NAMAZ GÖZNURUMUZ BOZMAYA GELMEZ


Namaz hakkında her türlü bilgiyi bulabileceğiniz bölüm

Moderatörler: Ertugrul, ucharfbesnokta

NAMAZ GÖZNURUMUZ BOZMAYA GELMEZ

Mesajgönderen alperen » 10 Tem 2007, 12:54



NAMAZ GÖZNURUMUZ BOZMAYA GELMEZ

SELİM GÜRBÜZER

Hani derler ya yapmak zor bozmak kolay diye, aynen öyle de namazı tam hakkıyla kılmak için birtakım kaide ve kurallara uymak gerekir, uyulmazsa sonunda namazı batıl kılma tehlikesi var. Anlaşılan namaz bozulmaya gelmez. O halde namazı bozan durumlar neymiş bir göz atalım:
—İki harften ibaret bile olsa namazda dünya kelamı konuşmak namazın bozulmasına yetiyor. Hatta Semavi kitaplardan ifadeler okumak, avaz avaz yaygara koparmakta konuşma hükmündedir. İcabında iki harf çıkaracak şekilde özürsüz öksürmekte öyledir, ama öksürürken burnundan harfsiz ses çıktığında namaz bozulmaz.
—Namaz kılmakta olan bir kimseye kaç rekât namaz kıldığına dair sual sorulduğunda parmak işaretleriyle gösterecek olsa, ya da sorulan soruya üç kelimeden az olmak kaydıyla cevaben yazı yazmış olunsa namazı bozmaz. Ancak yazı yazma fiili dışarıdan birine namazda olmadığı izlenimini verecek derecedeyse namazın bozulduğuna işaret teşkil eder.
—Namaz kılarken sual eyleyen bir kişiye ayetle cevap vermek namazı bozar. Hakeza ismi Yahya veya Musa olan kişiye hitaben Kur’an’da geçen “Ey Yahya! Kitabı kuvvetle al” veya “Ey Musa! Sağ elindeki nedir” ayetlerini hitap maksadıyla okunduğunda namaz bozulur.
—Namaz dışında bir kimsenin vereceği talimat doğrultusunda herhangi bir iş yapılmış olsa namazı bozar.
—Namaz kılana müjde haber ulaştığında cevaben ‘Elhamdülillah’ dendiğinde; bu mevzu ihtilaflı olsa da, İmam Yusuf bu konuda “Biriniz namazda iken başına bir hal gelirse tespih etsin” hadisi şerifinden hareketle bozulmadığına hükmetmiştir.
—Ölüm bildiren bir haber karşısında ‘İnna lillâh ve innâ ileyhi râciûn’ ifadesiyle karşılık vermek namazı bozar. Zira bu ifade cevap verme hükmünde bir kelamdır.
—Bir kimse Allah adını işittiğinde cevap maksadıyla ‘Celle celâlühu’ dediğinde veya peygamberimizin ismi anıldığında cevap amaçlı ‘Salâvat’ getirdiğinde namaz bozulur. Şayet övgü maksatlı salâvat okursa bozulmaz.
Şeytanın ismi anıldığında ‘lanet’ edilirse namaz bozulur. Zira bu tutumda namaz dışından gelen çağrıya cevap vermek hükmü taşır.
—Ağlamakla namaz bozulur. Hele hele dünya işleri icabı ağlamak namazın ruhuyla bağdaşmaz. Hakeza ağrı veya sızıdan dolayı inlemek, ahlamak, uflamak, puflamak ve üflemekte öyledir. Dolayısıyla namazdayken bir musibete binaen ‘Vay başıma gelenler’ dense namaz bozulur, hatta sesli ağlansa da öyledir. Ancak cennet ve cehennemi hatırlayaraktan ağlamak bundan istisnadır. Belli ki bu tür ağlayışta uhrevi hassasiyet söz konusudur.
Namazdayken imamın kıraatinden etkilenip ağzından ağlamalı ‘Hay, Hay...’ ifadeleri çıktığında namaz bozulmaz. Zira bu durum huşu hali olarak yorumlanır.
— Kişinin kendi duyacağı şekilde gülmesi namazı bozar.
—İnsan sözlerine benzer ifadelerle dua etmek veya namaz içerisinde Kur’an ve sünnette olmayan bir şeyle dua etmek namazı bozar.
—Başkasına teşmitte bulunmak, yani aksırana ‘Yerhamükellah’ demek namazı bozar, ama aksıran kendine söylerse bozmaz.
—Namazdayken bir başka namaz kılanın ‘Veled’dalin’ dediğini işitir de ‘âmin’ derse namaz bozulmaz. Yine de bu konuda bozulur diyen ulemada vardır.
—Vesveseyi gidermek için ‘lahavle vela kuvvete illa billâh’ denildiğinde dünya maksadını güdüyorsa namaz bozulur, ahret içinse bozulmaz.
—Namaz esnasında terastan bir şey düştüğünde karşılığında ‘besmele’ çekilirse, ya da dua veya beddua işittiğinde karşılığında âmin denildiğinde namaz bozulur.
— Bir kimse tabii olduğu imamının dışında başkasının yanlışını düzeltmeye kalkışması namazı bozar, çünkü bu öğrenme ve öğretme kapsamında değerlendirilir. Fakat kendi imamına yönelik düzeltme yapsa namaz bozulmaz. Zira bu durum namazın doğru kılınması içindir.
İmam kıraat okurken, dili tutulduğunda farz miktarı okumuşsa rükûa gitmesi gerekir ki hatırlatmaya muhatap kalmasın. Dolayısıyla böyle bir durumda cemaatin ayeti hatırlatması mekruhtur. Yine namaz kılan kişinin namaz dışındaki birinin telkiniyle okuyuşunu düzeltmesi namazı bozar, çünkü bunda öğrenme söz konusudur.
—Namazda Kur’an'ın manasını bozacak şekilde veya teganniyle okumak namazı bozar. Hatta kıraati yanlış okumakta öyledir.
—Mihrap üzerine yazılı ayeti okumak, ya da ezberinde olmayan sureyi Kur’an’a bakarak okumak namazı bozar. Fakat bu hususta İmamı Azam en az bir ayet okuyunca namaz bozulur şerhi düşmüştür. Belli ki ezberinde olmayan bir sureye bakarak okumak bir başkasından öğrenmek gibi değerlendiriliyor. Tabii ki ezberindeki bir ayeti okumak bunun hilafına olup namaz bozulmaz. Zira burada öğrenme söz konusu değildir.
—Dil sürçmesi (Zelle-i kari) namazı bozar. Ancak şeddeli bir harfi şeddesiz, şeddesizi şeddeli okumakla namaz bozulmaz. Ve yine Kuran’ı makamında manayı değiştirmemek kaydıyla sırf sesi güzelleştirmek ve kıraati zinetlendirmek için okunduğunda zarar etmez, hatta müstehap olur.
—Az veya çok fark etmez herhangi bir şey yiyip içmek namazı bozar. Velev ki unutarak bir susam tanesi yemiş olmakta buna dâhildir. Keza ağzına yağmur damlası düştüğünde yutmakta öyledir. Demek ki bir buğday tanesi yenilse ya da bir damla su içilse ister kasten, ister yanılarak olsun namazı bozabiliyor.
—Kusmuk ağız dolusu olursa namazı bozar, sadece az miktarda yutulan kusmuk bozmaz.
— Diş arasında kalmış nohut tanesi kadar yemek artığını yemek namazı bozar, ancak yemiş nohut tanesinden küçükse bozmaz.
—Özürsüz kıbleden göğsü çevirmek namazı bozar.
—Arada hiçbir mani bulunmayan pislik üzerine secde etmek namazı bozar.
—Namaz esnasında başkasına selam vermek veya almak yahut tokalaşmak namazı bozar, ancak selamlama el ve kaş işaretiyle olursa bozmaz.
—Namaz kılarken bilerek özürsüz abdesti bozmak namazı bozar.
Namazda iken abdesti bozacak bir durum meydana gelirse:
—Ya abdest alıp yeniden kılmalı, ya da mescit içinde abdest almanın akabinde eksik kalan namazını tamamlamak gerekir. Ancak abdest maksadıyla mescidin dışına çıkılmışsa, ya da gidiş gelişlerde Kur’an okunmuşsa, hatta o arada avret yeri açılmışsa artık bu namaz kaldığı yerden bina edilemez. Yine bir insan düşünün ki abdestsiz olduğunun zannıyla namazı terk edip ancak bir süre sonra abdestli olduğuna kanaat getirip namaz kılmaya kalkıştığında o namaz bozulur, velev ki mescitten çıkılmasa da öyledir.
