günü seher vaktinde sıddıkı himmetle filan canibden yürüyüş eylesinler. Ol gün feth ola ‘’ müjdesini kati olarak verir ve son sözlerini şöyle baÄŸlar; ‘’ Yarın ÅŸu kapıdan (Topkapı) hisara yürüyüş ola. İzni Hüda ile babı zafer feth olup ezan sedası ile sur’un içi dola, gün doÄŸmadan gaziler sabah namazını hisar içinde kılalar’’ ifadeleri ile moral vermiÅŸ gerçektende onun belirttiÄŸi vakitte fetih gerçekleÅŸmiÅŸtir. İşte bu ÅŸekilde manevi BaÅŸbuÄŸlar ateÅŸ hattına girerek askerin maneviyatına renk katmışlardır Fatih Sultan Mehmet fetihten sonra AkÅŸeyhin ellerini öpmüş, hatta İstanbul’u atbaşı beraber girerken ilginçtir Bizans kızları Piri fani AkÅŸemseddin’ i Fatih sanarak çiçekleri ona uzatmışlar, fakat AkÅŸemseddin Fatihi göstererek çiçekleri ona veriniz der. Fatih ise ;’’Verin, verin, çiçekleri ona verin, PadiÅŸah benim ama o benim Hocamdır’’ diyerek karşılıklı mütevazı örnekleri sergilerler.
Fatih AkÅŸemseddin’den bir ricada daha bulundu, huzurunda halvete girip tasavvuf neÅŸesiyle yaÅŸamayı. AkÅŸemseddin kabul etmedi ve şöyle buyurdu:
-‘’ Sen bizim tattığımız lezzeti tadarsan saltanatı bırakırsın. Seni derviÅŸliÄŸe kabul edersem devletin düzeni sarsılabilir. Bununda vebali çok büyük olur. Adalet eylemek PadiÅŸah için keramet sayılır. Müslümanların rahat ve huzuru için devletin varlığı gereklidir.’’ der ve Fatih bu sefer Hocasının İstanbul’da kalmasın ister, fakat O daha önce yerleÅŸtiÄŸi mekan olan Göynük ‘ e döner Hayatının son demlerini Göynükte geçirir ve ruhunu orda teslim eder. Bugün AkÅŸemseddin’in kabri Süleyman PaÅŸa Camii’nin yanındadır. Hâsılı O ÅŸimdi gönüllerde.
Buraya kadar anlaşılıyor ki Osmanlının kuruluÅŸunda ilk hamur Åžeyh Edebali ile Osman Gazinin ellerinde yoÄŸrulmuÅŸ, yükseliÅŸte AkÅŸemseddin ve Fatih ikilisiyle de doruÄŸa ulaÅŸmıştır. Öyle ki 60–70 sene önce üç yüz binlik İstanbul’da 300 zikir hane ve bir o kadarda ÅŸeyh vardı. Allahın evliyaları insanları kardeÅŸ yapar ıslah ederlerdi çünkü.
Aziz Mahmud Hudai-Sultan I. Ahmed
Hakanların arkasındaki itici güç Hakan Evliya iliÅŸkilerinde anlamak mümkün. Malum, Åžeyh Aziz Mahmud Hüdai Hz.leri de çok büyük evliyalardan ve zamanına ışık saçan bir zat. Herkes ondan istifade eder de padiÅŸah bundan nasibin almaz mı? Ebetteki o da etkilenecek ve nitekim Åžeyh Aziz Mahmud Hüdai Hz.lerine devrin padiÅŸahı Sultan I.Ahmet’le birlikte Valide Sultanda intisap etmiÅŸtir.
Hacı Bektaşı Veli-Yeniçerilik-Bektaşilik
Osmanlıda yeniçerilik ve Nizamı Cedid askeri teÅŸkilatının temelinde de tarikat söz konusu. Yeniçerilik nasıl ki ruhunu BektaÅŸilikten devÅŸirmiÅŸse, Nizamı Cedit de MevleviliÄŸe dayandırılmak istenmiÅŸtir. Daha sonraları BektaÅŸilik yolu dejenere olarak, birtakım mizahimsi sözlerle karışık ÅŸeriat nefreti ve İslam yıkıcılığı misyonunu üstlenmiÅŸtir. II. Mahmut bu noktada, BektaÅŸiliÄŸe ait ne var ne yok hepsini bertaraf etmiÅŸ ve silmiÅŸtir. Bugün Hacı BektaÅŸi Veli ile ilgili ÅŸenlikler düzenleniyor. Fakat bu yüce veliden uzak ÅŸenliklere ÅŸahit oluyoruz. Oysa Hacı BektaÅŸi Velinin Åžia inancıyla yakından uzaktan alakası yoktur. Merak eden Onun Makalat(makaleler) adlı eserine bakabilir. Hatta ona hürmeten Yeniçeri ocağına bu ruh aşılanmıştır. Hünkâr Hacı BektaÅŸi Veli’nin Ünlü Makalat adlı eseri bir ışıktır. O’nun gerçek yolunu çizdiÄŸi rotayı bu eserde bulmak mümkün. Özetle bu eserde; Allah’a ulaÅŸmak için Åžeriat(İslam’ın zahiri kaideleri), Tarikat(İslam’ın iç ve deruni yönü), Marifet ve Hakikat aÅŸamalarından geçmekle mümkün olacağını vurgular. Allah’a vuslat bu dört unsurun bir araya gelmesiyle mümkün ancak. Ne zaman ki, Makalat eserinin mana ve ruhundan sapmalar baÅŸladı hem Yeniçerilik, hem de BektaÅŸilik yolunda aşınmalar baÅŸladı. Hatta İslam’la baÄŸdaÅŸmayan bozuk birtakım kollar türeyerek bugünkü noktaya gelindi. Üstelik İslam’da olmayanlar Hünkâr Hacı BektaÅŸi Veliye mal edilmeye çalışıldı. Bünyeye mikrop girmeye dursun, önce Yeniçeri ocağında çöküş baÅŸladı, ardından da BektaÅŸilik anlayışında çürüme nüksetti.
Tarih 1326, Bir gün Suluca Kara höyük Bucağının baktığı ovada bir toz bulutu Dergâha ilerliyor, yaklaÅŸtıkça 40–50 atlı ve baÅŸlarında sultan Orhan Gazi gözüktü. Sultan Orhan Gazi Hünkâr Hacı BektaÅŸi Veli’nin elini öptü, göz göze geldiler, derin ve içten konuÅŸma baÅŸladı aralarında:
—Bu uzun yoldan devletimize ve ordumuza dua etmenizi dilemek için geldim. Yanımda yeni teÅŸkil ettiÄŸimiz askerlerden birkaçını aldım.
Hacı Bektaşi Veli;
—Dualarım sizinle, göreyim, beraberinde getirdiÄŸin ÅŸu yeni askerleri.
Askerler bu sözler üzerine Şeyh ile Sultanı karşısında saf bağladılar.
Åžeyh onlara nazar ederek:
—MaÅŸ ne güzel, ne civan kiÅŸiler, isimleri Yeniçeri olsun, kendileri daima düşmana karşı Allah galip eylesin dua ve niyaz eyler.
İşte Yeniçeri böyle kuruldu ve ruhunu BektaÅŸi Ocağından alarak Osmanlıyı zaferden zafere taşıdılar. Maalesef bu ocağını ilk bozuluÅŸu Fatih Sultan Mehmet zamanında alarm vermiÅŸ ve Kanuni Sultan Süleyman devrine kadar etkisini göstermiÅŸtir. Necip Fazıl bu yüzden; ‘’BektaÅŸilik evvela din aydınlatıcısı, peÅŸinden de Åžeriat karartıcısı haline dönüşmüştür’’ tarzında ifadelendirerek BektaÅŸiliÄŸin tarihi sürecini çok güzel veciz sözle özetlemiÅŸtir.
Ulu Hakan Abdülhamit han-Abdurrahman-ı Taği
Padişahların yanı sıra müzik pirlerde tarikattan nasibini almışlardır. Mustafa Itri Mevlevi tarikatına intisap etmişlerdir. Din musikisini Hafız Posttan alan Mustafa Itri için Yahya kemal şöyle der: Mustafa Itri bizim öz musikimizin piridir.