İmama abdestsizlik hali gelse cemaat içinde elverişli bir kimseyi işaret yoluyla elbisesinden tutup mihraba geçirmekle istihlaf yapmış olur. Şayet yerine adam geçirmeksizin (istihlaf yapmayıp) mescitten çıkmış olsa cemaatin namazı bozulur.
İstihlaf sözle değil işaretle gerçekleşir. Şöyle ki;
—Bir parmakla işaret edildiğinde bir rekât kıldı manasınadır.
—İki parmakla işaret edildiğinde iki rekât kıldı manasınadır.
—Elle diz kapaklarına vurulduğunda rükû terk edildi manasınadır.
—Alnıyla işaret edildiğinde secde terk edildi manasınadır.
—Ağızla işaret edildiğinde kıraatin terk edildiğine işarettir.
Demek ki; istihlâf namaz esnasında imamın herhangi özrü sebebiyle yerine cemaatten ehil birisini birtakım işaretler yardımıyla veya elbisesinden çekmek suretiyle mihraba geçirme işlemidir. Ama imam isterse istihlafa gitmeksizin özrüne binaen mescit içerisinde abdest alıp kaldığı yerden namazı bina edilebilir de. Ancak mescit içerisinde abdest alınacak su yoksa istihlâf cihetine gitmesinde fayda var. Şayet cemaat istihlâf bilincinden yoksunsa namazı yeniden kıldırması daha uygun düşer.
Şurası muhakkak imam istihlâf yapmakla tam manasıyla imam olmaktan çıkmış sayılmaz da. Nitekim imam mescit içerisinde abdest alıp yerine geçirdiği halifesi daha bir rükûun eda etmeksizin namaza yetiştiğinde tekrar imam konumuna geçebiliyor.
İstihlafın sahih olması için üç şart gereklidir, bunlar;
—İmam bulunduğu namazgâhtan veya yerden (evden) dışarı çıkmış olmaması,
— İmamda namazı bozan hallerin zuhur etmesi lazım gelir,
—Kılınan namaza devam etme şartlarının ortadan kalkması lazım gelir.
Anlaşılan o ki istihlâf; abdestin bozulması, mesh müddetinin geçmesi, şiddetli hastalık hali ve kıraatten acizlik gibi durumların vuku bulmasına istinaden bir uygulamadır. Malum; imam ve cemaat arasında gönül bağına benzer bir namaz bağı söz konusu ki imamın namazı bozulduğunda cemaatin namazı da bozulmuş olur. Hatta son oturuşta imam ölmüş olsa bile aynı hüküm geçerlidir. Dolayısıyla bu tip durumlarda cemaat yeniden namazı kılması gerekir.
—Teyemmümle namaz kılan bir insanın namaz esnasında suyu görmesi namazı bozar. Ancak bu namaz cemaatle kılındığında cemaatten biri namaz esnasında suyu görür de imam görmezse gören kişinin namazı bozulur.
—Mesh müddetinin sona ermesi ya da mestlerin çıkarılması namazı bozar.
—Rükû ve secde yapmaya gücü yettiği halde imayla namaz kılmak namazı bozar.
—Delilik veya baygınlık halinde namaz bozulur. Tabii ki delilik ve baygınlıkta zaman dilimi esastır. Dolayısıyla delilik ve baygınlık bir gün ve bir geceden fazla bir süre sürdüğünde namazın kazası lazım gelmez. Dahası devamlılık gösteren bir delilik halinde ibadetler düşebiliyor. Madem delilikte zaman dilimi söz konusu, o halde bu durumda eda edilen namazların hükmü konusunda, İmam Muhammed’e göre bu süre altıncı namaz vaktinin girmesiyle sınırlıdır. İmamı Azam ve İmam Yusuf’a göre ise bu süre bir gün ve bir geceyle sınırlıdır. Şayet delilik süreci bir ay devam ederse sadece namaz değil, bunun yanı sıra oruçta düşer. Bir aydan önce iyileşirse aradan geçen zamanı kaza eder. Zekâtta ise bu süre bir senedir.
Şu da bir gerçek, deliler malları telef ettiklerinde tazminle cezalandırılır, fakat sözlerinden dolayı cezalandırılmazlar. Zira onların akit ve ikrarları sağlıklı değildir.
Delinin iman etmesi veya dinden dönmesi ebeveynine veya velisine bağlı olarak muteberlik kazanır. Gayrimüslim bir delinin hanımı Müslüman olsa, delinin velisine Müslüman olması teklif edilir. Bu durumda kabul ederse delinin nikâhı devam eder, kabul etmezse ayrılmalarına karar verilir.
Bu arada delilikten bahsetmişken bunaklığa da değinmekte fayda var. Malum bunaklık kâh akıllıca, kâh delice davranış hallerin görüldüğü bir arızi hastalıktır. Bu yüzden bunaklar akıllı çocuk hükmüne tabi tutulur. Dolayısıyla bunak olan bir kişi mümeyyiz bir çocuk gibi başkasına veli olabiliyor. Ancak bunlardan kalan akdin hakları kendilerine değil müvekkillerine ait olur.
Baygınlık uykunun üstünde bir haldir. Baygınlık ibadetleri iptal etmenin yanı sıra ihtimaldir ki abdesti de bozar. Ki; baygınlık namaz bakımdan delilik hükmünde değerlendirilir. Ancak oruç ve zekât bu kapsamda değerlendirilmez.
—Bakmak suretiyle cünüp olmak, ya da namazda otururken uyuya dalıp ihtilam olmak veya rüya sebebiyle meninin gelmesi namazı bozar. Ancak namaz içerisinde cinsel manada düşünmek namazı bozmaz, zira onlardan korunmanın imkânı yoktur.
Namaza durmuş bir erkeği eşi öper veya dokunursa namaz bozulmaz. Çünkü cinsel yaklaşma konusunda erkek asıldır. Ancak erkeğin şehveti uyanırsa namaz bozulur. Bir kadın namazdayken erkeği dokunduğunda ya da şehvetle öptüğünde namazı bozulmaz. Anlaşılan cinsellikte erkeğe itibar edilmektedir.
Kadınla beraber aynı hizada beraber kılınan namazın bozulmasının sebebi sanıldığı üzere şehvet değil, bilakis erkeklerin durmaları farz olan makamı veya duracağı yeri terk etmelerinden dolayıdır. Hatta aynı hizada ihtiyar nine ve nikâh düşmeyen akrabalar da bulunsalar hüküm yine aynıdır. Ancak kız çocuğu bundan istisnadır. Yani akıl baliğ olmuş ve gelişmiş bir kız çocukla aynı hizada kılmak namazı bozar.
Elbette ki kadın erkek aynı hizada namaza durması namazı bozar bozmasına da, ancak bununda kendine özgü bir takım kural ve kaideleri vardır. Şöyle ki;
-Bir kere kılınan namaz başlangıç tekbiri bakımdan ortak bir namaz olmalı ki bozulmaya sebep teşkil etsin, yani kılınan namaz aynı namaz değilse batıl olmaz.
-Erkekle kadının saf oldukları alan ve hizanın aynı olması namazı bozar. Bir hizadan durmaktan maksat elbette ki bir rükün miktarı kadar durmaktır. O halde bir rükün miktarı kadar aynı hizada durmakla namaz bozulmuş olur.
Temyiz parlak oğlan biriyle aynı hizada namaz kılmak namazı bozmazsa da sakalı bıyığı bitmemiş gencin arkasında namaz kılmak keraheti tenzihiyedir. Çünkü bu fitneye yol açabilecek bir durumdur.
Deli kadınla aynı hizada bulunmak namazı bozmaz. Zira delinin kıldığı namaz sahih değildir.
Mahrem kadınlarda olsa aynı safta aynı hizada namaz kılmak sahih değildir. Anlaşılan o ki, akıl baliğ bir kadının erkeklerle topuk ve baldırları itibariyle aynı hizada namaz kılması namazı bozan bir husustur. Ancak cenaze namazında aynı hizada bulunulsa bozulmaz, çünkü cenaze namazında rükû ve secde yoktur. Zaten cenaze esas itibariyle duadır.
-Erkekle kadının yönleri bir olduğunda namaz bozulur. Ancak Kâbe’de kıble yönlerinin ayrı olması hasebiyle erkek kadın yan yana kılsa da namaz bozulmaz. Kaldı ki Kâbe’de zaruret söz konusu olduğunu da unutmamak gerekir.
Aynı imam arkasında kadınlar erkeklerin önünde saf tuttuklarında tüm saftaki erkeklerin namazı bozulmuş olur.
Malum, erkek ve kadının bulunduğu bir mescitte karşıt cinsiyetten bir kısmının mescidin zemininde, diğer kısmının en az bir adam boyu yükseklikte bir yerde namaz kılmasında bir beis yoktur. Keza karşıt cinsiyettekilerin aralarında bir perde, bir direk, ya da bir adam sığacak kadar açıklık bulunması da öyledir. Aslında tüm bunlara ilaveten en önemli ayrıntı kadınların mescitte namaz kılmaktansa evlerinde kılması hususudur. Ki, kadın için bu daha bir takva davranış olacaktır.
Cariye azat olduğunda derhal örtünmeyip namaza durduğunda o namaz bozulur. Zira örtünme farzı azat edildiği günle başlamaktadır.
— Namaz içerisinde ardı sıra devam etmeyen yürüyüş namazı bozmaz. Şöyle ki;
Bir kimse namazdayken kıbleye karşı yürüdüğünde bakılır; şayet bir saf kadar yürür, sonra bir rükün eda edecek kadar durur; sonra aynı şekilde tekrar yürür tekrar durursa namaz bozulmaz. Bu bize yer değiştirmeksizin veya devamlılık arz eden çok yürüyüş olmadı durumlarda namazın bozulmadığını gösterir. Nitekim bir kimse safa girmek için bir saf miktarı yürüdüğünde namaz bozulmaz, şayet bir saftan fazla yürürse bozulur.
Namazını bozan bir kişi şu hükümlere tabi olur;
—Özürsüz bozmuşsa haramdır.
—Malı zayi olduğu için bozmuşsa mubahtır.
—İkmal için bozmuşsa müstehaptır.
— Can kurtarmak için bozmuşsa vacip olur.
Demek ki, tehlikeli durumlarda; mesela bir kimseyi ölümden kurtarmak, ya da bir malı zayi olmaktan kurtarmak adına yukarda bahsedilen sıralı hükümlerden birine dâhil olur.
Düşünün ki bir baba ya da anne evladının nafile namaz kıldığını bildiği halde yanına çağırsa çağrıya icap etmesi gerekmez. Malum Allah’a masiyet söz konusu olduğunda anne baba da olsa hiçbir mahlûka itaat edilmez. Tabii ki namaz kıldığını bilmeksizin çağırdığında iş değişir. Bu durum da evlat ayakta bir tarafa selam verip icabet etmesi lazım gelir. Namaz kılan her kim olursa olsun imdat diye bir ses işittiğinde kurtarmaya gücü yetecek iradeyi kendinde hissettiğinde kıldığı namaz ister nafile, ister farz olsun namazı bozup yardıma koşması farz olur.
—Namazda setri avret hükmü gereği örtünmesi gereken yerin üç tespih miktarı kadar açık bulunması namazı bozar. Öyle ki; çıplak kılan birinin avret yerlerini örtecek elbise bulması, ya da özür sahibinin özrünün ortadan kalkması durumunda da namaz bozulur.
— Dört veya üç rekâtlı namazlarda iki rekâtın başında selam vermek, yani dört rekâtlı bir namazı iki rekât sanarak birinci oturuştan sonra selam veren kimsenin namazı bozulur. Fakat yanılarak selam vermesi namazı bozmaz.
—Sabah namazı kılarken güneşin doğması, Bayram namazını öğlenin vaktinin girdiğinde kılınması ve Cuma namazının ikindi vaktinde kılınması namazı bozar.
—Rükünleri imamdan önce eda etmek namazı bozar.
—Namazda fazla meşguliyet ya da iş yapar gibi gözükmek ve üç hareketi arka arkaya yapmak namazı bozar. Mesela çokça çiğnemek veya üç defa çiğnemek bu kapsamda değerlendirilir. Şeker ağza alındığında çiğnenmezse bir şey lazım gelmez, ama tadı mideye vardığında namazı bozar. Şayet namazdan önce yenmiş kaydıyla sonradan namaz içinde tadı tükürükle boğaza gitmişse namaz bozulmaz.
Namaz kılarken yerden bir taş alıp kuş veya benzeri bir şeyi hedefleyip atılacak olsa namaz bozulur. Ancak bu meselenin bir istisnası var ki, şayet atılan taş bir elle atılmışsa bu durum az bir iş olması hasebiyle namaz bozulmaz, ama bunu yapmakla günah işlemiş olur.
Birbiri ardınca üç hareket ameli kesir (çok iş) olduğundan namaz bozulur. Zira binek üzerinde namaz kılanın ard arda hayvana üç defa vurması bunun tipik misalidir. Bu misalden de anlaşıldığı üzere bir veya iki vurulursa namaz bozulmaz. Hakeza namazda iken hayvandan inmekte kolaylık (az iş) olduğundan namaz bozulmaz. Demek ki binmekte ki zorluk namazı bozmaya, inmekte ki rahatlık (ferahlık) namazı kurtarmaya yetiyor.
Yine namazda kılmakta olan bir kimseye el veya kamçı vasıtasıyla vurmak çok işe girdiğinden namazı bozar. Ayrıca bir kimse rükûa varırken ya da doğrulurken ellerini kaldırması da ameli kesir bir fiil olduğu içindir namaz bozulur.
Namazda iken ayakkabıyı eller kullanılarak giyildiğinde namaz bozulur. Zira giyinmekte hem zorluk var hem de çok işe muhtaçlık vardır. Ama çıkarmak öyle değildir, yani ayakkabıyı çıkarmakta kolaylık olduğundan namaz bozulmayacaktır.
Bir kimse gözüne sürme, bedenine yağ sürse, ya da sakal ve saçını tarasa ameli kesir (çok iş) fiile gireceğinden dolayı namaz bozulur. Yine her kim namazdayken eliyle üç defadan az elbisesiyle, bedeniyle ve sakallarıyla oynasa bu mekruh kapsamında değerlendirilir. Şayet namazda tekrarlama yapılmaksızın tek bir el yardımıyla baş sarığını veya takkesini kaldırıp yere koyarsa namaz bozulmaz. Hakeza bunları yerden kaldırıp başa koymakta öyledir. Ancak tüm bu yapılanlar çok işe muhtaç olursa namazı bozar.
Bir kimse namazda değişik rekâtlarda iki kere veya birer kere kaşımış olsa namaz bozulmaz. Ancak bir rekât karşılığında birbiri ardınca üç defa kaşımak namazı bozar.
Namazda çocuğu alıp emzirmek ameli kesir bir fiil olması hasebiyle namazı bozar.
Velhasıl, siz siz olun göz nurumuz namazı bozmayın.
Vesselam.
Faydalanılan kaynaklar: İbn-i Abidin, İslam Fıkhı ansiklopedisi (Prof. Dr. Vehbe Zuheyli), İslam İlmihali (Ömer Nasuh’u Bilmen)
CEMAAT VE İMAMET
SELİM GÜRBÜZER
Maalesef kendini aydın sanan bir takım aklı evvel fırsatçılar FETÖ ihanet örgütünü bahane ederek İslam’ın en güzide kavramlarından cemaat ve imametin içini boşaltmaya çalışmaktalar. Oysa biz biliyoruz ki o malum örgüt asla bir cemaat değil ihanet şebekesidir. Keza mahrem imamları dedikleri şeyde asla imamet değil CIA, MOSSAD ve uluslararası istihbarat ağının Müslüman kisvesine bürünmüş evangelist papaz kılıklı ajanlarıdırlar. İşte bize düşen elma ile armudu ve sapla samanı karıştırmaksızın durumdan vazife çıkaranların heveslerini boşa çıkartmak olmalıdır. O halde daha ne duruyoruz dilimizin döndüğü kadarıyla bu iki kavramın gerçek mahiyetini ortaya koymaya çalışalım