İlk padiÅŸahlar genellikle Ahi tarikatına girmiÅŸler, son dönemlerde Sultan II. Abdülhamit Han, Åžazeli tarikatına baÄŸlanmış, bu yolda ömrünün son dönemlerine kadar makam-ı reÅŸadet’e kadar yükseldiÄŸi bir gerçektir Hatta zamanın kutbul Ariflerinden Åžeyh Abdurrahman-ı TaÄŸi’ye mücedditlik geldiÄŸi halde o, bu görevi üstlenmekle birkaç köy ve birkaç beldeye ancak etkili olabileceÄŸini düşünerekten bu görevi nüfuz sahaları geniÅŸ olan, gerek iç gerekse İslam dünyasına etkisiyle bilinen Veli tabiatlı Ulu Hakan Abdülhamit Han’a devr etmiÅŸtir. Bu konuda S. Abdül Hâkim el Hüseyni(K.S)’in sohbetler adlı eserinde bu bilgi kayıtlıdır. Öyle ki Bediüzzaman Said-i Nursi, Åžeyh Abdurrahmanı TaÄŸi için şöyle der:
—Ben dokuz yaşımda iken Abdurrahman-ı TaÄŸi’yi tanıdım. Bu zat Velilere makam aldıran zat diyerek onu övmüştür. Düşünebiliyor musunuz? Velilere makam aldıran zat tevazu örneÄŸi göstererek mücedditliÄŸi Ulu Hakan Abdülhamit Han’a manevi kanal yoluyla devrediyor.
31 Mart vakası olarak tarihe geçen olayı deÄŸerlendirilirken; 31 Mart vakası irtica harekâtıdır deyip kestirip atanlar var. Oysa bu olayın perde arkası irdelendiÄŸinde gizli yönü bir grup insana öncelikle ÅŸeriat, ÅŸeriat diye bağırttırılıp ÅŸeriatı berhava etmek, sonra da ÅŸeriatı kullanarak bu olayın müsebbibi olarak gösterdikleri PadiÅŸahı devirmek amacı güttüğünü pekâlâ anlayabiliriz. 31 Mart vakasının irtica hareketi olmadığını güçlendirecek gerekçelerimizi Abdülhamit’in uygulamalarına bakarak, ya da PadiÅŸahın MeÅŸrutiyeti ilan ettikten ve Meclisi Mebusanı açtıktan sonraki ülke içindeki problemleri Allah’a ve milli iradeye havale edip izlediÄŸi manzarayla açıklamaya çalışalım. FotoÄŸraf karesinde sözde hürriyet lafından baÅŸka bir çift söz bulamayan İttihat ve Terakki bezirgânlarının hakaretleri, siyasetin hızla orduya bulaÅŸmışlığı ve bu durumda Ulu Hakan Abdülhamit Han’ın emrindeki ordusunu derhal harekete geçirip kontrolü ele alması gerekirken, kan akıtmamak pahasına büyük özveri örneÄŸi ile kendisini İlahi Kadere kendisini teslim ettiÄŸini görüyoruz. Bu olayda iki kiÅŸi kullanılmış, biri Beden eÄŸitimcisi Selim Sırrı, diÄŸeri ise Filozof Rıza Tevfik’tir. Gerçi Rıza Tevfik ilk günler İttihat ve Terakkiye olaÄŸan gücüyle destek verdiÄŸini, sonrada piÅŸmanlığını ortaya koyarak tarihe not düşüp; 31 Mart’ı tertipleyenlerin bizatihi İttihatçıların Selim Sırrı ile beraber bu iÅŸe karıştığını itiraf etmiÅŸtir. Rıza Tevfik yaptıklarından piÅŸmanlık duyarak Abdülhamit Han’ın ruhaniyetinden yardım için ÅŸiir yazıyor ve aÄŸzından:
’’ Tarihler adını andığı zaman
Sana hak verecek Ey Koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan asrın siyasi PadiÅŸahına…’’ ÅŸiiri dökülüyor. Hatta bu ÅŸiiri Necip Fazıl yayınladığı için yirmi gün hapis yatabilmiÅŸtir.
Abdülhamit Han istese idi İttihat ve Terakki’nin kurmuÅŸ olduÄŸu komployu tek bir talimatla Harekât ordusunu bir darbede Hassa ordusunun tek tümeniyle bastırabilirdi, ama O bunu yapmayıp, sadece sarayda yalnız, ya da harem halkından ve iki üç yakınından ibaret kalmayı tercih etmiÅŸtir. İşte böyle bir merhamet perver PadiÅŸah var karşımızda. Maalesef komplo gereÄŸi İttihat ve Terakki Partisine karşı bir grup insan ayaklandırılıp faturası PadiÅŸaha biçilecek ve bu ayaklanan insanlara Åžeriat isteriz diye nara attırılarak parti mensupları saf dışı edilmesi saÄŸlanacaktı. Gerçektende sahneye konulan planla 31 Mart cumartesi sabahı Selanik’ten yola çıkan İttihat ve Terakki yanlısı ordu İstanbul’a gelerek güya havaya kurÅŸun sıkarak olayları bastırır görünümü sergileyerek tüm bu olayların suçu padiÅŸaha yüklenilir. Netice malum; Ulu Hakan tahttan inmesi saÄŸlanır. Objektif olarak olayları mantık çerçevesinde soÄŸukkanlılıkla deÄŸerlendirdiÄŸimizde aslında ayaklanan kimse yok ayaklandırılmış grup olduÄŸunu fark ederiz. Ulu Hakan’ının baÅŸsız askerleri örgütleyip, hatta askerleri Hassa Birlikleri ile takviye ederek üstesinden gelecek yerde, aksine olayı tevekkülle karşılamayı tercih etmesi İttihat ve Terakkinin tertipini baÅŸarılı kılmıştır. Bundan dolayı 31 Mart irtica vakası dedikleri ÅŸeyi, aslında dünyada böylesine az örneÄŸi olacak cinsten gülünç, bir o kadar da yutturulmuÅŸ provokasyondur diye tanımlayabiliriz. İttihat ve Terakki, Åžeyhül İslam Mehmed Ziyaüddin’den de fetva koparmayı baÅŸararak oynadıkları oyuna kılıf niteliÄŸindeki mesnetsiz iddialarla örtbas etmeye çalışmışlardır. Öyle ki iddialarına göz gezdirdiÄŸimizde; Ulu Hakan’ın güya sanat kitaplarını deÄŸiÅŸtirmek, bozmak, yakmak, hazineyi keyfince kullanmak, adam öldürtmek ve sürgün etmek gibi bir dizi ipe sapa gelmez suçlamalarda var. Koparılan fetva ile nihayet emellerine ulaÅŸmışlar ve Ulu Hakan tahttan indirilmiÅŸtir böylece.
Tahttan indirdiler de ne oldu? Harekât ordusu iktidara hâkim olunca ilk iÅŸ olarak örfi idare ilan edildi ve olayla yakından uzaktan iliÅŸkili gördükleri elebaÅŸlarını daraÄŸacında sallandırdılar. Darbelerle A’dan Z’ye etrafa korku salmaktan baÅŸka faaliyet yapamadılar. Hatta bu durumu anlamak için Ahmet Altan’ın ‘İsyan günlerinde AÅŸk’ adlı romanına bakmak yeterli. Ahmet Altan romanında özetle; 31 Mart vakasının 28 Åžubat’ın bir benzeri post modern darbe olduÄŸunu akıcı üslubuyla gözler önüne sergiliyor ve bildik ezberleri bozma adına mükemmel eser ortaya koyuyor. Nitekim Hasta Osmanlı imparatorluÄŸunu 33 yıl izlediÄŸi akıl dolusu diplomatik uluslar arası denge siyaseti ile ayakta durmasını saÄŸlayan Abdülhamit’i hal ettikten sonra iktidara gelen İttihat Terakki güruhu Koca İmparatorluÄŸu kısa süre içerisinde küçülterek Birinci cihan harbinin eÅŸiÄŸine getiriyorlar. İrtica vakası diye yutturulan olayın aslında bedelini Osmanlı’nın düşüşünü önleyen padiÅŸahı devirmekle ve ona isnat etmekle bu sayfayı kapatıyorlar.
Gerileme devrinde tasavvuf
Osmanlının gerilemesiyle her müessese yozlaÅŸmış, bu konuda maalesef tarikatlardan bazıları da bu yozlaÅŸmadan payını almıştır. Kalenderi, Cevlaki, Haydari, Melami anlayışıyla sapmalara olmuÅŸtur. Mesela Barbaro’nun yanına gelen bir Kalenderi şöyle der:
—Kimsiniz?
Barbaro cevaben:
—Yabancıyım.
Kalenderi:
—Ben de dünyaya yabancıyım ve bu yüzden onu terke karar verdim diyerek düşüncelerini ortaya koyar. Oysa tasavvufta esas olan halk içinde hak olmak prensibidir. Hem dünya ile uÄŸraşılacak hem de gönlü Allahın zikri ile uyanık tutulacaktır. Bu duruma tasavvufta halvet der encümen denilir.
II. Mahmut döneminde gericiliğin kaynağı Yeniçeri ve Bektaşilik nitelendirilmiş, oysa Tebaanın II. Mahmuda karşı reaksiyon göstermesi Yeniçeriliğe karşı olduklarından değil sadece sembolik değerdeki yeniliklere tepkidir o kadar. Felaketlerde yeni olabilir pekâlâ. Her değişikliği yenilik diye sunmak abesle iştigaldir. III. Selim döneminde ise bütün mazeretler medrese üzerinde odaklanılarak gericiliğin kaynağı olarak ilan edilmiştir Medreseli yenildi ama devlete değil, devletin safında yer alan ve yeni türeyen kökü dışarıda olan aydın sınıfına yenildi. Yenilince de medreseli aydının kaynağı da kurumuştur.
adeta. Nitekim benzer gerekçelerle Cumhuriyet devrinde de Nakşîlik aynı ithama maruz kalmıştır. Hakeza Menemen olayı da aynı sebepler yüzünden tertiplenmiÅŸ gericilik vakası olarak tanıtılmış ve hiç kimsenin aklında bir provokasyon olma ihtimali üzerinde düşünmesine müsaade verilmeyecek bir organizasyon sahneye konmuÅŸtur. Üstelik Menemen’de bu vaka olduÄŸu zaman Erzincan’da Yahudi’yi de astılar. Demek ki reform, reform diye tutturulan furyanın adı aslında yaÅŸanan dinin sosyal hayattan kovulması olayıdır. Hatta bu sinsi plan bir filme konu olmuÅŸ, yani bu konu Mesut Uçakan’ın ‘Bize Nasıl Kıydınız ‘adlı sinema yapımında mevcut. Bugün de insanımız buna benzer provokasyonlara her an gebe ve her an karşı karşıya da.
Mareşal Fevzi Çakmak-Erbilli Şeyh Esat Efendi-Menemen vakası
Menemen hadisesinde hedef gösterilen bir numaralı insan Erbilli Şeyh Esat
Efendidir. Bu zat Nakşî şeyhidir. O zamanın basını birden bire tarikatları bilhassa Nakşîleri mercek altına almış, toplumu hoşgörüsüzlüğe itmişlerdir.
MareÅŸal Fevzi Çakmak KurtuluÅŸ savaşı öncesi yola çıkmadan önce Erbilli Åžeyh’in ziyaretine gider, Åžeyh PaÅŸayı görünce;
—Sizi tanıyamadım der.
Fevzi Çakmak;
—Fevzi kulunuz efendim, duanıza muhtacız, der
Erbilli Åžeyh;
—İnÅŸ muvaffak olursunuz, Allah yardımcınız olsun der.(Bkz. Son Devrin Din Mazlumları. Necip Fazıl Kısakürek)
Cumhuriyetten sonra Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıyla tarikatlar inzivaya çekilmiş, sadece günlerini Müslümanlığı telkin ve sohbetle geçirmişlerdir.
Tarihler 1930’u gösteriyordu. Yani çok partili denemesinin ilk yapıldığı dönemde Menemen halkına görücüye gelen Serbest Fırka’yı halk baÄŸrına basarak büyük bir teveccüh göstermiÅŸtiler. Aynı halk, Halk Fırkasına ise yüz vermemiÅŸ, üstelik gelen zevata yuh çekilerek protesto edilmiÅŸ. Yine o günlerde iktidar partisinden bazıları Adapalas Otelinde konaklarken gözleri dikkat çekici görünümleriyle taksi ve otobüslerden inen insanlara takılıyor. Bir yandan ÅŸaÅŸkın bakışlarla seyrederlerken diÄŸer yandansa ne olup bittiÄŸini merak edip sorduklarında karşı otelde Erbilli Åžeyh Esad Efendi’yi ziyarete geldiklerini öğreniyorlar. Fırsat bu fırsat deyip akıllarına bir hinlik düşüyor, derken Menemende bir olay çıkartılarak yuh çekmenin hem bedelini ödetme hem de Serbest Fırka’nın daha doÄŸmadan faaliyetine son verilmesi için komplo sahneye koyulur. Bu komplonun kararını Balıkesirli Hasan Basri Çantay ve Salih YeÅŸil, hadisenin ilk ÅŸahitleri aynı zamanda meclis üyelerinden o toplantıda hazır bulunanların marifetiyle bu bilgiyi elde ettiklerini sonradan anlatarak tarihe not düştüler. Yapılmak istenen Plan ÅŸu; Menemen de Jandarma Karakoluna karşı mekân olarak camii kullanılacak, bu iÅŸ için uygun isim seçilecek. Nitekim bu iÅŸ ruh yapısında mehdilik özentisi olan esrarkeÅŸ Mehmet’e teklif edilecek, sonra kendisine Camii içindeki minberden yeÅŸil bayrağı eline alıp herkesi bayrağı altında toplaması söylenecek; hatta ‘’bayrağın altına girmeyen kâfirdir’’ diye nara atması telkin edilecek, ardından bu cihada halktan ya da Jandarmadan itiraz edenler ya da karşı koyan olduÄŸunda kan akıtılacak talimatı ile yola koydurulacaktır. Bu iÅŸi baÅŸardığı takdirde yaptığı iÅŸe karşılık olarak da ödüllendirilecektir. Gerçekten de EsrarkeÅŸ Mehmet kendisine verilen vaadin gereÄŸi olarak tam beÅŸ kiÅŸi ile birlikte yola seferber oluyorlar. Yolculuk esnasında kellesini kurtarmak pahasına bir ÅŸekilde yolunu bulup sıvışan Çoban Ramazan konakladıkları birkaç yerde esrar partisi düzenlediklerini de itiraf ederek bir sis perdesini aralamıştır böylece.
Tertipçiler Menemen’e vardıklarında ellerine tutuÅŸturulmuÅŸ planı harfi harfine uyguluyorlarda. Şöyle ki askerlik ÅŸubesi reisi olup biteni anlamak için camii önüne yaklaÅŸtığında esrarkeÅŸ üç beÅŸ sözde cihat çığırtkanları; ‘üzerimize kuvvet gönderin, Menemen’i kuÅŸatıyoruz’ tehdidi ile karşı karşıya kalıyor. Tabiadam korku belası oracıktan uzaklaşıyor. Bu arada nümayiÅŸ sesleri git gide çoÄŸalınca askeri kışlayı da harekete geçiriyor. Şöyle ki; durum vaziyeti kışlasında izleyen Kubilay derhal bir manga askeri yanına alarak olay yerine gelir gelmez askere süngü tak emrini veriyor. Sözde Mehdi Mehmet ve arkadaÅŸları o arbede de Kubilay’ın ayağına kurÅŸun sıkıyorlar, öyle ki Kubilay yerde yaklaşık yirmi beÅŸ dakika kıvrandığı halde hala merkezi hükümet yetkisini kullanıp da devriye kuvvetini göndermiyor. Gerçektende devriye kuvveti çıkarmaması düşündürücü bir o kadarda hayreti ÅŸayandır. Belli ki birilerince olayın daha da kıvam alması bekleniliyor. Derken esrarkeÅŸ derviÅŸ kılıklı Mehdi Mehmet elinde ki bıçakla hunharca Kubilay’ın başını gövdesinden ayırıyor. Nihayet Alaydan bir bölük gelir, makineli tüfeklerle etraf çembere alınır ve ilk kurban iki masum bekçi ve esrarkeÅŸ Mehdi Mehmet ile arkadaÅŸları oracıkta taranarak can verirler. Ardından da bu olay katmerli katmerli büyütülerek Türkiye çapında irtica avına dönüşecek ilk adım atılır.