Her şeyden önce şu bir gerçek Müberra Dinimiz cemaatle yaşanmakta. O halde iman, ilim, takva ve birlik (cemaat) adabını göz ardı etmememiz icab eder. Hem tek başına yaşamaktan kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Kaldı ki halvette şöhret, şöhrette ise afet var olduğu gibi bencillikte de bataklığa sürüklenmek vardır. Nitekim Rabbül Âlemin “İnsanlara karşı yanağını çevirip (yüzünü kırıştırma) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürlenenleri sevmez” (Lokman, 18 ayet meali-Kur’an 31/18) beyanı bunun teyididir. Keza Yüce Allah yine bir başka ayet-i kerimede “Onlara: Gelin Allah’ın Resulü sizin için mağfiret dilesin, denildiği zaman başlarını ve onların kibir içinde yüz çevirdiklerini görürsün” (Munafıkun 63/5) beyan buyurmakla bu tür tehlikelere düşmememizi emretmekte.

Dedik ya elma ile armudu ve sapla samanı birbirine karıştırmamalı, illegal örgüt başka bir şey cemaat başka bir şey, mahrem imamlık başka bir şey imamet başka bir şeydir. Dolayısıyla hain illegal örgütlerden hareketle istikamet üzere olan ehlisünnet kanaat önderlerine karşı saygıda kusur göstermemeli, keza ehlisünnet üzere olan cemaat mensuplarına da başka gözle bakmakta doğru değil, bilakis şefkat kollarımızı açıp kucaklaşmalıdır. Dahası birbirimize karşı tevazuca ve yumuşakça davranmayı şiar edinmelidir. Bakın bir Hadis-i Kutside Rabbimiz şöyle buyurmakta:”Büyüklük benim ridam, ululuk izarımdır. Kim bu ikisinden biriyle benimle çekişmeye girerse onu helak ederim.“ Yine Yüce Allah (c.c) “Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin” (İsra suresi, 37. ayet meali-Kur’an 17/37), beyan buyurmakta. Hatta Yüce Allah (c.c) “Şimdi insan baksın neden yaratıldı? O, belden atılan bir pis sudan yaratıldı” (Tarık 86/5–6), “Kahrolası insan (kâfir) ne nankör şey! Bir meni parçasından yarattı da (insan) biçimine koydu” (Abese ayet meali- Kur’an 80/17–19) beyan buyurarak cemiyet hayatında kibirle dolaşmayı men etmektedir.

Peki, bu konuda Allah Resulü ne buyurmuş derseniz malum, Resulullah (s.a.v) “İnsanların arasına girip onların yükünü çeken ve eziyetlerine katlanan Müslüman, hiç kimseye karışmayandan daha hayırlıdır” beyanıyla tüm ümmetine günümüzde sıkça kullanılan ‘Halka hizmet Hakka hizmettir’ sözünün ne demek olduğunu hatırlatmıştır. Zaten ehlisünnet üzere olan cemaatle birlikte yaşamak aklın gereği de. Kaldı ki tek başına yaşayan bir insanı şeytanın avlaması çok kolay olmakta ama cemaatle yaşayan insan söz konusu olduğunda şeytanın öyle aldatıp avlaması hiçte kolay olmayacaktır. Dolayısıyla şeytanın aldatması zor bir topluluk içerisinde bulunup istikamet üzere yaşamakla işimiz çok daha kolay olacaktır.