Evvela seksenine girmiÅŸ Erbil Åžeyh Esad Efendi’den baÅŸlanılır, nitekim de sorguya alınır. Netice itibariyle Bursa Adapalas Otelinde baÅŸlayan süreç gereÄŸi Erbilli Åžeyhin pılını pırtısını bile toplamasına fırsat verilmeden apar topar Menemene sevk edilerek hapsedilmesi saÄŸlanır. Fakat Hastalığı nüksettiÄŸinde Askeri Hastane’ye kaldırılıyor. Artık yaÅŸ 90, kanunen yaÅŸlı adamın idamı söz konusu olamayacağına göre ansızın ölmesi akıllarda soru iÅŸaretleri bıraktı, birçok insanda acaba oldubitti ile zehirli enjeksiyonla mı öldürüldüğü kuÅŸkusuna yol açtı bile. Olaylar o kadar boyut kazandı ki MuÄŸlalı Mustafa PaÅŸa, Menemen olayları ile irtibatlandırdığı 37 kiÅŸiyi idam cezasına çarptırıyor ve 37 kiÅŸiden 28’i daraÄŸacında sallandırıyor da. Tarihe geçen trajik sahnelerine Menemen olayı mı yoksa Menemen provokasyonu mu desek bilinmez, ama ÅŸu bir gerçek ki ilk çok partili denemesine son vermek için giriÅŸilen bu provakatif eylemin ardından tek parti ile yola devam etmenin kararı alınarak amaçlarına ulaÅŸmışlardır. Böylece çığ gibi büyümesinden endiÅŸe edilen partinin kapatılarak muhtemel tehlikeden kendilerince arınmış oldular.
Tarih tekerrürden ibarettir sözü ne kadar doÄŸru. Dünde âlim ve bilge insanları ziyaret edenleri kınayan, bir bardak suda fırtına koparan basın ve avenesi bugünde devlet erkânından veya bir siyasi parti liderinin ülkenin önde gelen bilge ve âlim insanların ziyaret ettiÄŸinde, aynı gerekçelerle ortalığı velveleye verebiliyorlar. Merhum Özal’ın vefatına yakın Türkî Cumhuriyetlerde ÅŸahı NakÅŸibendî (k.s)’ın türbesinden bir avuç toprak alıp Türkiye’ye getirmesi Evliyalara olan sevgisine iÅŸaret eder.
Petrol ülkesiMusul-Kerkük ve Şeyh Sait olayı
Tarihçiler MeÅŸhur Åžeyh Sait İsyanının Musul ve Kerkük üzerindeki Türkiye’nin gücünü kırmak için bu meseleyle oyalanarak bir köyde düğün esnasında jandarmaların izini sürdükleri birkaç adamı Åžeyh Said’den istemeleri üzerine Åžeyh’inde kibarca; ‘ Hele ÅŸu düğün merasimi bitsin kendi ellerimizle teslim ederiz’ mukabiline karşı; ‘Hayır hemen ÅŸimdi halletmemiz gerekir’ ısrarı ile baÅŸlayıp, ta Diyarbakır’a kadar uzanan ve olayların git gide kontrolden çıkarak hızla ülke gündemine oturtulan provakatif eylem olduÄŸunda hemfikirler. Türkiye kendi halkına bu olayın Kürt isyanı olarak ima ederken dışarıya karşıda irtica eylemi olduÄŸunu açıklamaya çalışırken bu arada petrol bakımdan iki önemli Musul ve Kerkük’ün de kontrolü elimizden kaçırıyoruz. İşte 1925 yılında patlak veren Kürt İsyanı diye sahneye konulan olayın perde arkasında gizli amaç aslında Musul ve Kerkük üzerindeki çıkar iliÅŸkileridir.
Güneydoğuda bir güneş: Muhammed Raşid Erol (k.s)
Türkiye’de bugünde Türk-Kürt çatışması çöreklenerek yeni bir provokasyon devreye sokulmuÅŸ durumda. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın bir zamanlar istihbaratta çalıştığı ister istemez akıllara kuÅŸku veriyor, olayların daha çok asker ile örgüt arasında cereyan etmesi, ülkemizin ömründen 15 yıl aÅŸkın süre çaldığını ve otuz bin civarında insanı ölümüne yol açan sürecin devam etmesi yaÅŸadığımız hazin manzaranın belki de bir özeti sayılır. Hekim oÄŸlu İsmail bir makalesinde; RaÅŸid Efendi Arapça, Türkçe ve Kürtçe bilirdi. Menzil'de Kürt'ü, Türk'ü Arap'ı, kardeÅŸ kesilirdi. Böylece milli derdimizin dermanı idi, bir kısım bürokratlar kadrini bilmedi. Osmanlı Devleti'ni asırlarca ayakta tutanlar, RaÅŸid Efendi gibi kimselerdi. Türkiye, bunların kıymetini bilmediÄŸi için ÅŸimdi başımıza PKK olayları çıktı. Çünkü İslâmiyet'i yaÅŸamaktan baÅŸka bir gayesi olmayan RaÅŸid Efendi ve onun gibiler sürekli gözetim altında bulunduruldu, sürgün edildi, ifadesi alındı, kısacası rahat bırakılmadı, olaylar PKK'lılara malzeme oldu. İslâmiyet her ırkı, her mezhebi, kısacası Müslümanları kardeÅŸ ederken bugünkü kavmiyetçilik, kardeÅŸi kardeÅŸe düşman etti. RaÅŸid Efendi gibilere imkân tanınsaydı GüneydoÄŸu hadiseleri olmazdı diyor.
Hakeza Vehbi VakkasoÄŸlu benzer duygularlarla bir makalesinde; ‘’Evet, daha kısa zaman önce, Muhammed RaÅŸid Erol Hazretleri'nin başına gelen sürgünlü olaylara bakılınca, yöneticilerimizin bindiÄŸi dalı kesme gafletini bile aÅŸan bir ÅŸaÅŸkınlık içinde olduklarını açıkça müşahede ediyoruz. Nedir bu korku? Bırakınız bu büyüklerin faaliyetlerine yardım etmeyi, onların vefatlarını ve bunun meydana getirdiÄŸi yurt sathına yayılan acıyı haber deÄŸerinde bile görmemek gafleti hala sürebiliyor. Bu kafayla halkla bütünleÅŸmek nasıl mümkün olacaktır? İnançlarda, duygu ve düşüncelerde birlik ve beraberlik nasıl saÄŸlanacaktır? Bütün yurt sathında olduÄŸu gibi, GüneydoÄŸu'da da temelli ve esaslı bir birliÄŸin ve ortak paydanın adı İslam'dır. Artık bunu yok saymanın imkânı kalmamıştır.
O bölgemize saldıran eşkıyanın bile, gerçek yüzünü din açısından göstermeye başladığını bizatihi Genelkurmay Başkanı Sayın Doğan Güreş Paşa tarafından açıklanmıştır. Güreş Paşa'ya göre, bir kısım teröristler, ''Buralarda eskiden bizim ecdadımız yaşıyordu ve kiliseler vardı'' diyorlar. O halde dış kaynaklı, Ermeni destekli misyonerlik faaliyetlerin açığa çıktığı bir zamanda bile, artık bazı tarihi yanlışları bir tarafa atıp, insanımızı İslam harcıyla birleştirmeyi, düşünemeyenlerin samimiyetlerine nasıl inanacağız?
Şeyh Muhammed Raşid Hazretleri'nin mensup olduğu manevi silsile, iman ve irşad sahasının en parlak ve etkili yollarındandır. Öyle ki, bir zamanların meşhur eşkıyaları olan Hamido ve Celilo dahi, Gavs Hazretleri'nin sohbet halkasında yepyeni bir şahsiyet haline gelmişler, eski hayatlarından tamamen çekilerek, tertemiz bir ömür yaşamışlardır. Bunun binlerce örneği, o mütevazı Menzil'de halen yaşanmaktadır.
Bunca ibretli olaydan sonra, hala birtakım temelsiz fobilerle yurdumuzun manevi dinamiklerine, göz yummanın gafletle de tarifi zorlaÅŸmaktadır. O maneviyat büyükleri bu dünyadan ve sizlerden bir ÅŸey beklemiyorlar. Siz ise iddialı olduÄŸunuz dünyevi rahat ve huzurun saÄŸlanmasında onlara çok çok muhtaçsınız. Bırakınız inancı, böyle bir fayda için bile onlara yaklaÅŸamamanın, dost olmamanın altındaki psikoloji nedir? Evet, artık bu tahlili yapmanın ve birtakım fobilerden, komplekslerden kurtulmanın çoktan zamanı geldi ve geçiyor bile. Samimi dostumuz, maneviyat ehli Muhterem M. RaÅŸit Efendi, insanların sapıklıktan kurtulup, kötü fiilleri bırakıp doÄŸru yola girmelerine vesile olmuÅŸtur. İşte en büyük eser, en büyük hayır ve mutluluk budur… ‘’ Diye cümlelerini tamamlıyor
Prof. Dr Haydar Başta ardından şu tespitte bulunuyor: Bu gün millet olarak içimizde kanayan bir yara hükmündeki terör belasından kurtuluşun yolu, bu zat'ın ve O'nun gibi ehl-i maneviyatın hizmetlerine ağırlık vermektir.
Doğu ve Güney Anadolu'da böyle maneviyat ehli insanların faydalı hizmet yaptıkları yerlerde insanların huzur içinde olduklarını ve devlet millet kaynaşmasının gerçekleştiğini görüyoruz. Zira kalbinde Allah korkusu olanların milletine zarar veremeyeceği açık bir gerçektir.
Bu gün millet olarak Sahil-i Selamete çıkmak istiyorsak dün Anadolu'da Alperenlerin yaptıklarını deruhte eden maneviyat ehli ile yakın olmalıyız.
Türkçüler-Nurcular ve Sad-i Nursi
Nihal Atsız ve arkadaÅŸlarının Türkçülük kapsamında faaliyetlerini suç kapsamına alarak aralarında genç bir subay olan Alparslan TürkeÅŸ’in de bulunduÄŸu 1944 milliyetçilik olayları zorlu geçmiÅŸ ve genç Türkçülerin tabutluk denen hücrelerde haps olunmalarına neden olmuÅŸu mahkemelerde uzun süren sorgulamalar sonucunda beraatlarına karar verilmek zorunda kalmıştır.
Yine Risale Nur önderlerinden Said-i Nursi’nin iman hakikatleri üzerindeki faaliyetleri mercek altına alınarak uzun süren gündemi meÅŸgul edecek tarzda nurcu avına dönüştürülmüştür. Öyle ki, 27 Mayısın ardından Said-i Nursi’nin mezarı bilinmeyecek ÅŸekilde ölüsünden bile endiÅŸe edilerek gizlenerek defnedilmiÅŸtir. Belli ki devleti idare edenler ne Türkçü ile ne de Nurcu’su ile barışık kalmayı beceremiyor aksine düşman ilan ediyor. Hasım ilan ettikleri davalarına daha da sıkı sarılarak çemberlerinin geniÅŸlemesine farkına varmadan yardımcı olmuÅŸ oluyorlar. Bugün gerek Türkçülük damarından gelen ülkücü kesimle Risale Nur çizgisinden gelen cemaat tüm baskılara raÄŸmen adından söz ettirecek seviyeye gelebilmiÅŸlerdir.
Gerek ülkücü kesim gerekse milli görüş çizgisinden birçok ekol günümüz Horasan Erenlerinden feyizlenmişlerdir. Nasıl mı? Hep beraber izleyelim
27 Mayıs ihtilali müteakip Milli Birlik Komitesi içerisinde 14’ler diye adlandırılan bir grup İsmet İnönü’nün arzuladığı ters istikamette faaliyet gösterdikleri için yurt dışına sürülmüşlerdir. Bu sürgünler arasında Alparslan TürkeÅŸ ve Ahmet Er’de vardı. Gün oldu Türkiye’ye döndükten sonra bu iki isim siyasette de yol arkadaşı oldular. Ahmet Er bakın Seyda Hz.lerinden nasıl etkilenmiÅŸ, onun dilinden dinleyelim:
Yılını tam hatırlamıyorum. Bir gün mânâda bir büyük zât atının arkasına beni bindirdi. At havada uçuyordu ve mevcut atlardan farklı bir yapıya sahipti. Büyük zatın elinde kırbaç olarak büyük bir çınar ağacı vardı. Havada bir müddet seyrettikten sonra yere indik. Atı başıboş bıraktık. Derken yanımızda yardımcısı zuhur etti. Yardımcıya sordum. Bu at başıboş bırakılırsa kaçmaz mı dedim. Cevap verdi. O da bizim gibi tayyi mekândır. Yan yana yürüyoruz. Kendilerine sordum. Türk milletinin kurtuluşunu müjdeleyebilir miyiz? Cevap verdi. Bu arada tahta bir direğin dibine oturduk. Bana üç sual sordu. Bunlardan bir tanesi şuydu ''Maksadın nedir?'' Türk İslâm Medeniyetini zamanımızda yeniden inşa etmektir. Cevabı beğendi ve başını eğerek tasdik etti. Bu mânâdan bir müddet sonra Menzil'e gittim. Seyda (K.S.) Hazretleri ile ilk defa tanışıyordum. Mânâ âleminde atın arkasına beni bindiren O idi. Soru soran da O idi. Tanışmamız böyle oldu. Bilahare zaman zaman yanlarına uğradım. Vefatından bir hafta önce de Afyon'da görüştük. Sohbetinden aldığım ilginç satırlar şunlardı.
''Biz Hıristiyan âleminden korktuğummuz kadar Allah'tan korksaydık bu milletimize yeterdi''. Vefatından sonra da Seyyid Abdulbaki (k.s.) Hazretleri, Seyyid Fevzeddin (k.s.) Hazretleri'ne ve aile-i saadetlerine, kıymetli zatlara başsağlığında bulundum. Kendilerini mânâ âleminde birkaç defa daha gördüm.
1992 yılı Hac seferinde Mekke'de 13 hacı ile halifelerinden Molla Yahya Hazretleri başta olarak Seyyid Muhammed bin el Maliki Hazretleri tarafından kabul olunduk. Sohbetten sonra ''Muhammed Raşid Hazretlerine selâm söyleyin bana hususi duada bulunsun'' dedi. Kendilerine bu selam sağlığında iletilmiştir.
Bugün çeşitli bölge ve çeşitli gençlik kesiminde birçok kişi Seyda (k.s.) Hazretlerinin sofisi olmuştur. Bu dergâhın genel vasfı şudur. Büyük bir iman ve muhabbet sofrasıdıdr. Millî ve manevî değerlerle süslü gençliğe büyük teveccüh ve tasarruf ettiğini mânâda da, zahirde de müşahede ettim. Osmanlı'nın çöküşü ile kapanan mânâ ehlinden istifade, bugünkü genç kuşak tarafından tekrar başlatılmıştır.
Şu anda vefatından sonra halifelik makamında bulunan Hakk dostlarının faaliyetleri ile inş yeni İslâm medeniyetlerinin doğmasında, gelişmesinde manevî bir ışık olarak yol gösterecektir.