Bakın bu hususta Enes (r.a) ne diyor:

Resulü Ekrem’le bir yolculuk esnasında konakladığımızda, o sırada oruçlular uyuya kalmışlardı, oruç tutmayanlar da tam aksine çadır kurup hayvanları sulamaya koyulmuşlardı. Tabii bu durumu yerinde gören Allah Rasulü: Bu gün, oruç tutmayanlar bütün sevabı alıp götürdüler müjdesini vermiştir. Anlaşılan o ki; bu kutsi yolda yol arkadaşlarına hizmet etmek nafile ibadetten daha mühimdir. Kaldı ki nafile ibadetler hizmetten sonra yapılsa da olur. Şu bir gerçek kendine hizmet eden bozulur, fakat kendini Ümmet-i Muhammed’e hizmete adayan müminlerin öyle kolay kolay bozulmayacağı aşikârdır.

Yine bu hususta bir başka örnek verecek olursak;

Ashabı Kiramın arasından birine koyun kellesi hediye verilmişti, o hediyeyi alan da kendi sıkıntısını dert etmeden komşusuna gönderir. Derken o komşu da diğer komşusuna gönderir. Böylece hediye elden ele dolaşıp yedi komşuya ulaştıktan sonra tekrar ilk gönderene döner de. İşte görüyorsunuz kardeşlik ve cemaat bilinci budur. Madem öyle şimdi soruyoruz, şayet her bir sahabe tek başına inziva hayatı yaşasaydı konu komşuya hizmet etmenin ne demek olduğunu bilir miydik? Elbette ki, bilmek bir yana ölüsünden bile haberimiz olmayacaktı. Nitekim günümüzde evde tek başına yaşayıp da haftalarca ölüsünden habersiz oluşumuz artık bir sır değil.

Malum, bir diğer cemaat adabı da cemaat arkadaşlarını sıkıntıya sokmamaktır. Zira bu hususta Rasulullah (s.a.v) “Ben ve ümmetimin Salihleri yapmacık zorlama ve davranışlardan uzağız” buyurmuşlardır. Ki; bir gün Peygamberimiz (s.a.v)’in ayakkabı bağı çözüldüğünde derhal etrafındakiler düzeltmeye kalkışırlar, ama Allah Resulü buna razı olmaz. Hatta bunun bir özel muamele olacağından bahisle bu tür davranışları sevmem demişlerdir. İşte bu sünnet-i seniyye’den hareketle cemaat içerisinde cem olan kardeşler birbirlerinden hürmet beklemeyi bir kenara bırakıp hizmete koşmayı tercih etmelidir. Şayet bir cemaat mensubu hürmet beklentisinde olursa bir gün gelir terk edilecektir. Çünkü kardeşlik hukukunda kardeşini sıkıntıya sokmamak esastır. En iyisi mi kendimiz için istediğinizi kardeşimiz içinde istemeli ki tek başımıza kala kalmayalım. Anlaşılan o ki birlik ve dirlik kardeşimizin derdiyle hemhal olmak ve sıkıntısını gidermekle sağlanabiliyor. Bakın, Allah Teâlâ “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, dağılıp parçalanmayın” buyuruyor. Yine; “Sadıklarla beraber olun” diye öğütlüyor. Habib-i Ekrem ise; “Rabbül Âleminin eli (rahmeti ve desteği) cemaatle birliktedir” buyuruyor. Madem öyle, toplum içinde beşeri münasebetlerimizi kolay kılmak varken yokuşa sürmek niye? Keza mümin kardeşimizin problemlerini çözmek varken bencil davranmak niye? Hiç kuşkusuz Sahabeyi Kiramı örnek alsaydık böyle olmazdık elbet. Zaten aşağıda sunacağımız Ensar örneği her şeyi izah etmeye yetiyor:

Allah Resulü Medine’de Sa’d b. Rebi (r.a)’ı, Abdurrahman b. Avf (r.a)'a kardeş yapınca Sa’d b.Rebi, bakın ne demiş. Kardeşine der ki;

-Malımı ikiye bölüp yarısını sana vereceğim, iki hanımım var istersen bunlardan birisini boşayayım, hatta iddet müddeti bitince onunla evlen der.

Abdurrahman b. Avf (r.a)'da cevaben;

-Bak kardeşim! Allah sana, ehline ve malına bereket versin, sen iyisi mi bana çarşının yolunu göster başka bir şey istemem, ben ticaretle uğraşayım der. İşte Ensar topluluğuna dâhil olup hayatı kolaylaştırmanın karşılığı budur. Bu kıssadan anlaşıldığı üzere kardeşçe yaşamasını bilen insanların arasına karışmak gerek. Hatta bu da yetmez Ensar olmak gerekir. Ensar olmak için de; Allah’ın size nimetini hatırlayın. Hani siz bir zaman birbirinize düşman idiniz; O kalplerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Sizler bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi aradan kurtardı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız (Al-i İmran 3/102–103) beyanına icabet etmek gerekir.

Her ne kadar; “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın” emrinden maksat ‘Kur’an’ olduğu kuvvetli delil olarak sunulsa da bu ayetten muradın kimi İslam, kimi İtaat, kimi 'iman, tövbe ve ihlâs' üçlüsü, kimi de cemaat olduğunu belirten müfessirlerde var. Aslında bu açıklamaları bir bütün halde toplayıp derlediğimizde; Kuran’ı rehber edinmeyi, İslam dairesinden çıkmamayı, tövbe, itaat, ihlâs ve takva üzerine yaşayan cemaatle birlikte olmak gerektiğini idrak ederiz. Nasıl idrak etmeyelim ki, bir kere Yüce Mevla’mız; “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın” beyanıyla uyarmakta bile. Hatta Yüce Allah “Allah ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin” diye öğütler de. İşte yapılan bu uyarı ve öğütler ışığında Resulü Ekrem (s.a.v); “İsrail oğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bunlardan bir grup hariç, diğerleri ateşte olacaktır” buyurmuştur. Tabii bu durum karşısında Ashab-ı Kiram merak edip sorar:

-Ya Rasulullah! Bu kurtulacak fırka kimlerdir?

Buyurdular ki:

-Ehl-i sünnet ve’l cemaattir. Yani Allah ve Resulünün yolundan gidenlerdir.

Bu arada Resulü Ekrem (s.a.v) “Kim cemaatten bir karış ayrılırsa, boynundan İslam bağını çıkarmış olur” uyarısında bulunmayı da ihmal etmez.

Cemaatin önemini ortaya koyan diğer hadis-i şeriflere göz attığımızda ise:

“Kurdun sürüden ayrılan koyunu kaptığı gibi, şeytan da insanı kapar. Bölünüp dağılmaktan sakınınız. Size cemaate sarılmanız ve çoğunluğa katılmanız gerekir (Ahmed, Müsned).

Üç şey var ki; Müslüman bir kimsenin kalbi onlarda hıyanetlik üzere bulunmaz. Bunlar: Allah için amelde ihlâslı olmak, önündeki imama nasihat edip samimiyetle davranmak, cemaate sımsıkı sarılmak. Şüphesiz müminlerin duaları onları arkadan sarar.

Kıyamete kadar ümmetimden bir taife hak üzere kalmaya ve Allah’ın emrini yerine getirmeye devam edecektir. Onlara muhalif davrananlar kendilerine hiçbir zarar veremeyecek. Onlar hakkı izhar ve ispata muvaffak olacaklardır (Bkz. Alusi a.g.e. C.7, cüz16).