Elestü bi Rabbiküm. Cenab-ı Hakk Kalû Belâ'da kullarına böyle sesleniyordu. Ben sizin Rabbiniz değil miyim?
Beli, bütün ruhlar bu ilahi hitaba evet diye cevap verdiler. Bu adem oğlunun hayatında yaptığı ilk ve en büyük, en şerefli mukavele idi.
Hani Rabbin âdemoğullarından onların sırtlarında zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefslerine şahit tutmuştu: ''Ben sizin Rabbiniz değil miyim?'' demişti. Onlar da evet (Rabbimizsin) şahit olduk demişlerdi. (İşte bu şahitlendirme) kıyamet günü ''Bizim bundan haberimiz yoktu'' demememiz içindi.
Ayette ''Daha evvel ancak atalarımız (Allah'a) şirk koşmuştu. Biz de onların ardından (gelen) bir nesiliz. Şimdi o batılı kuranların işlediği (günahlar) yüzünden bizi helâk mı edeceksiniz?'' demememiz içindi.
Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır bu ilahi mukavele ile ilgili şu beyanda bulunuyor:
''Bu mukavele ve bu misak-ı fıtri beşerin mebde-i dinisi, mebde-i medenisi, mebde-i hukukisi, mebde-i içtimaisidir.'' Evet, Cenab-ı Hakk bu mukavele ile yetinmemiş kullarını irşad için bu ilahi mukaveleyi (anlaşmayı) hatırlatan ve rahmetinin müjdelileri, azabının habercileri olmak üzere dünyamıza yüz yirmi dört bin peygamber göndermiştir. Bütün peygamberler kavimlerine ilahi mukaveleyi hatırlatmışlar ve, ''ey kavmim Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur'' diye seslenerek ortak çağrıda bulunmuşlardır. Ve nihayet Resulü Kibriya, Hatemül Evliya, Hatemül Mürselin Fahri Kâinat efendimiz bütün insanların ve cümlenin peygamberi ve son haberci olarak dünyayı ve kâinatı şereflendirdi. Böylece hak dini Kur'an'ı ile Hak geldi'' batıl gitti. Ahlâk ve din tamamlandı. Sevgili Peygamberimiz son peygamberdir. Ancak Sevgili Peygamberimizin (S.A.V.) varisleri olan Veliler, hak dostları kıyamete kadar devam edecektir. İşte aziz Seydamız merhum Seyyid Muhammed Raşid Erol Hz. sevgili Peygamberimizin varislerinden biri, Veliyi Kebir, Mürşidi Kâmil, hak dostu bir büyüğümüz idi. 1992 yılında Hac gazasını ifa ederken Mekke-i Mükerreme'de Yahya Molla Efendi Hz. ile beraber onüç arkadaş (Ömer Özkan da vardı) Seyyid Muhammed bin El Mekki Hz. ziyaret etmiştik. Kendileri ehl-i sünnet vel cemaatı savunan bir maneviyat ve cihat ehli idi. Adeta bir İdris-i Bitlisi idi. Bizlere döndü ve dedi: ''Kardeşim Muhammed Raşid'e selam söyleyin benim için hususi dua buyursun'' (Bu rica ulaştırılmıştır). Seydamız dünyada gerçek hürriyetini tadını, lezzetini tadanlardan biri idi. Öyle ya insan, imanı ve ahlâkı derecesinde hürdür. İnsan Allah'a kulluk şuuruna ermedikçe, kula kul olmaktan kurtulmadıkça beşeri münasebetlerde korku ve menfaat çemberini kırmadıkça, ihlas ve Allah rızasını hayatımızın bütününe hâkim kılmadıkça kısacası Allah'ın ipine sarılmadıkça geçek hürriyete ulaşamaz.
Mahdumu âlileri Fevzettin Hz. naklettiler: Seydamız buyuruyor ki Fevzettin
bir kağıt kalem getir yaşımı hesap edelim. Hesap ettim. Altmış üç çıkıyordu. Hissettim ki altmış üçü geçmek istemiyordu. Altmış dört dedim. Yanlış hesap ettin bir daha hesap et. Altmış üçü geçmemesi lâzım dedi. Şeyh Ahmet Yesevi Hz. de sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) altmış üç yaşında irtihal buyurdukları için ömrünün altmış üç yaşından sonraki bölümünü çilehanede geçirmişti. Seydamız da dünyadan altmış üç yaşında göç etmiştir. Vefatından iki hafta önce Afyon'daki bir sohbetinde ifade buyurdular ki, ''Eğer Hıristiyanlıktan ve yabancı devletlerden korkulduğu kadar Allah (C.C.) 'tan korkulsaydı milletçe ve devletçe içinde bulunduğumuz sıkıntılara düşmezdik''
Kendileri hayatta iken bir mânâ âleminde sordum: ''Kurban, Türk milletinin ve İslamiyet’in yükseliÅŸini milletimize müjdeleyebilir miyiz?
Türk-İslam medeniyetinin doğuşunu milletimize müjdeleyebilir miyiz?
MÜJDELEYEBİLİRSİNİZ'' diye cevap buyurmuşlardı.
Bir Ramazan ayı içinde de sabaha karşı fakir haneyi şereflendirdiler ve şunları ifade ettiler:
''Sizler şimdiye kadar Şaban'ın (Büyük bir ihtimalle Şaban Veli Hz. olabilir) tasarrufunda idiniz. Şimdi hepiniz benim tasarrufumdasınız'' müjdesini verdiler.
Dünyada en çok meşakkat çekenler peygamberler, veliler ve onların yolundan yürüyenlerdir. Veliy-i Kebir, Mürşid-i Kâmil Seydamız bu gerçekten nasibini almış, sürgünlere, takiplere, suikastlere muhattap olmuş fakat bütün bunlar irşadı engelleyememiştir. Ne mutlu o irşatlardan nasibdar olanlara.
Özal ve Seyda Hz.leri
Merhum Özal; Mehmet Zahit Kotku’ya son derece muhabbet beslemiÅŸ bir liderdi. O aynı zamanda BaÅŸbakanlığı döneminde Muhammed RaÅŸit Hz.lerinin mecburi ikametinin kaldırılması için çaba sarf etmiÅŸtir. Taha Kıvanç bir yazısında bu olayı şöyle dile getirir:
Eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren anılarının son bölümünü yine Milliyet Gazetesi'nde yayınlıyor. Milliyet, bu bölümün yayınına başlarken, ''En fazla tartışılacak bölümler'' ifadesini kullandı. Gerçekten Sayın Evren, yakın zamanlar üzerinde kalem oynattığında, daha fazla toz kaldırıyor.
Sayın Evren, anı yazmakla iki milyar TL kazanacağını ummuştu. Gerçi Milliyet gazetesinden dizi için bir para almayacaktı, ama kitabı telif hakkı olarak eline milyarlar geçebilecekti. İlk cilt birkaç baskı yapınca hesaplar tutacak sanıldı. Oysa müteakip ciltler raflarda okuyucu bekliyor. Yayınevi, milyarlar bir tarafa, eli yüzü düzgün bir telif hakkı ödeyebilmek için, dört ciltte biteceği duyurulan anılara bir cilt daha ekledi. Buna rağmen, yayın bitip hesaplaşma için masaya oturulduğunda eski Cumhurbaşkanı büyük bir hayal kırıklığı yaşayabilir. Dahası, anılar mali bir ihtilaf konusu bile olabilir yayınevi ile yazar arasında.
Anıların son bölümü, Turgut Özal'ın başbakan, Kenan Evren'in cumhurbaşkanı olduğu dönemde geçenlerle ilgili. Sayın Evren, özenle iktidara hazırladıkları MDP ve lideri emekli orgeneral Turgut Sunalp'in değil de, ANAP'ın işbaşına gelişini bir türlü gönlüne yedirememiş. ''Özal'ın tarikatçı olduğunu bilseydim, parti kurmasına izin vermezdim'' diyor.
Muammer Yaşar Bostancı'nın ''Paşalar Politikası'' adlı kitabında ustaca anlattığı o dönemle ilgili herşey daha yazılmadı. Sayın Evren şimdi atıp tutuyor, ama, isteseydi bile Turgut Özal'ın seçimlere girmesini engelleyemezdi. İzin alarak darbe yapmışlardı, izni veren güç Turgut Özal'ın partisi için aracılık yapıyordu. Erkekse izin vermeseydi bakalım. O dönemde, Amerikalı'nın biri gidip diğeri geliyor ve ANAP'ın seçimlere katılmasını engellememesi için Evren'i uyarıyordu.
Turgut Özal, Sayın Evren'in yıllar sonra iddia ettiği gibi bir tarikat mensubu muydu? Bugün olup bitenlere bakarak, öyle olmadığı açıkça görülüyor. Tarikat konusunu, mason dayanışması gibi bir şey sananlar, tarikat mensubiyetini locaya kaydolmak gibi bilenler, aksini ileri sürseler bile, Turgut Bey, tarikatçı değildi.
Evren'in anılarında Menzil Şeyhi Muhammed Raşid Erol'un sürgün cezasının kaldırılması konusu da işleniyor. Evren'e göre, Özal'ın irtica yanlısı olduğunun ilk belirtisi, başbakan olur olmaz, karşısına gelip, Menzil Şeyhi'nin sürgün cezasının kaldırılmasını istemesi olmuş. Evren, ''Midem bulandı'' diyor.
Turgut Özal, Evren'in bu sözlerini cevaplandırdı. ''O dönemde birçok kişi yargılanmadan cezalandırılıyordu, adı geçen zat da onlardan biriydi. Bozcaada'da mecburi ikamete tabi tutulmuştu, hem de hiç sorgulama geçirmeden'' dedi. Cevaptan, Menzil Şeyhi'nin Bozcaada'daki mecburi ikametinin kalkmasını kendisinin sağladığı anlamı çıkıyor.
Oysa gerçek bambaşka. Şeyh Muhammed Raşid Erol'u, askerler, hiçbir suçu olmadığını bildikleri halde sürmüşlerdi. Adıyaman ve çevresinde etkili olduğu gibi namı bütün Türkiye'yi sarmış bir din bilgini olan Menzil Şeyhi'nin varlığı onları rahatsız ediyordu. Sürgün yeri olarak Bozcaada'yı seçmeleri de manidardı. Şeyh'i, Bozcaada'daki Şarap Fabrikası'nın üst katında oturtuyorlardı. Böylece, ayyaş olarak Menzil'e gelip elindeki şişe ve kadehi kırarak tövbekâr olan birçok kişinin ''intikamını'' almış oluyorlardı kendi akıllarınca.
Şeyh'in sürgünden kurtulması için Turgut Özal 'da uğraştı mı doğrusu bilemiyorum. Menzil Şeyhi'ne yakın bazı kişilere sordum, onlar da hatırlamıyorlar. Fakat Kenan Evren'in başbakan adayı olarak ortaya sürdüğü, o zamanın MDP Genel Başkanı emekli orgeneral Turgut Sunalp, Menzil Şeyhi'nin çilesinin bitmesi için çok gayret gösterdi. Bu biliniyor.
Cezayı kaldıran, Muhammed Raşid Erol'u önce Çanakkale'ye, daha sonra da aldığı sağlık raporuyla memleketine geri gönderen ise, Evren'in çok yakını bir başka orgeneraldi: Necdet Üruğ. Üruğ Paşa bir ağabey gibi sevdiği ve bağlı olduğu Turgut Sunalp'ın, ''Eğer bu konuyu halledersek çok oy kazanırız'' demesi üzerine, araya girmişti. Acaba bunlardan haberdar değil mi Sayın Evren?
Kenan Evran'in bir iddiası da Şeyh Erol'un üfürükçülük yaptığı. Bunun da doğru olmadığını bizler biliyoruz, ama bir başkasının tanıklığı daha muteber olur diye Hıncal Uluç'un sözlerini aktaracağız. Sabah yazarı bakın ne diyor:
''Anılarının bir yerinde Evren sözü sürgündeki Şeyh Raşid Erol'a getiriyor. Zamanın sıkıyönetim komutanı, üfürükçülük yaptığı gerekçesi ile, Adıyaman'ın Menzil köyünde yaşayan Şeyh'i Bozcaada'ya sürmüş. Başbakan Turgut Özal da Şeyh'in affını istemiş.
''Evren, 'Olmaz böyle şey. Şeyh olarak geçinen bu kişi üfürükçülük yapıyor ve bu yüzden dünyanın parasını kazanıyormuş. Üfürükçülük kanunen de, dinen de yasaklanmıştır' diyor.
''Ben o sırada Erkekçe dergisi genel yayın müdürüyüm. Şeyh'in ünü öylesine yayılmıştı ki arkadaşları Menzil köyüne yolladık. Öğrendikleri ilginçti. Gerçekten Şeyh'in evi yurdun dört bir yanından gelenlerle dolup taşıyordu. Özellikle içki, sigara ve kumarı bırakmak isteyenleri, yakınları akın akın Şeyh'e getiriyorlardı. Anlatılanlara göre, Şeyh bunların hepsini tedavi de ediyordu, ama para almıyordu. Tüm ısrarlara rağmen maddi bir karşılık kabul etmiyordu.''
''Arkadaşlarımız döndüklerinde 'isterse milyarder olur, ama kabul etmiyor' diyorlardı.
''Bu da bizim bildiÄŸimiz. ''
Bir dergi yöneticisi iki muhabir göndererek işin doğrusunu öğrenirken, devletin başı, kulaktan dolma şikâyetlerle idare ediliyor ve ''Tarikatçı olduğunu bilseydim partisine izin vermezdim'' diyor.
Kenan Evren, tam dokuz yıl Türkiye'nin kaderine hükmetti, şimdi de Elbe Adası'ndan dönen Napoleon gibi, Armutalan'dan Ankara'ya dönme sevdasında. Bizi de kahreden bu.
Vefatın üçüncü günüydü ve vefatı öğrendiğimiz günden beri ilk defa bir araya geliyorduk. Yüzündeki buruk ifadeyi açıklamak için, ''İnsanın mürşidi ölünce içinde bir boşluk kalıyor'' dedi. Birkaç gündür etrafta hissettiğim sarsılmanın en derin anlamını bunu söyleyenin yüzüne baktığım o an çıkardım. Yakınımdaki birçok insan, şu sıralarda içlerinde derin bir boşluk hissediyorlar. Ve o sebeple buruklar.
Hayatında hiçbir iniş çıkışı bulunmayan, davranışları önceden kestirilebilir bir insan olan babamın, hepimizi şaşırtan iki ani ve fevri davranışını gördük bugüne kadar. Biri, bizlere kızıp biraz kafasını dinlemek istediğinde, neredeyse 30 yıl aradan sonra, askerliğini yaptığı il olan Malatya'ya çekip gitmesiydi. Diğeri ise, birkaç günlük bir başka ortadan kaybolmasıydı. Döndükten bir müddet sonra, o da iyice sıkıştırınca, Adıyaman'ın Menzil köyüne gittiğini itiraf etmişti.
İzmir nere Adıyaman nere? Esnaflar çevresinde birçok kişi, her hafta birkaç otobüsle Menzil ziyaretini alışkanlık haline getirmişler; cami arkadaşları onu da ikna edip, bizlere bile haber vermesini beklemeden Menzil'e sürüklemişler. Sorguladığımızda, orada gördüğü basit ama anlamlı hayattan bölük pörçük sahneler aktarmıştı: Altı her zaman kaynayan kazan, dışarıdan gelenlerin yatması için hazırlanmış yer yatakları, cemaat halinde kılınan namazlar. Kimsenin aç, açıkta ve manevi korumasız kalmadığı bir yermiş Menzil.
Başkaları, manevi hayatın dışında kalmışlar ''ölümü'' zor idrak ediyorlar. Çok kısa sürede olup bitenler onları şaşırtıyor olmalı. Cuma namazı sırasında vefat eden bir insan, sevenleri tarafından hemen köye götürülüyor, Şafii geleneğine uyularak vakit geçirmeden toprağa veriliyor. Ölümle toprağa verme arasında yalnızca 24 saat geçmesine rağmen onbinin üzerinde insan Menzil'e gitmiş bile. Türkiye'nin her tarafından.