Şüphesiz Allah ümmetimi delalet üzerinde bir araya getirmez, Allah’ın eli cemaatle birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe gider.

Hiç şüphesiz şeytan cemaatten ayrılan kimseyle beraberdir. Onun içine yerleşip istediği yola çeker.

Şüphesiz, Allah her yüzyılın başında bu ümmetin içinden, onların dualarını yenileyecek kimseler gönderir (Ebu Ya’la, Müsned 7. 59–60 No:2078).

İsrail oğullarını peygamberler yönetip idare ederdi. Bir Peygamber vefat edince yerine başka bir Peygamber gelirdi. Benim ve ümmetimden durumum ise böyle değildir. Benden sonra hiçbir Peygamber gelmeyecek, fakat halifeler bulunacak, sayıları da çok olacak.

Ashab-ı Kiram:

-Ya Rasulullah! Onlara karşı ne yapmamızı emredersiniz?

Efendimiz(s.a.v):

-İlk önce beyat ettiğiniz halifenize vefa gösterin ve onların hakkını verin; üzerinize düşeni yerine getirin. Şüphesiz Allah, onları da yönetimlerine verdiği kimselerin hesabını soracaktır (Buhari, Enbiya,50, müslim, imare,440, İbnu Mace, Cihad,42, Ahmed, Müsned,2, 297).

Bir İmama kalbinin sevgisiyle yönelip elini uzatarak beyat eden kimse, gücünün yettiği kadar ona itaat etsin (Müslim, imaret).

Müslüman’a, kendisine bir haram emredilmediği sürece hoşuna giden ve gitmeyen konularda başındaki imama dinleyip itaat etmesi farzdır (Buhari, ahkâm,4).

Başınızda eli çolak, ayağı topal, rengi siyah bir köle de olsa sizi Allah'ın kitabına göre yönettiği sürece sözünü dinleyip itaat edin (Müslim, imare,37; Nesai).

Bana itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Bana isyan eden de Allah’a isyan etmiş olur... Eğer başınızdaki imam Allah'tan korkmayı emrederse bundan dolayı kendisine ecir vardır. Takvanın dışında bir şey emrederse vebali onadır.

Bir ara Resulü Ekrem (s.a.v);

Ey topluluk! Benim size Allah tarafından gönderilmiş bir Resul olduğumu bilmiyor musunuz sorunca,

Oradakiler:

-Evet, Sen Allah’ın Resulüsün dediler.

Resulü Ekrem (s.a.v):

-Allah’ın kitabında; Bana itaat edenin Allah’a itaat etmiş olacağını bildiren ayeti indirdiğini biliyor musunuz?

Dediler ki:

-Evet ya Rasulullah! Şahadet ederiz ki sana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Şüphesiz sana itaat Allah’a itaat sayılmaktadır.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v):

Hiç şüphesiz bana itaat etmenizi Allah’a itaat olmaktadır. Başınızdaki imamlarınıza itaat etmenizde bana itaat olmaktadır (Suyutu ed, Dürrül- Mensur, 11. 597).

Kim başındaki Emirden hoşlanmadığı bir şey görürse, sabretsin. Çünkü kim cemaatten bir karış ayrılırsa cahiliye ölümü ile ölür (Müslim, imamet).

Ümmetimden her devirde Sabikun (hayırda önde) bulunur (Ebu Nuayım, Hilye,1,7, Suyuti el- camius sağır2, 415 No:7327).

Üç sınıf insan vardır ki, Allah Teâlâ onlarla kıyamet günü onları temize çıkarmayacaktır. Bunlardan birisi de, bir imama sırf dünya için beyat eden kimsedir (Buhari, Ahkâm,48, Müslim, İman 173;Nesai, Buyu,6, İbnu Mace, Cihad,42; Ahmed Müsned2, 25).

İmamlarınız hakkında kötü sözler konuşmayın, Allah'tan onlar için güzel hal isteyin (Müslim).

İmamlarınızın en hayırlısı; sizin onlar için onlarında sizi sevdiği, sizin onlar için onlarında sizin için dua ettiği kimsedir (Taberani).

Kim, dünyada Allah’ın adına hüküm icra eden sultana (imama) ikram ve hürmet ederse Allah'ta kıyamet günü ona ikram eder. Kim küçültürse Allah'ta kıyamet günü onu alçaltıp rezil eder (Tirmizi, fıten,47).

Allah’ın ahkâmını ayakta tutan sultana (imama) kötü söz söylemeyin. Şüphesiz onlar yeryüzünde Allah’ın gölgesidir (Suyuti)” gerçeği ile yüzleşiriz. İşte yukarıda zikredilen daha nice pek çok hadis-i şerifler cemaatin önemini ve o cemaatin imamına tabii olmak gerektiğini ortaya koymaktadır.

Elbette ki imama tabii olmak derken Sünnet-i Seniyye üzerine hareket edene tabii olmak esastır. Kaldı ki, Peygamberimiz (s.a.v) kendinden sonrası için imamet (halife) atamamıştır. Bu yüzden Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) “Ben Allah’a ve Resulüne itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz” buyurmuştur. İmamlık o kadar önemli bir husustur ki Rasulullah (s.a.v) vefat ettiğinde bir yandan defin işlemleri sürdürürken diğer yandan da Müslümanlar başsız kalmasın diye halife seçmenin derdine düşmüşlerdir. Nitekim Allah Resulünün vefatının ardından halifelik konusunda; “İmamlar Kureyş'tendir” hadis-i şerifi zikredilince Ensar halifelik talebinden vazgeçip Hz. Ebu Bekir (r.a)’a biat etmişlerdir. Hakeza Hz. Ömer (r.a)’da Hz. Ebu Bekir (r.a)’ın tavsiyesiyle halife seçilmiştir. Malum, Hz. Ömer (r.a) ise hasta yatağında hilafet işini altı kişiye havale etmiştir. Söz konusu bu altı kişilik şura heyeti Hz. Ömer (r.a)’ın vefatının ardından kendi aralarında altıncı üye Abdurrahman b. Avf'ın vereceği karara razı olacaklarını beyanla Hz. Osman (r.a) seçilmiştir. Hz. Osman (r.a)’da hayattayken kendisinden sonra kimin seçilmesi hususunda herhangi bir isim vasiyet etmeksizin şehit edilip darü’l bekaya göç etmiştir. Hemen defin işlemlerinin akabinde Muhacir ve Ensar’ı temsilen toplanan heyet halifeliği Hz. Ali (k.v)’e teklif etmişlerdir. Tabii, Hz. Ali (k.v) halifeliğin ateşten bir gömlek olduğunu düşünerekten önce kabul etmemiş, fakat sonradan gelen yoğun ısrarlar karşısında üstlenmek zorunda kalmıştır.