Şeyh Raşid Erol, vefatından sonra çıkan yazılardan öğrendiğime göre, öyle fazla konuşan bir ''mürşid'' değilmiş. Onu ziyaret edenler, Menzil'de buldukları ortamın etkisinde kalırlarmış. Daha doğrusu, sözlü ikna yerine, hal ve tavrıyla tebliğ yöntemi imiş onunki. Bağlandığı esaslar ve takipçilerinin izlemesini istediği ilkeler, varlığıyla etrafına örnek olarak insandan insana geçiyor olmalı.
Mana âleminin dışında kalanlar işte bunu anlayamaz. Onların zannettikleri, inanan kesim arasındaki ilişkilerin madde ve para temeline dayandığıdır. Biraz daha insaflı olanlar, önder durumundaki kişinin çevresinin etkisini de kabul ederler. Ancak hiçbirinin aklına, kalpten kalbe bir yol olabileceği gelmez. Konuşmadan anlaşılabileceğini düşünmezler bile Oysa Seyyid Raşid Erol, öyle çok konuşmayan, insanları etkilemek için hiç çaba göstermeyen, ama insanların peşinden ayrılmadığı bir ''mürşid'' di.
Küçücük bir köy, sırf o orada yaşıyor diye, ülkenin her tarafından gelen insanlarla dolup taşıyordu. Otobüslerle, otomobillerle gelenler, köydeki imkânlarla
Misafir ediliyor, doyuruluyor ve isteyen istediği kadar kalıp, istediği anda orayı terkediyordu. Gelenlerin içinde kötü alışkanlıkları olan, içki ve kumardan kendilerini alamayanlar, Menzil'in manevi havasını teneffüs edince, o alışkanlıklarını terk ediyorlardı. Vaktiyle meyhane iken lokantaya çevrilmiş yerler gördüm Anadolu'da. Adlarını da Menzil'e çevirmişlerdi.
12 Eylül askeri darbesinin en baskıcı günlerinde, ülkeyi yöneten komutanlar Menzil'i de keşfetmişlerdi. Kimin aklına nereden geldiyse, Şeyh Raşid Erol'a zorunlu ikamet yeri olarak Gökçeada'yı seçmişti. Az kişinin yaşadığı, vaktiyle Rumlar tarafından iskân edilmiş bir adayı. İkametgahıda, eğer yanlış bilmiyorsam, bir meyhanenin üstüydü. İnançlı bir insana yapılabilecek en büyük zulüm. Çeşitli sağlık sorunları bulunan Şeyh'in tedavisini de engelliyorlardı. Zorunlu ikamet ve tedavisinin engellenmesi bir yana, kendisini tanıyanlarla irtibatının kesilmesi daha da büyük bir zulümdü.
Kenan Evren, sonradan kitaplaştırdığı anılarında, Turgut Özal'a ilk olumsuz teşhisi koymasına Şeyh Raşid Erol'un vesile olduğunu anlatır. Özal, sağlığı bozuk, sevenleriyle irtibatı kopmuş Şeyh'in sürgün hayatının sona ermesini talep etmiştir. Herhalde, bunu, uygun bir dille yapmış olmalı. 12 Eylül'ün kudretli lideri, ''Yaptığı teklif iğrençti'' gibi bir şeyler söyler Bir manevi liderin zulmüne son verilmesini iğrenç bulur Kenan Paşa.
Seyyid Raşid Erol'un zorunlu ikametinin sona erdirilmesi, askerlerin göreve getirdiği merhum Turgut Özal gibi siyasiler tarafından başarılamaz, ama yine onların kurduğu partinin başına getirdikleri bir başka emekli askerin devreye girmesi etkili olur. MDP Lideri Turgut Sunalp Paşa, parti işinde yanında bulunan siyasetten anlayan bir kadronun telkiniyle, Şeyh Raşid Erol'un daha uygun bir yere taşınmasını sağlar. Ankara'daki kısa bir ikamet, ANAP İktidarının ilk günlerinde, yeniden Menzil'e dönüşle noktalanır.
Köydeki cenaze töreninde Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu da bulunmuş. Yeniden Doğuş Partisi (YDP) lideri Hasan Celal Güzel de. Fotoğraflara baktım, çeşitli vesilelerle tanıdığı yığınla insan gördüm. Hepsi de sevgi ve bağlılıklarını sunmak üzere oraya gitmişlerdi, besbelli. Bağlılığı olan bir yakınım, gitmesi mümkün olmadığı halde gitmediğinin ızdırabını çekiyordu, törenden dört gün sonra bile. Binlerce kişi aynı duyguları paylaşıyor olmalı şimdi.
Cuma günü Meclis'e gittim ve cuma namazını da orada kıldım. Zaman'dan vefat haberini duymuşlar, ama teyidi için bir kanal gerekmiş. Benim aklıma ilk gelen isim, Şeyh ile uzaktan ilgimi kuran işadamı Ahmet Etöz oldu. İzmir Caddesi'nde spor malzemeleri mağazası olan Ahmet Bey, vefat haberiyle birlikte hastaneye koşmuş. Mağazasında çalışanlar vefatı doğruladılar. Şimdi kim bilir ne kadar üzgündür Ahmet Bey.
Türkiye zor bir döneme girdi. Bu dönemde birlik ve beraberliğin çimentosu olacak manevi liderlere daha fazla ihtiyaç var. Seyyid Raşid Erol, Adıyaman'ın Menzil köyünde, doğusu ve batısıyla bütün Anadolu'yu kepçeleyen böyle bir manevi önderdi. Vefatı, onu tanıyan, ona bağlılık duyanlar kadar, onu uzaktan sevenleri de derinden üzdü.
TRT bu vefattan herkesi haberdar edebilirdi, etmedi. Gazeteler, etki alanının
Genişliğini tam kestiremedikleri için, kısa haber vermekle yetindiler.
Şeyh Raşid Erol, kendi çizgisini devam ettirecek hayırlı evlatlarla on binlerce bağlısını geride bıraktı. Onu tanıyamamış bizim gibiler de yokluğunu hissedecekler. Ama en büyük kayıp, ayrılık ve bölünme belasının pençesine düşmüş olan ülkenindir; bunu unutmayın.
Mekânı cennet olsun.
Ülkücü Harekâtın liderlerinden Muhsin Yazcıoğlu ile yapılan röportajda O gönül Sultanı ile ilgili ilginç hatıralara hep birlikte göz atalım: Muhsin Yazıcıoğlu:''BİZİM MANEVİ DÜNYAMIZDA TARİF EDEMEYECEĞİMİZ TESİRLERİ VARDIR''
— Sayın YazıcıoÄŸlu, Seyyid Muhammed RaÅŸid Erol Hz. (k.s.)'leri ile ilgili ilk karşılaÅŸmanızı anlatır mısınız?
M. Yazıcıoğlu: Kendisini 1970'li yıllarda uzaktan görmüştüm. O zamanlar çok yakın bir temasımız olmamıştı. Ancak, 1987 yılında Menzil'de kendisiyle görüşmek nasip oldu. Kendisiyle uzun uzun göz göze geldik. Elbette o manevi derinliği ve manevi atmosferi daha ilk bakışta yaşadığımı söyleyebilirim. Benim ilk karşılaştığımdaki intibaım hep tasavvuf kitaplarında okuduğumuz ama ulaşamadığımız, yaşayamadığımız, hissedemediğimiz güzel duyguları yaşama ve hissetme durumunda oldum. Orada benim yarım saatlik hemen hemen yarısı sessiz geçen, bir o kadarı da çeşitli konularda görüşlerine başvurduğumuz ve dinlediğimiz an olarak geçti. Akşam kendilerinin emirleri üzerine bizi Mübarek Divanı'nda misafir ettiler.
— Efendim, bu esnada sizin M. YazıcıoÄŸlu olduÄŸunuzu biliyorlar mıydı?
M. Yazıcıoğlu: Çevredeki sofiler benim olduğumu söyle