Dört halife gerçek manada halifedir, sonrası malum Peygamberimizin daha önceden hadisi şerifte de belirttiği üzere ‘mülk’ olarak tescillenmiştir. Bu yüzden Hz. Muaviye, Hz. Ali (k.v)’e yaptıklarından dolayı tekfir edilemez. Çünkü Hz. Muaviye mülk içtihadıyla hareket etmiş, Hz. Ali ise halifelik içtihadıyla mücadele etmiştir. Kaldı ki sahabe arasında yaşanan ihtilaflar asla iman konusu olamaz. İşte bu nedenle Hz. Ali’den sonra ki Hz. Muaviye'nin imamlığı halife olarak değil emir veya hükümdar (saltanat) olarak değerlendirilir. Ehlisünnet ulemasınca böyle değerlendirilmesi elbette ki halifelik sonrasının başa gelenlerin galip gelme şeklinde tezahür ettiği içindir. Zira Yezid bunun en tipik örneğidir. Malum o hem zalimce davranış sergilemiş, hem de münafıkça davranmıştır.

Anlaşılan ümmetin birliği ve dirliği için illa ki lider şart. Elbette ki ümmeti idare eden liderin Ehlisünnet yolunu takip edeni makbuldür.

Bakın Muaz b. Cebel (r.a):

-Ya Rasulullah! Eğer bizim başımızda senin sünnetine göre hareket etmeyen bulunursa ne yapmamızı emredersiniz?

Resulü Ekrem (s.av):

-Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez buyurmuştur.

Hakeza Resulü Ekrem (s.a.v) bir grup asker hazırlayıp, başlarına da Ensar’dan Abdullah b. Huzafe es-Sehmi’yi emir tayin etmişti. Derken sefere koyuldular, bir yerde mola verdiklerinde emrindeki askerler Abdullah b. Huzafe es-Sehmi’yi kızdırmış olsalar gerek ki;

-Sizden biraz odun toplamanızı, onu tutuşturmanızı ve içine girmenizi istiyorum talimatını verir.

Onlarda:

-Allah Resulüne soralım; eğer ateşe girmeyi emrederse gireriz derler. Bu arada ateş söndüğünde Emir’in kızgınlığı da gitmiş olur. Ama dönüşte mesele sorulduğunda Habib-i Ekrem (s.a.v) şu cevabı verir:

-Eğer o ateşe girselerdi, çıkamaz ebediyen içinde kalırlardı, imama itaat ancak hayırda olur.

Allah Teâlâ “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül evet bütün bunlar o yapılan şeyden mesuldür” (İsra:17/36) buyuruyor.

Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır’da bu ayeti kerime ve hadislerden hareketle; “Bir kimseyi ‘rab’ edinmiş olmak için illa ona ‘rab’ adını vermek şart değildir. Bir kimsenin emrine uymak emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir. Bizim âlimlerimize ve adil idarecilerimize itaat edip saygı göstermemiz bunun dışındadır. Çünkü bize böyle bir itaat emredilmiş, ölçüleri belirtilmiştir” diye meseleye açıklık getirmiştir.

Maalesef gel gör ki, “Yeryüzünde Allah diyen kimseler kaldığı sürece kıyamet kopmaz” (Abdurrahman Cami 898 Nakduin- Nusus, 97) hadisi şerifin sırrınca gerçek manada Allah adını ananların yüzü suyu hürmetine şu yaşadığımız acımasız dünyanın önümüze koyduğu bir takım hazin olaylar devam edebiliyor.

Rabbül Âlemin “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ulu’l emr’e de itaat edin. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüzde Allah’a ve ahrete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resulüne götürün, bu hem hayırlı, hem de netice bakımdan daha güzeldir” (Nisa 4/59) diye beyan buyurur.

İmamlık netice itibariyle İmameti Kübra (büyük imamlık) ve İmameti Suğra (küçük imamlık) diye iki ana başlıkta incelenir. Umumi imamlıkta; hür, erkek, akil baliğ, muktedir ve Kureyş’li olmak (İslam’ın ilk dönemi itibariyle) gibi şartlar aranır. Umum-i riyasete sahip imametin başlıca görevlerine gelince; Şer’i cezaları tatbik etmek, zekâtları almak, yol kesici ve hırsızlığın önüne geçmek, cuma ve bayram namazlarını kıldırmak, velisi olmayanları evlendirmek, ganimetleri taksim etmek gibi hususları kapsar.

Bu arada unutmamak gerekir ki; kâfir, Müslüman’a veli olamaz, hakeza kadın da halife olamaz. Hatta fasık birini imam tayin etmekse mekruhtur. Ancak adil olmak halifelik için şart değildir. Böyle birini seçmek mekruh olmakla birlikte halifeliği sahihtir.

NAMAZ İMAMLIĞI

Namaz imamlığı için aranan şartlar; Müslüman olmak, akıl baliğ olmak, er kişi olmak, Kur’an’ı okuyor olmak, özürden beri olmak, yani burun kanaması, pelteklik ve pepelik gibi özürlerin olmamasıdır.

Kalabalık camilerde saflar yola bitişik ise imama uymaya mani teşkil etmez. Ev ve mescit arasında bir yol ayırımı olsa bu durum imama uymaya engel teşkil eder, zira mekân farklılığı söz konusudur.

İmama uymanın şartları;

-Cemaat imama niyet etmeli,

-Namaz kılınacak yerin bir olmanın yanı sıra cemaatin imamı görebilecek konumda olması, ya da imamı göremese de tebliğ edici vasıtasıyla imamın sesini duyabilecek mekân olması gerekir,

-İmamın arkasında saf duranların topuğu imamın topuk hizasını geçmemeli, burada hiç kuşkusuz topuk ölçüdür. Sadece topuk mu, elbette ki İmamdan önce rükû ve secdeye varmamak gerekir. Şayet bu temel kaidelere uyulmamışsa mutlaka selamdan sonra o rekâtı kaza etmek icap eder. Aksi takdirde namaz batıl olur. Esas olan rükünlerde imamla birlikteliği sağlamaktır. Dolayısıyla imamdan önce rükû ve secdeye varmak bir anlamda imama uymamak demektir.

-İmam ve cemaatin kıldıkları namaz aynı cins namaz olmalı,

-İmamın namazı sahih olmalı vs.

Zemin üzerinde namaza duran bir kimse binek hayvan üzerindeki imama uyamayacağı gibi, hayvan üzerindeki bir kişide zemin üzerinde namaza duran imama uyamaz. Zira paylaşılan mekân aynı değildir. Hakeza farz namaz kılan kişi nafile kılana uyamaz. Ancak nafile namaz kılan kişi bundan istisnadır, yani farz kılanın ardından cemaat olabilir. Anlaşılan buradaki incelik zayıfın kuvvetliye bina edilmesidir. Dolayısıyla bu durumda nafile kılanın nafile kılana uyması sahih olur. Hatta vitir namazını vacip bilenin sünnet kabul eden kimseye uyması da sahihtir.

İma ile namaz kılana uymak sahih değildir.

Abdestli kişinin teyemmümlü kişiye, ayaklarını yıkayanın mesh edene, ayakta olanın oturarak rükû ve secde edene, bedeni özrü olmayanın kambur ve topal olana, hür kadının başı açık olan cariyeye uyması caizdir.

Kadının kadına imamlığı kerahetle caizdir. Ancak kadınlar cemaatle namaz kılacaksa, imam olan kadın öne geçmez aralarında durması icap eder.

Bir kimse imamdan önce özürsüz olarak selam verirse namazı kerahetle sahihtir.

İmam cünüp veya abdestsiz namaz kıldırır da, cemaatte bundan haberdar olursa kılınan namaz fasittir.

Bu arada unutmamak gerekir ki dört şeyde imama uymak şart değildir, bunlar;

-İmam bile bile namaza secde ilave ederse,

-Bayram tekbirlerini fazla alırsa,

-Cenaze tekbirlerini fazladan alırsa,

-İmam yanılarak farzdan fazla bir rekâtı kılmak üzere beşinci veya üçüncü rekâta kalkma gibi ayrıntılarda uyulmaz.

İmamın cemaati usandıracak derecede namazı uzatması uygun olmadığı gibi mekruhtur. Ancak cemaat uzatmaya razı olursa kerahet olmaz. Sabah namazında imamın ilk rekâtı uzatması sünnettir. Bu durum cemaatin ilk rekâta yetişmesi içindir. İmamın kendisine kolay gelen ayet ve sureleri okuması caizdir. Bilhassa teravih namazını cemaati usandırmayacak şekilde orta halli kıldırması uygundur. İmama uyan kimsenin gizlice Fatiha okuması doğru tavır olmaz, okunursa namazın bozulacağı birçok sahabeyi kiramdan rivayet olunmuştur. Nitekim Ebu Hureyra (r.a) bu konuda; Biz vaktiyle imamın arkasında okurduk. Neyse ki 'Kur’an okunduğunda onu dinleyin ve susun' ayeti kerimesi nüzul olmasıyla birlikte mesele kendiliğinden hallediliverdi demiştir.

Mezhep değişikliği imama uymaya engel değildir, ancak şu var ki; bir Hanefi'nin burnundan kan aktığı halde abdestini yenilemeden imamlığa geçen bir Şafii’ye uyması caiz değildir.

Erkeklerin kadınlara ve çocuklara uyması caiz değildir. Ayrıca akıllının bunağa, Kur’an okuyanın ümmiye, kıraati olmayanın dilsize, elbisesi temiz olanın pis olana, avret yeri kapalı olanın açık olana, özrü olmayanın özrü olana uyması caiz değildir. Köle ve babası belli olmayanların imamlığı mekruhtur. Çünkü bunlarda cehalet daha fazla olur. İki gözü kör olanın imamlığı caiz olmakla beraber göz kusuru olmayanın imam olması daha evladır.

Başkasının evinde imamlık yapacak olan bir kişi ev sahibinin izniyle imamlık yapabilir, zaten faziletli olan da budur.

Bir kimse fasık’ın veya bidatçinin arkasında namaz kılarsa cemaat sevabına nail olur. Rasulullah (s.a.v); Bir kimse takva sahibi bir âlimin arkasında namaz kılarsa bir Peygamberin arkasında namaz kılmış gibi olur buyurmuştur. Fasık’ın ve bidatçinin imamlığı tahrimen mekruhtur, nasıl mekruh olmasın ki, bir kere dinen saygınlığını yitirmişliği söz konusudur.

İmamın arkasında bir kişi duracaksa bu kişi imamın sağında durması icab eder.

Kalabalık bir cemaate imamın sesi duyuluyorsa tebliğe (intikale-aktarmaya) gerek yoktur. Aksi takdirde mekruhtur. Bir kişinin safta yer olmasına rağmen cemaatin arkasında tek başına namaza durup imama uyması mekruhtur. Anlaşılan safta yer bulunmadığı durumda caiz olmaktadır.

İmamın kıraati cemaatin okuması gibidir. Fakat selam ve teşrik tekbirleri hariç iftitah tekbirinde elleri kaldırmada, tekbir getirmekte, subhanekeyi okumada, semiallahü limen hamideh demede, tahiyyatı okumasında imama uyulmaz, yani kişinin kendisi okumalıdır.

Cemaat arasında İmamete geçmede sırasıyla göz önünde bulundurulması gereken kurallar söz konusudur. İşte tercih edilen o hususlar:

-Namaz hükümlerini en iyi bilen, varsa fıkıh ilmine haiz olan tercih edilir.

-Tilavet ve tecvidi güzel, aynı zamanda takva sahibi olan tercih sebebidir.

-Yaşça büyük, yüzce güzel olan, ya da güler yüzlü, ahlaki ve soyca güzel olan tercih edilir.

-Karısı güzel olan tercih edilir.

-Elbisesi temiz olan, malı en güzel olan vs. tercih edilir.

Belki yukarıda dikkatinizi çekmiştir yüz güzelliği ve karısı güzel olmakta tercih sebebi olabiliyor. Buna şaşmamak gerekir. Zira yüz güzelliğinden maksat teheccüd namazıdır. Zira teheccüd namazı kılanın yüzü de güzel olur. Karısının güzel olmasından amaç belli; kocanın eşinden başkasına gözü kaymayacağı ihtimalidir. Başın büyük olmasından kasıt ise, aklın çokluğuna işaret teşkil etmesidir.

Şu da bir gerçek, kılınacak mekân evse ev sahibi, mescitse o mescidin imamı tercih edilir. Anlaşılan o ki, hane sahibinin imamlıkta önceliği vardır. Hatta evinde sultan ve hâkim olsa da bu böyledir. Malum sultan ve hâkimin tasarrufları umumidir. Yine de herşeye rağmen ev sahibinin usulen onlardan birini imamlığa geçirmesinde fayda vardır.

MESCİDDE CEMAAT

Bir mescitte vakit içinde bir kez cemaat olmak kâfidir, mescide sonradan gelenlerin cemaat olması mekruhtur. Ebu Hanife'den nakledildiğine göre; cemaat üç kişiden fazla olursa tekrarı mekruhtur. Nitekim Resulullah (s.a.v) Ensar'ın aralarını bulmak için evinden çıkmıştı ki, döndüğünde mescitte cemaatle namaz kılındığını fark etti. Bunun üzerine zevcelerinden birinin evine girdi ve derhal aile efradını toplayıp onlara namaz kıldırdı. Bir mescitte aynı vakit içinde birkaç kez cemaatle namaz kılmak hoş karşılanmamış olsa gerek ki, Peygamberimiz (s.a.v) namazı mescitte eda etmeyip, eve gitmiştir. Keza Hz. Enes (r.a)’dan rivayet olunduğuna göre; Rasulullah(s.a.v)’in ashabı cemaate yetişemediklerinde mescit içerisinde tek tek kılarlardı. Belli ki cemaat olup namaz kılsalardı bu durum alışkanlık doğuracağından cemaatin azalmasına da sebebiyet verecektir. Bir başka zahir rivayete göre ise mescitte cemaati tekrar etmek mekruh, İmam Azam ve Yusuf'a göre ise değildir.

Velhasıl; Hanefi fıkıh kitaplarından yararlanıp karınca kaderince kendi üslubumla anlatmaya çalıştığım imamlık ve cemaat konusu da budur. Sürçü lisan olduysa affola.

Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/29 ... mamet.html
alperen
Özel Üye
Özel Üye
 
Mesajlar: 527
Kayıt: 15 Haz 2007, 23:00

Reklam

Dön Namaz Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir