FOSİLLER VE EVRİM MASALLARI


İslami İçerikli Makaleleri Paylaşabileceğiniz Alan

Moderatörler: Ertugrul, ucharfbesnokta

FOSİLLER VE EVRİM MASALLARI

Mesajgönderen alperen » 29 Ağu 2011, 10:45



FOSİLLER VE EVRİM MASALLARI

ALPEREN GÜRBÜZER


Fosiller ekseriyetle sedimant denilen çökelmiş tortullar içerisinde yer almaktadırlar. Dolayısıyla gerek deniz canlılarına ait, gerek tatlı su formlarına ait, gerekse karada yaşayan canlılara ait formların çökelmiş bulundukları tortular içerisine gömülüp sertleştikten sonra kaya parçası halinde fosilleşebiliyorlar. Bu yüzden sertleşen kalıntılara fosil denmektedir. Bilindiği üzere Darwin teorisini güçlendireceği düşüncesiyle fosillere çok ümit bağlamıştı. Öyle ki kendisi hayatı boyunca teorisine dayanak kılacak milyonlarca ara-geçiş formlarının fosil kalıntılarının içerisinde olabileceği hayaliyle hep yaşadı. Şayet bir gün bu hayal gerçekleşmezse insanların ileri sürdüğü teorisine inanmayacağını çok iyi biliyordu. Bu yüzden evrimciler kendilerine devr edilen mirasın yüzüstü bırakılmaması veya Darwin’in bu hayalini gerçekleştirmek adına büyük bir gayretle kolları sıvayıp hummalı bir şekilde karış karış fosil aramaya koyuldular. Derken gelinen nokta itibariyle Darwin’in kehaneti bizatihi kendi müritleri tarafından yarı balık-yarı sürüngen benzeri hiçbir ara formun izine bile rastlanılmamasıyla birlikte kendiliğinden çöküvermiştir.
Bilindiği üzere fosil yaş tayininde birtakım metotlar kullanılmaktadır. Aslına bakarsak bir kayanın yaşını kesin kes ortaya koyan tam manasıyla güvenilir bir metot yoktur. Buna rağmen bugün en iyi yaş tayini metodu olarak görülen radyometrik metot revaçta gibi. Bu metodun ölçü alınmasının nedeni mineral içeren kayaların bünyesinde yer alan uranyum, kurşun, thorium-kurşun, potasyum-argon vs. gibi maddelerin izotop oranlarını esas alan bir metot olmasından dolayıdır. Fakat söz konusu izotop oranları kayaların meydana gelişinden önceki zamanı ortaya koymaktan aciz durumdadır. Yine de her şeye rağmen radiometrik yaş tayini metodunun verilerini kıstas alındığında yeryüzünün yaşı 4,5 milyar olduğu belirlenmiştir. Ayrıca yeryüzünde yaşayan canlıların bir zaman diliminde fosilleştiğinden hareketle ortaya çıkan fosillere indeks fosiller denmiştir. Keza tahmin edilen zaman içerisinde fosillerin dizilişini gösteren indekse ise jeolojik sütun denmektedir. İşte evrimciler bu indeks içerisinde yer alan fosil sıralamanın gereği kendilerine göre bir hayali sütunlar inşa ederek, yeryüzünde önce omurgasızlar sahne almış, sonra bunları takiben sırasıyla balıklar, kurbağalar, sürüngenler ve daha sonra da güya memeliler görünmeye başlamışlar tarzında iddialar ortaya atmışlardır. Doğrudur veya yanlış, ama ortada bir gerçek var; tüm canlıların belirli bir tertip üzere yaratılmış olduğudur. Yani evrimleşmenin olmadığı bir yaratılış sıralaması söz konusudur. Kaldı ki ortaya çıkan fosil kayıtlarından öyle anlaşılıyor ki yaratılış sıralaması önce denizlerden başlamış, akabinde kara sahası canlılarla donatılmış ve en nihayet insan ortaya çıkmıştır. Ancak bu sıralamadan sakın ola ki yaratılış zinciri halkasında yer alan tüm bitki, hayvan ve insanlık âleminin ortak bir gen havuzundan meydana geldiği anlamı çıkarılmaya kalkışılmasın. Zira her tip kendi gen havuzunda dallanıp budaklanıp çeşitli türlere ayrılmışlardır. Hiçbir zaman çeşitlilik bir başka canlıya dönüşümü sağlamamıştır. Yani her türün zenginliği kendi sınırları içerisinde kalmıştır. Buna rağmen günümüzde evrim masalları gırla gidiyor. İsterseniz biraz masal dünyasında dolaşalım bakalım neler varmış diye bir göz atalım.
I.Masal (Protozoa-metazoa)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içerisinde kalbur zaman içerisinde, develer tellal iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken güya çok hücrelilere (metezoalar) ait organizmalar, en az yarım milyarlık bir zaman periyodu içerisinde protozoalardan (bir hücreli canlılar- basit organizmalar) evrimleşmişlerdir. İşte bu ilginç masalı anlatırken ister istemez aklıma bir şey takıldı. Şu meşhur harikulade petekli göz yapısına sahip Trilobitler var ya, işte ondan söz ediyorum. Malumunuz bu canlı son derece mükemmel bir matematiksel programla dizayn edilmiş göz yapısıyla dikkat çekmektedir. Üstelik bu canlının kambriyen devrinden günümüze kadar zerre miskal değişikliğe uğramadan aynı orijinal tasarımını muhafaza ederek hayata merhaba demesi evrimcilerin; “Canlıların ilkel yapıdan karmaşığa doğru evrimleştiği” hipotezini tek başına çürütmeye yeter artar bile. Biz biliyoruz ki metezoa’ya ait fosiller gayet kompleks bir şekilde kambriyen kayaları arasında yer almaktadır. Yani, kambriyen kayalıkları kompleks omurgasız türlerine ait türlerin bolca bulunduğu form zenginliğine sahiptir. Madem öyle kambriyenden önceki prekambriyen kayalarında neden fosil bulunmamakta, doğrusu bu masalı dinlerken şaşmamak elde değil. Dolayısıyla kambriyen faunasının evrim geçirmediğini duvara anlatmak masal kahramanlarına anlatmaktan daha kolay olsa gerektir. Onlar umursamasalar da kambriyen katmanlarında çok sayıda birbirinden farklı türlerin her hangi bir atadan gelmeksizin ansızın yeryüzünde göründüklerini gösteren fosiller önümüzde durmaktadır. Hatta sağduyulu bilim adamlarının adına “Kambriyen patlaması” dedikleri bu büyük deliller jeolojik kayıtlarına çoktan geçti bile. Bundan da öte maalesef protozoalarla kambriyendeki metazoalar arasında 1–2 milyar yıllık büyük bir zaman boşluğu olmasına rağmen bu masal bildiğini okumaya devam etmektedir. En iyisi mi biz yeni kuşaklara masal yerine gerçekleri söylemeye çalışalım. Ey gençler! Şunu iyi bilin ki; yeryüzünde biyolojik nizam ansızın ortaya çıkan karmaşık yapıdaki canlılarla neşvünema bulmuştur. Kesinlikle bir canlıdan diğer canlıya dönüşüm söz konusu olmadığı gibi böyle bir ara form da yoktur. Böyle bir ara formu bulana şimdiden ödüllendireceğimizi söyleyebiliriz. Sakın ola ki sonra biz böyle bir şey duymadık demeyin, çünkü işin ucunda büyük bir ikramiye var. Nereden çıktı bu ikramiye derseniz, baksanıza birileri 150 yılı aşkındır harıl harıl çalışıyorlar, fakat hala iddialarını destekleyecek bir tek delil bile bulamadılar, olur ya yeni kuşak gençler olarak bu büyük ikramiye belki sizlere kısmet olur. Bakın, bir zamanlar Simpson kim bilir prekambriyen dönemine ait fosilleri bulmak için ne hayaller kurmuştu. Ne yazık ki beklediği ve hayallerini süsleyecek buluşlar netice vermedi. Böylece tüm uğraşıları fiyaskoyla sonuçlanıverdi. Fakat siz siz olun Simpson hayal kırıklığına uğradı diye sakın mücadele azminizden yılmayınız.
II. Masal (omurgasızlar-omurgalılar)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içerisinde kalbur zaman içerisinde, develer tellal iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken güya omurgasızlardan omurgalılara geçişin kordatlar (Chordata=Sırt ipliler) vasıtasıyla gerçekleştiği söylenmiştir. Tüm bunlar söylenmesine söylenir de durum vaziyete bakıldığında ortada milyonlarca omurgasız ve balık fosili var, ama içlerinde ne bir fosilleşmiş bir delil, ne de yarı balık- yarı amfibiyen geçiş formu söz konusudur. Hatta mevcut fosillere bakıldığında ilk omurgalıların Agnatha (çenesizler) sınıfından olduğu gözükmektedir. Mesela bu sınıfın ilk üyelerinden Ostracoderm (pullu derililer) ve diğer üyelerin atalarına ait herhangi bir delil niteliğinde fosil ortaya konulamamıştır. Keza yüksek kemikli balık grupları ve köpek balıklarına ait tiplerin ataları olduğu iddia edilen formların da herhangi bir izine rastlanılmamıştır. Bu arada bazı aklıevveller hızını alamayıp galiba kemiği olmamasına nispetle kıkırdaklı balıkların(Chondrichtyes veya Cartilaginous) evrimleşerek kemikli balıkları (Osteichtyes) meydana getirdiğinden dem vurmaktadırlar. Oysa fosil kayıtları köpek balıklarıyla ilgili iskelet özelliklerinin ilkel forum ilan ettikleri kıkırdaklı balıklardan çok daha ilkel ve bozulmuş durumda olduğunu göstermektedir. Şurası bir gerçek kemiklilerin yeryüzüne bir anda çıkıvermişlerdir. Keza akciğerli balıklarda öyledir. Kaldı ki evrimciler kıkırdaklı balıkların atası olduğunu iddia ettikleri Placodermlerin varlığı bile ortada yokken, maalesef ısrarla atası olmayan varlığı bir başkasına ata yapmaya çalışıyorlar. Yine bir başka ara form olduğunu iddia ettikleri tür ise Coelacanth fosilidir. Oysa ilerleyen zaman dilimlerinde dünyanın başka yerlerinde 200’ü aşkın Coelacanth’ın ele geçmesiyle birlikte evrimcilerin iddia ettiklerinin aksine adından söz edilen fosilin ne ilkel bir akciğere sahip yaratık, ne de büyük bir beyine sahip bir yaratık olmadığı fark edilmiştir. Yani her ikisi de değildir. Meğer akciğer sandıkları balığın vücudundan çıkan bir takım çıkıntılar yağ kesecikleriymiş. Derken bu varlığın masal kahramanları şaşırtırcasına okyanusun derinliklerinde yaşayan tipik bir dip balığı olduğu anlaşılınca bu masal da burada son bulmuş oldu. Kelimenin tam anlamıyla zincirlemesine hayali imkânsız ata serileriyle oyalanmak anlaşılması zor bir hezeyan olsa gerektir.
III. Masal (Balık-kurbağa)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içerisinde, develer tellal iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken güya balıktan kurbağa meydana gelmiş. Tabii kurbağa atası olduğu iddia edilen balığın huzuruna çıkıp bu durumu merak etmiş sormuş;
—Yani siz şimdi demek istiyorsunuz ki senden (balıktan) bana (kurbağaya) kademeli geçişi gösteren ara fosil Rhipidistian crossopterygian (yassı yüzgeçli balık) ile Ichthyostega (kuyruklu su kurbağası) cinsidir. Madem öyle nasıl oluyor da bu iki cins arasında ciddi manada büyük farklılıklar var. Kaldı ki su hayatından kara hayatına geçiş için yassı yüzgeçli balıkta var olan göğüs ve kalça (pelvic) kaslarının kaybolmasıyla birlikte buna paralel kurbağa ayak ve bacaklarının kademeli bir şekilde ortaya çıkışını gösterecek bir formun olması gerekmez mi?
Bu akıl dolusu soru karşısında balığın alnında boncuk boncuk terler akmaya başlamış;
—Aman evladım sen daha çok küçüksün, böyle sorularla boyundan büyük işlere karışıyorsun demiş, ama evlat kurbağa hiç tınmadan bu sefer de:
— Öyle diyorsun ama, bak mevcut tüm fosiller ve şuanda yaşayan tüm balıkların leğen kemikleri hem küçük hem de gevşek bir şekilde adale içerisine gömülü oldukları gözlemlenmiştir. Üstelik söz konusu kemiklerin omurga sütunlarıyla da doğrudan bir bağlantının olmadığı belirlenmiştir. Dolayısıyla bu durumda leğen kemiklerinin vücut ağırlığını desteklemesi imkânsız kılmaktadır. Kaldı ki balık cephesinde durum bu iken kurbağa cenahında yaşayan dört ayaklı kurbağalar veya fosil kayıtlarında geçen kurbağaların ise leğen kemikleri hem çok büyük hem de sıkı bir halde omurgaya tutturulmuş olup yürümeyi sağlayacak bir yapıdadır. Üstelik yürümeye yönelik bu özelikler bugün itibariyle ne yaşayan balıklarda mevcut ne balık formların da mevcut. Maalesef böyle beni temsil edecek bir tane geçiş formu piyasada görünmüyor.
Balık bu akıl dolu sözler karşısında yine köşeye sıkışmanın telaşıyla;
—Bak oğlum bu iş akşamdan sabaha, ya da sabahtan akşama ansızın vuku bulan bir olay değil, zira balıklardan kurbağaların meydana gelişi 70 milyon yıl içerisinde gerçekleşen bir olaydır bu.
Kurbağa:
— Madem 70 milyonluk bir zaman diliminde gerçekleşmiş diyorsun, o zaman bana 70 milyon veya daha erken bir zaman dilimine ait kayalar içerisinde buna dair bir tane balık fosili göster desem, belli ki gösteremeyeceksin. Üstelik hoşuna gitmese de geçen ajanslara düşen bir haber de; 1939 yılında Afrika kıyısında kurbağaları meydana getirdiği sanılan Latimeria cins bir Crossopterygian balığın halen balık olarak yaşadığı ortaya çıkmıştır. Görüyorsun bu olay tek başına balık ve kurbağa arasında ara formun olmadığını tek başına ortaya koymaya yetiyor, artıyor da.
Balık, kurbağanın önüne koyduğu delillerden balık ve kurbağa arasında geçişleri gösteren ara formun olmadığını anlayınca bu sefer başka bir iddiayı gündeme getirir, der ki:
— Bak oğul! Madem beni dışlıyorsun, bak geçenlerde arkadaşlarım birçok balık gruplarını incelemeleri sonucunda; yassı yüzgeçli balıkların, kurbağaların ve sizin gerçek atanız olabileceği kanaatine vardılar. İsterseniz sizde bir inceleyin görün, bak o zaman kuyruklu su kurbağaya (Ichthyostega) ait iskeletin kısmi olarak kurbağaya benzediğini, hatta karmaşık bir baş tipli omurga ve iç kulak girintilerine sahip olduğunu, yüzgeçlerde ise kemik kalıntılarının olduğunu göreceksin. Sanırım bu olay Devonian devrinin sonlarında gerçekleşti diyebilirim.
Kurbağa:
— Yani diyorsun ki kurbağalar Devonian sonunda piyasaya çıktı. Hadi öyle olduğunu kabul etsek bile bunların atası olduğunu söylediğiniz Crossopterygian’ların (yassı yüzgeçli balık) Devonian devrinin başında veya ortasında evrimleşmiş olması gerekmez mi? Hadi diyelim ki bundan da vazgeçtim. Peki, Devonian devrinde yaşadığı söylenilen hem yassı yüzgeçli balıkların hem de tatlı su formların gruplar halinde ortadan kalkması icap etmez mi? Üstelik Missipian periyodunun başında üç kurbağa takımı daha bulunmuştur. Dolayısıyla sizin iddianız gereği bu üçlünün Crossopterygian (yassı yüzgeçli balık) su kurbağasından (Ichthyostega) evrimleşmesi gerekmez miydi? Tam aksine bu üçlü grubun hiçbir ferdinde yassı yüzgeçli balık ve kuyruklu su kurbağası gibi baş tipli bir omurga yoktur. Bilakis bu grubun tüm üyeleri son derece ilkel zarf türünden (lepospondylous) diyebileceğimiz bir omurgaya sahipler. Ayrıca bu üçlü takımın bir ferdi olan Aistopoda’nın 200 adet omurga ve uzun vücutlu olmasıyla dikkatleri üzerine çekmektedir. Aynı zamanda bu takımın üyelerinin ekseriyetle ne ayakları mevcut ne de göğüs veya leğen kemiklerinin izi mevcut. Hakeza Nectridea takımının bazı elemanları da öyledir. Anlaşılan o ki baş tipli omurga, yassı yüzgeçli balıklarla kurbağa arasında doğrudan ilişki kurulmaya çalışılması son derece vahim bir durum olsa gerektir.
Şimdi madem Aistopoda ve Nectridea; hem Crossopterygian (yassı yüzgeçli balık), hem de su kurbağalarıyla (Ichthyostega) uzaktan yakından hiçbir benzerliği yok, o halde bu durumda hala yassı yüzgeçli balık ve su kurbağaların tüm balıkların atasıdır diyebilir misiniz? Üstelik ben sana yaşayan üç kurbağa takımından söz ettim, hatta bunlara Semenderler (keler), Newtseler (keler), ayaksızlar (Coacilia), ayaksız solucanlar ve kurbağaları da (Anura veya Sallentia) ilave edebiliriz. Sözünü ettiğim bu canlılar uzun arka ayaklara, zarf tipi bir omurgaya sahip olmakla birlikte, bunlar aynı zamanda kuyruksuz olup kara omurgalıların en modern, belki de en gelişmiş üyeleridirler. Tüm bu bilgiler ışığında; baş tipli omurganın kurbağa ile ataları kuyruklu su kurbağalar arasında geçit köprüsü oluşturmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani Paleozoik’te ortaya çıkarılan kurbağaların hiçbirisinin bu modern üçlü takımı çağrıştıran hiçbir geçiş formuna rastlanılmadığı gibi arada telafi edilemeyecek derecede büyük bir boşluğun bulunması apayrı bir vaka olarak önümüzde durmaktadır. O halde sizden özellikle rica ediyorum, lütfen kendini bana ata ilan etme. Çünkü tüm bu formların kesinlikle evrim geçirmediği gayet açık bir şekilde ortada dururken kendimle alay edilmesine asla müsaade edemem.
IV. Masal (Kurbağa-Sürüngen)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içerisinde kalbur zaman içerisinde, develer tellal iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken güya kurbağadan sürüngen meydana gelmiş. Tabii bunu duyan sürüngen atası iddia olunan kurbağaya meramını şöyle dile getirmiş;
—Böyle diyorsun ama, şöyle bir geçmişe baktığımda buna benzer iddiaları omurgasızların omurgalıya, bir balığın dört ayaklı (tetrapoda)’ya veya uçmayan bir hayvanın uçan bir hayvana dönüştüğü şeklinde uydurulmuş hikayeleri pekala görmek mümkün. Netice itibariyle görüldü ki bu dönüşümleri gösteren hiçbir ara form bulunamamıştır. Kaldı ki yaşayan kurbağalarla sürüngenlerin iskeletleri arasında hem bariz bir şekilde farklılıklar var, hem de kurbağaların aksine sürüngenlerin yumurtaları rahimde yer almaktadır. Bu durumda kalkmış sıkılmadan bana atalık taslıyorsun, olacak şey değil. Bunun üzerine kurbağa dayanamamış şöyle cevap vermiş;
— Bak evladım! Seymouria ve Didactes senle benim aramda geçişi sağlayan Permian devri formudurlar, isterseniz bir inceleyin, senin atan mı, atan değil mi bak o zaman anlayacaksın.
Sürüngen;
— Bir kere adını zikrettiğin formlar Cotylosauria takımından ayaksız sürüngenler olup senin dediğin gibi Permian döneminde değil bir önceki Pensilvanian devrinde bulunmuşlardır. Hakeza memelileri meydana getirdiği iddia edilen Synapsida alt takımının memeli benzeri üyelerde bu devirde görülmüşlerdir. Şimdi soruyorum nasıl oluyor da Seymouria ve Didactes’ler hem benim hem de o devirde yaşamış memelilerin atası olabiliyor. Galiba bir taşta iki kuş vurmak kurnazlığı bu olay olsa gerektir.
V. Masal (Sürüngen-Memeli)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içerisinde kalbur zaman içerisinde, develer tellal iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken güya memeliler sürüngenlerden meydana gelmiş. Tabii Memeliler dayanamamış atası olduğunu iddia eden Sürüngene meramını şöyle dile getirmiş;
—Bak bir zamanlar sizler (sürüngen) için de birileri atanızın kurbağa olduğunu iddia edip kendilerince gülüp eğleniyorlardı. Şimdi aynı oyun biz memeliler içinde sahnelenmek istenmekte. Üstüne üstelik benim atam olduğunu iddia ettiğin yetmemiş gibi hızını alamayıp kuşların da atası olduğunu söylüyorsun. Oysa bir koltuğa iki karpuz sığmaz, doğrusu bu tür mesnetsiz düşüncelerinizi anlamış değilim. Bir kere memeliler olarak sen dâhil diğer tüm canlılardan anatomik yönden ciddi manada farklılıklarımız söz konusudur. Mesela üreme tarzımızdan tutunda gerek sıcakkanlılığımız, gerek diyafram aygıtımızdan kaynaklanan değişik solunum modellerine sahip olmamız, gerek tüylerimizin varlığı ve gerekse yavrularımızı emzirme biçimimize kadar bir dizi hayati faaliyetlerimiz sizlerden çok farklıdır. Kaldı ki kendi grubumuzdan ayı, balina, fare veya yarasa gibi memeli türleri arasında bile ciddi manada farklılıklarımız söz konusu, ama sonuçta aynı jeolojik dönemde ortaya çıkmışız. Dahası bugüne kadar ortaya çıkarılan fosil memeliler ve günümüzde yaşayan memelilerin birbirlerine gayet uyumlu halde tek alt çene kemiğine sahip oldukları gibi orta kulakta yer alan çekiç, örs ve üzengi denilen işitme kemiklerine de sahiptirler. Tüm bu gerçeklere rağmen şimdi bir sürüngen olarak karşıma geçmiş ben senin atanım diye ahkâm kesiyorsun, olacak şey mi? Oysaki sizlerin alt çenenizde en az dört kemik ve işitme cihazınızda ise sadece üzengi denilen küçük bir işitme kemiğiniz mevcut. Hadi bundan vazgeçtim şimdiye kadar iki veya üç çene kemiği veya iki kulak kemiğine sahip geçiş formlarını bana ispatla seni kendime hemen atam olarak kabul etmeye razıyım. Maalesef sendeki alt çenenin her iki yanındaki üçer tane küçük kemiklerin biz memelilerin kulağına sıçrayarak işitme kemiklerine dönüştüğünü iddia edecek kadar meseleyi daha da komik hale getirmiş durumdasınız.
Bunun üzerine Sürüngen dayanamamış şöyle cevap vermiş;
— Bak evladım! Synapsida senle benim aramda geçişi sağlayan form olabilir, isterseniz bir inceleyin belki fikrin değişebilir.
Memeli cevap vermiş;
—Şayet ben Synapsida’dan meydana gelmişsem, bir kere bu söz konusu alt sınıf varlıklar sürüngen gruplarından çok önceden yeryüzünde görünmüşler. O halde bu durumda ben senden önce dünyaya gelmiş oluyorum. Ne zamandan beri oğullar baba, babalar oğul olmuş ta biz duymamışız. Dolayısıyla bana atalık taslamana sanırım gerek kalmadı. Halep oradaysa, işte arşın burada.
VI. Masal (Sürüngen-Kuş)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içerisinde kalbur zaman içerisinde, develer tellal iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken güya kuşlar sürüngenlerden meydana gelmiş. Tabii kuşlar atası olduğunu iddia eden Sürüngene meramını şöyle dile getirmiş;
—Olacak gibi değil, Hiçbir şekilde uçmayan bir hayvandan uçan bir hayvan meydana geldi diyorsanız bunu asla kabul etmem mümkün değil. Bari hiç olmazsa uçmayan bir canlının uçmaya yönelik değişiklikleri gösteren bir ara form göstersen de ikna olsam.
Sürüngen bu durumda şöyle cevap vermiş;
—Bak evladım bu hususta sana atası dinazor olan yeni uçmaya başlayan Arkeopteriks’i senin atan olarak örnek gösterebilirim. Nitekim Arkeopteriks tıpkı sürüngenlerde olduğu gibi kanatlarının kenarında pençe şeklinde yapılar olup fakat göğüs kemiği olmayan, ağzında dişleri ve kuyruğunda omurgası var olan bir canlıdır. Sanırım bu anlattığım özellikler ikna olmana yeterlidir diye düşünüyorum.
Kuş cevaben;
— Ortada yine ikna edilecek bir durum göremiyorum. Şayet kendini bana karşı ata ilan etmek istiyorsan Arkeopteriks yerine Güney Amerika’da yaşayan hoatzin kuşu (Opisthocomus hoatzin)’nu pekâlâ örnek gösterebilirdin. Çünkü bu hayvan gençlik döneminde kanatlarında iki pençesi ve küçük bir omurga ile uçuş yapmaktadır. Dahası bu sözünü ettiğim canlı görüyorsun bir ara form değil senin saydığın özelliklere sahip yüzde yüz bir kuştur. Hatta bu tür örnekleri çoğaltabiliriz de. Mesela Afrika’da yaşayan touraco kuşunun (Musophogidae familyasından Touraco coryhaix) genç üyelerinin kanatlarında pençeler mevcut. Hakeza yine Afrika’da yaşayan deve kuşu (Ostrich) kanatları üç pençe içeren meşhur bir kuştur. Dolayısıyla kendi hayallerini gerçekleşmiş gibi göstermek istiyorsun ama pençeler ve omurgalar asla ölçü değildirler. Ben inanıyorum ki bu verdiğim örnekler jeolojik devirlerin uygun zaman dilimlerinin fosil kayıtlarında bulunsa idi bana ara form olarak ilan ettiğin Arkeopteriks yerine belki de benim bahsettiğim bu canlıları ara form olarak sunacaktın.
Sürüngen bu durum karşısında şöyle cevap verir;
— Peki, peki anladık, çokbilmiş gibi konuşuyorsun, ama bu arada göğüs kemiği ve dişten bahsetmediniz, doğrusu merak ettim nedendir?
Kuş bu kez şöyle dedi;
— Ne yani göğüs kemiğinin (sternum) Arkeopteriks’te olmaması evrim için avantaj kabul ediyorsan pes doğrusu. Üstelik söz konusu kemikten uçabilen memeli yarasalarda bile mevcut. Kaldı ki seni şok edecek bir haberim var. Hatta bu haberle birlikte kemikten söz ettiğine bin pişman olacaksın. Şöyle ki 1992 yılında bulunan yedinci Arkeopteriks fosilinde sternum’un varlığı gözler önüne sergilenmişti. Şimdi soruyorum; hani Arkeopteriks yarı-kuştu? İşte sizin sternum’u olmadığını ileri sürdüğünüz ara form dediğiniz türde meğer göğüs kemiği varmış. Böylece en temel iddianız olan tam uçamayan ara geçit kuş formu diye yutturmaya çalıştığınız fikriniz çürümüş olmaktadır.
Gelelim diş meselesine. Günümüz kuşlarında dişin olmaması geçmişte yaşayan kuşlar da olmayacak anlamına gelmez. Nitekim sizin üyelerinizin bir kısmı dişe sahip bir kısmı sahip değillerdir. Hem sen bu konuyu gündeme getirmekle bu arada benim zihnimi de açmış oluyorsun. Baksana dişe sahip olan kuşların dişi bulunmayanlara göre ilkel ilan etmiş olduğunu anında pratik zekâmla fark ettim bile. Hem madem öyle Monotremata (Platypus=Avustralya’ya özgü kendisi kunduza, gagası ördeğe benzer küçük memeli bir hayvan) ve hiçbir şekilde dişe sahip olmadıkları içindir ki bir kısım memeliler insandan daha gelişmiş sayılması gerekecektir. İşte bu durum da sizler sil baştan; ‘Memeliler insandan türemiştir’ şeklinde yeniden evrim tarihi yazmak zorunda kalacaksınız demektir. Hakeza evrim tarihinize bir göz gezdirdim yumurtlayan veya gagalı olan memelilerin Pleistosen dönemine kadar hiç piyasada yoklar. Belli ki bu büyük boşluk doğuran memelinin görünmesinden 150 milyon sonrasına tekabül etmektedir ki doğrusu anlamakta zorluk çekiyorum. En iyisi mi arkadaşlarınızla birlikte yeniden bir evrim tarihi yazıp bir an evvel çelişkilerden kurtulsanız da bizde bu arada işimize baksak fenamı olur.
Şimdi sıkı dur, asıl sana bomba bir haberim olacak. Yani Arkeopteriks'i bana ara form olarak takdim ettiğine çok pişman olacağın bir haber.
Sürüngen;
— Neymiş o bomba haberin, doğrusu merak ettim.
Kuş;
—1977 yılında Yale üniversitesi Profesörlerinden john Ostrom bir makale yayınladı. Nitekim bu makalesiyle Arkeopteriks’in bulunduğu jeolojik sütundan (Jura) daha eski katmanlar arasında gerçek anlamda kuş fosili bulunduğunu cümle âleme bildirmiş oluyordu. İşte delilse buna derler, dikkat et ara form değil gerçek bir kuş fosilinin bulunduğundan söz ediyoruz. Dolayısıyla Arkeopteriks artık bu noktadan sonra ara form olarak sunmanız hükümsüzdür. Çünkü delil olarak sunduğun o hayvan aslında tüylerinin ve kanatlarının olması hasebiyle ara bir kuş değil tam dört dörtlük diyebileceğimiz gerçek anlamda benim gibi bir kuştur. Dahası söz konusu bu kuş sürüngenler ve dinozorlar gibi soğukkanlı olmayıp, bilakis benim gibi sıcakkanlı tüylü kardeşimdir. Bu yüzden kardeşimi ara form olarak ilan etmek hem bana hem de ona hakarettir. Şayet amacın kardeşimin uçan sürüngenler (petrosaur’lar) veya karada yaşayan diğer sürüngenlerden evrimleştiğini söylemekse pes doğrusu. Kaldı ki siz de mevcut bulunan dört parmaktan dördüncüsünün çok uzun olmasına paralel kanat zarını desteklediğini gösterecek ne bir işaret, ne de dördüncü parmağın kademeli bir şekilde uzadığını ortaya koyacak bir ara form vardır. Böyle bir ara forma rastlanılmaması bütün iddialarınızı çürütmeye yeter artar bile.
Bitmedi, işte sana bir başka delil daha. Şöyle ki; 1996 yılında Çin’de bulunan 130 milyon yaşında ki Liaoningornis kuş fosili ile Archaepteryx’ten 30 milyon yıl daha genç Eoalulavis kuş fosil kardeşimi örnek verebilirim. Her ikisi de günümüzde yaşayan kuşlardan farkı olmayan dostlarımdır. Dolayısıyla verdiğim tüm bu örneklerden sonra artık gönül rahatlığıyla; Archaepteryx (Arkeopteriks)’in bir ara form olmayıp nesli tükenmiş bir kuş kardeşim olduğunu bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyorum.
Bir başka gülünç masal ise kuşlar ve dinozor kafa yapıları arasında zerre miskal benzerlik olmadığı halde güya kuşların dinozorlardan meydana geldiği iddiasıdır. Oysaki sözü edilen tüylü dinozor fosilinin (Çin’de bulunduğu iddia edilen Sinosauropteryx fosili) gerçek anlamda kuşların aerodinamik işlevine sahip özelliklerini taşımadığı, hatta kuşlarda ki gibi kanat tüylerinin gerektiğinde eski şeklini alabilen, gerektiğinde hafifçe kaldırma kuvveti yapan özelliklerinin hiçbirini içermediği ortaya çıkmıştır. Hakeza diş özellikleri de öyledir. Zira dişli kuşların üst dişleri düz ve geniş köklü olmasına rağmen dinozorların diş yapıları tam tersi marangoz testeresi gibi girintili çıkıntılı olup, kök yapısı ise dardır. Hatta bilek kemikleri arasında bile bariz bir şekilde uyuşmazlık söz konusudur.
VII. Masal (Böcek yiyen ve uçmayan memeli-Yarasa)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içerisinde kalbur zaman içerisinde, develer tellal iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken güya Yarasanın köstebek, kır faresi ve kirpi gibi böcek yiyen hayvanlardan ve aynı zamanda uçmayan bir memeliden türediği söylene durmuştur hep. Tabii Yarasanın söylenenlere itirazı şu şekilde olmuş. Demiş ki;
—Olacak gibi değil, Yukarıda sıraladığınız varlıklarla beni kıyasladığınızda bir kere benim beş parmaktan dördünün, normal el ve kanat zarını destekleyenlere göre çok daha uzun olduğu görülecektir. Kaldı ki benim böcek yiyen ve uçmayan bir memeli atasına ihtiyacım yoktur. Fosil kayıtlarını incelerseniz benim atam, takriben 50 milyon yaşında olduğu tahmin edilen kayalar arasında bulunduğu bildirilen dünyanın en eski fosil yarası diyebileceğimiz Palaeochtropteryx olduğunu görürsünüz. İyi ki de bulmuşlar. Çünkü bulunan bu yarasa fosili benim soyumdan olan, aynı zamanda yüzde yüz benim gibi yarasadan başkası değildir. Kaldı ki bana ata sunduğunuz varlıklara ait bizim uzuvlarımızı oluşturacak hiçbir ara form fosil kayıtlarında gözükmemektedir. Keza bu durum sadece benim için söz konusu değil kemiriciler ve fareler içinde geçerlidir. Hatta bunların da atalarının orijini hep karanlıkta kalmaya mahkûmdur. Üstelik hiç sıkılmadan, utanmadan, Allah tarafından tüm yaratılanlar arasında eşrefi mahlûkat ilan edilen insanı bile primatlar (maymunlar) takımı içerisine yerleştirilmekten geri durmamışsınız. Aşağıdaki tabloya baktığımızda Prosimianlar (ilkel maymunlar), primatların ataları addedilmektedir. Hatta primatların insektivör (böcek yiyenler) soyundan geldiği de iddia edilmektedir. Görüyorsunuz hadi diyelim ben yarasayım, ya Allah tarafından eşrefi mahlûkat ilan edilen insana atfen atası farz edilen primatları böcek yiyenlerle ilişkilendirilmek istenmesine ne dersiniz, doğrusu şaşmamak elde değil. Üstelik ortada böcek yiyenlerden primatlara geçişi gösteren böyle form olmadığı halde bu iddialar piyasada yer edinebilmektedir. Keza ilkel maymunların Güney Amerika maymunları ve eski dünya maymunları (Catarrhina) arasında da böyle bir geçiş formu yoktur. Belli ki bu sınıflandırmadan esas amaç eşrefi mahlûkat (yaratılmışların en üstü) ilan edilen insanı hayvanlaştırmak olsa gerektir.

Takım Primatlar (maymunlar)
Alt takım I 1-Prosimian (ilkel maymunlar)
2-Lemur (uzun kollular)
3-Loris ((Toparlak vücutlular)
4-Tersier (uzun kollu ve uzun bacaklılar)
Alt Takım II Anthropoidea (Dik yürüyen maymunlar)
1-Platyrrhina-Yassı kemikliler(Yenidünya veya Güney Amerika maymunlar)
2- Catarrhina-Yuvarlak, uzun kemikliler (Eski dünya maymunları)
a-Apes (İleri yapılı maymunlar: Gibbon, orangutan, şempanze, goril, babon)
b-İnsan
Tablo-Primat sınıfının sınıflandırılması.

Ben bir yarasa olarak tabloya baktığımda Lemurların nasıl ortaya çıktığını Paleontolojistler bile açıklayamadıklarına göre, bu noktadan sonra benim fikir beyan etmem haddi aşmak olacaktır. Güney Amerika Maymunları deseniz evlere şenlik, bunlar yeryüzünde ilk göründükleri haliyle günümüzdeki maymunların tıpkı aynısı gibi zaten. Bu arada eski dünya maymunları için bir şey demeye gerek yoktur sanırım. Çünkü bunların atalarını şimdiye kadar bulan bir babayiğit olmadığı gibi eski dünya maymunlar için ara form kabul edilecek türden Eosen zaman dilimine ait doğru dürüst elle tutulur bir tane fosil bile bulunamamıştır. Hakeza dik yürüyen maymunların en gelişmişi sayılan şempanze, orangutan ve goril gibi üyelerin ataları; Afrika, Avrupa ve Asya’da bulunan fosil Dryopithecus (ileri yapılı fosil maymun) olduğu farz edilmektedir. Görüyorsunuz bilim adamı farz etmek ifadesi kullanmaktadır, yani kesin olmayan, ihtimali diyorlar. Şu bir gerçek görünen köy kılavuz istemez. Dolayısıyla bilimde bu tip tabirlere yer verilmediğinden tahmini yorumlarla zaman harcamak boşa kürek sallamak olacaktır.
VIII. Masal (İlk hominid Ramapıthecus-İnsan)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içerisinde kalbur zaman içerisinde, develer tellal iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken güya ben ilk insansı yarı maymun (hominid) olan Ramapıthecus’tan (uzun kollu maymun) meydana gelmişim. Tabii eşref-i mahlûkat olan insan bu masalı dinler dinlemez şöyle tepki vermiş;
—Olacak gibi değil, valla bu anlatılan masallarla anne karnında dokuz ay yolculuğun ardından dünyaya geldiğime bin pişman ediyorsunuz. Madem öyle ileri yapılı maymunlardan (ape) insana geçit teşkil ettiğini iddia ettiğiniz Ramapıthecus’la benim aramda yüzde yüze yakın ortak yönlerimizin olması gerekmez mi? Şayet bu hayvanın ön (kanina) dişi ve kesici dişleri, benim diğer yan dişlerle uyumlu olmasından hareketle onun soyundan geldiğimi söylemek istiyorsanız bu bir iftiradan öteye gidemez. Şimdi kalkmış benimle onun arasında sadece birkaç diş ve iki parçadan oluşmuş eksik bir çene kemiği (mandibula) üzerine balıklamasına dalıp, birde bunların üstüne üstük hayali çizimler yaparak işte ilk hominid (insan) Ramapithecus budur diyorsanız yazıklar olsun. Kaldı ki ne ilk homonoid (insan) fosillerden, ne de ileri yapılı maymun(ape) fosilleri veya yarı maymun fosiller arasından tereyağından kıl çeker misali şöyle işe yarar nitelikte insan atası bir ara form gösteremezsiniz. Zaten böyle bir kayıtta yoktur. Zira Eckhardt isimde bir bilim adamı Dryopithecus (fosil apes)’a ait iki tür ile hominid diye kabul edilen uzun kollu maymun türünün fosil dişleri üzerinde yaptığı birtakım analiz çalışmaları neticesinde 24 farklı ölçüm verileri elde etmiştir. Anlaşılan o ki elde edilen farklı ölçümler bile Ramapıthecus’un bir hominid olmadığını tek başına çürütmeye yetiyor, artıyor da. Meğer diş ve çene karakterleri aynı tür içerisinde bile değişiklik gösterebiliyormuş. Belli ki bunları bilmesek, bizlere içi boş masalları gerçekmiş gibi yutturacakmışlar.
Onlar kendilerini akıllı, bizleri enayi yerine koya dursunlar alın size bir bomba haber daha. Haber bültenini sunan spiker; “Yakın bir zamanda Habeşistan’da yüksek yerlerde yaşamakta olan bir babon türü maymun ortaya çıkarılmıştır…” diye haberi duyurduğunda doğrusu heyecanlanmadım desem yalan söylemiş olurum. Çünkü bulunan bu hayvan Theropithecus galada olup ağız kısmında ki ön kesici dişler Afrika maymununkinden çok daha küçük ve farklı yapıda, yan dişler deseniz çok sıkı bir halde, çiğneme kasları ise kuvvetli ve aynı zamanda az derinlikte bir siması olan bir Babon'dan başkası değildir. Ayrıca bu yaratığın insana benzeyen diğer özellikleri tıpkı Ramapithecus ve Australopithecus’la tıpa tıp aynısı gibi. Şimdi adama sormazlar mı, madem bu hayvan günümüzde yaşamakta olan bir babon, hem madem genetik yönden insanla taban tabana zıt durumda, o halde bu durumda bir takım diş ve çene özelliklerine bakaraktan hala Ramapithecus’un bir hominid olduğunu söyleyebilir misiniz? İnadınız devam edecekse pes doğrusu.
Netice itibariyle gelinen noktada eldeki veriler Eckhardt’i haklı çıkarmaktadır. Zira Eckhardt kesin bir dille uzun kollu maymunun hominid olmadığını yalanlamakta kalmayıp, bunun olsa olsa galada babonlarına benzeyen ya bir maymun, ya da ileri yapılı maymun (ape) diye kategorize edilebilir demektedir. Nitekim Australopithecus, insan ve maymun üçlüsü arasında ciddi manada kapatılmayacak büyük bir boşluğun olduğunu düşündüğümüzde ilk hominid diye ilan edilen söz konusu varlıkların insan olmadığı gün gibi aşikâr.
IX. Masal (Australopithecus -İnsan)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içerisinde kalbur zaman içerisinde, develer tellal iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken dik yürüyen veya iki ayaklı Güneyli maymun denilen Australopithecus güya benim atammış. Olacak şey değil yukarıda anlatılan sekizinci masaldan kurtulurum derken şimdi dokuzuncuyla karşı karşıyayız. Belki de yağmurdan kaçıp doluya tutulmak denilen olay bu olsa gerektir. Tabii böyle tepki verince masalın kahramanları dönüp bana dediler ki;
— Tepki vermene gerek yoktur. İncelerseniz Australopithecus’un kafatası özellikleri itibariyle ileri yapılı maymunlardan orangutan ve şempanzeye benzediğini, dişlerinin ise insana benzediğini görürsünüz.
Bunun üzerine onlardan müsaade isteyip incelemeye koyuldum. Derken bilimsel çalışmaları inceledikten sonra tekrar yanlarına gelip onlara cevaben şöyle dedim;
— İyi has bir şeyler söylüyorsunuz da Dart tarafından bulunan Australopithecus africanus’un dişleri üzerinde yapılan çalışmalar neticesinde dişlerin ince yapılı, küçük dişli ve aynı zamanda küçük çeneli olduğu, diğer Australopithecus’un bir değişik varyetesi olan Australopithecus robus’un ise büyük dişli, kalın çeneli, üst şakak kemiklerinin tıpkı goril ve orangutan gibi çıkıntılı olduğu anlaşılmıştır. Üstelik bu Australopithecus’un her iki türünün de insan beyninin 1/3'ü kadar olduğu (yani gorilinki gibi 500 cc. hacminde), hatta çene yapılarının da gorilinkiyle benzer olduğu tespit edilmiştir. Dişler ise insandan ziyade daha çok orangutan ve şempanzeyle uyum arz etmektedir. Dahası Australopithecus’un el, bilek, ayak, omuz, topuk ve leğen kemikleri üzerinde yapılan istatistik ve analiz çalışmaları sonucunda elde ettiğim bulgulara göre; bu yaratığın insan gibi dik yürüyemeyen ve aynı zamanda iki ayaklı olmayan, özellikle iskelet yapısının bugün yaşayan formlardan orangutana benzerlik gösterdiği belirlenmiştir. Öyle anlaşılıyor ki; delil diye sunduğunuz varlık ne sizin işinize yarıyor, ne de bizim işimize. Yani Australopithecus ne insanın ne de ileri yapılı maymunların bir geçiş formu değildir. Daha çok günümüzde yaşayan yukarıda bahsettiğimiz Theropithecus galada adlı babon ile diş, çene ve yüzce benzer orangutan veya şempanzeye benzeyen bir varlık gibi gözükmektedir.
X. Masal (Java adamı -İnsan)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içerisinde kalbur zaman içerisinde, develer tellal iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken Java adamı (Pithecanthropus erectus) maymun insan arası varlık olup bizim atamızmış güya. Gülesin mi ağlayasın mı dediğimde masalın kahramanları bana diyorlar ki;
— Ne gülmene ne de ağlamana gerek var. Java adamı varsa vardır. Bizim bildiğimiz kadarıyla bu iş için Hollandalı fizikçi Dr. Dubois Doğu Hint adalarına seferber olup oralarda 1891 yılında Trinil köyü civarının Solo ırmağı kenarında kalın kaşlı yassı alınlı takriben 900 c.c. hacimlik kafatası kemikleri buldu. Hatta kafatası kemiği bulduğu yerden bir yıl sonra da 16 metre uzaklıkta kalça kemiği bularak çalışmalarına bir yenisini daha eklemiş oldu. Ne yani bu kemik parçalarına da mı inanmayacaksın.
Bunun üzerine onlara cevaben şöyle dedim;
—Allah iyiliğiniz versin, Dr. Dubois dediğiniz adam günümüz insanınkinin 2/3’si kadar olan kafatası kemiklerini bulduğu zaman adına dik yürüyen maymun anlamına gelen Pithecanthropus erectus verdiğini bizde biliyoruz, ama hatta aynı yıllar içerisinde iki büyük azı dişin yanı sıra bir küçük azı dişi bulunduğunu da biliyoruz. Hakeza sizinde belirttiğiniz gibi bir yıl sonra geçtiğinde hızını alamayıp Pithecanthropus erectus’u bulduğu yere uzaklıkta 16 mesafede insan uyluk kemiğine benzer bir kalça kemiğini bulduğunu da biliyoruz. Bulmasına bulsun elbette bir şey demiyoruz, amma velâkin değişik zamanlarda ve birbirine yakın mesafelerde elde ettiği değişik parçalardan ibaret bir karışımın aynı adama ait olduğu iddiası ilanına itirazımız var. Kaldı ki sizin bilmediğiniz, fakat bizim bilmediğimiz bir şey daha var. Şöyle ki; Dubois o aralarda Wadjak yakınlarında günümüz insan beyin hacmi ile eşit kafataslarını bulmuş ama, her nedense bunu açıklamayı gizlemiş. Belki de gizlemekte haklıydı. Çünkü daha evvel karma kemik ve diş parçalarından ibaret Java adamı (Pithecanthropus erectus) maymun insan arası fosil varlık ilan edilmişti bir kere. Elbette dönüş olamazdı, dönse tükürdüğünü yalamak gibi bir şey olacaktı. Ancak cesaretini toplayıp 30 yıl sonra Wadjak kafataslarından söz edebilmiş ve hatta ölümünden önce Java adımının büyük bir gibbon maymun olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştı. Fakat bu itiraf neye yarar ki, baksanıza önceki fosil bulguların evrimci arkadaşlarınca Java adamı olarak çoktan kabul edilmişti bile. Özetle Java adamı denilen masal kahramanı aslında şempanze veya goril tipi bir maymundan başkası değildir. Üstelik karma parçaların her biri ayrı bir delil olarak sunulsaydı, mesela bulunan uyluk kemiğinin günümüz insanına benzediğinden dolayı insan derdik, yine bulunan kafatasının maymuna benzediğinden dolayı da maymun derdik. Fakat gel gör ki kazın ayağı öyle değilmiş, kafatası başka bir yerde, bundan metrelerce uzakta leğen kemiği de başka bir yerde bulunuyor. Yani insana ve maymuna benzer parçalar birleştirilip işte al sizlere Java adamı diye sunulmuş bir sahtekârlık örneği ile karşı karşıyayız.
XI. Masal (Nebraska adamı -İnsan)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içerisinde kalbur zaman içerisinde, develer tellal iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken birilerince Nebraska adamı (Hesperopıthecus haroldcooki) maymun insan arası varlık ilan edilip, bizim atamızmış güya. Hoppala, buyur biraz da burdan yak! Diyesim geliyor. Daha Java adamı harareti soğumadan yeni bir komediyle karşı karşıyayız galiba demeye kalmadan yine aynı benzer sözlerle şu karşılığı verdiler;
—Nebraska adamı varsa vardır. Yine bir itirazın mı var?
Bunun üzerine onlara cevaben şöyle dedim;
—Bu sefer sözümü uzatmayacağım, sadece şunu söyleyebilirim, Nebraska adamı dediğiniz adam Henry Fairfield Osborn tarafından Nebraska da bulunan bir dişten hareketle önümüze konulmuş bir başka sahtekârlık örneğidir. Nitekim yapılan çalışmalar sonucunda bu adam ne yarı maymun, ne de ileri yapılı bir maymun, tam aksine düpedüz nesli kesilmiş bir prosthennops adında Yabani Amerikan domuz olduğu belirlenmiştir. Bizi şimdiye kadar işte atalarınız “Maymun” diye oyaladığınız yetmemiş gibi, bir o eksik kalmıştı şimdi de kalkmış domuzu servis ediyorsunuz. Çıldırmış olmalısınız, ne diyeyim daha. İnanılacak gibi değil.
XII. Masal (Piltdown adamı -İnsan)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içerisinde kalbur zaman içerisinde, develer tellal iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken Piltdown adamı (Eanthropus dawson) maymun insan arası varlık olup bizim atamızmış güya. Ah ah! Ne desek bir türlü anlamıyorsunuz dememe rağmen şu karşılığı verdiler;
— Böylesine seni etkileyen bir şey mi var ki çok derinden bir ah çektiniz.
Bunun üzerine onlara cevaben şöyle dedim;
—Ben ah çekmeyim de kimler çeksin. Arthur Smith Woodward ile Charles Dawson adında bilim adamları define bulmuşçasına yaşının takriben 500.000 yıl olduğunu belirttikleri maymuna benzer bir çene ile insanınkine benzer kafatası fosil bulduklarını ilan ediverdiler. Neyse ki sevinçleri pek fazla sürmedi. Zira 1950 yılında gerek kemiğin gömüldüğü toprağın içerdiği flor miktarını belirleyen ve gerekse fosil kemiklerin toprakta kalış zamanına paralel biriken florun nispi yaşını tayin eden bir metot sayesinde kemiklerin topraktan emdikleri fluorid miktarı ölçülebiliyordu. İşte British Museum’un Paleontoloji bölümünden Kenet Oakley’in yaptığı flor testi sayesinde Piltdown adamına ait dedikleri çene kemiklerinin fluorid içermediği, dolayısıyla toprakta bir yıl bile kalmadığı anlaşılmıştır. Fakat kafatası yeterince fluorid (flor) ihtiva ediyordu, ama iddia ettikleri gibi üzerinden geçen zamanın 500.000 yıl değil birkaç bin yıla ait kafatası olduğu ortaya çıkmıştır. Tabii bulunan kemikler üzerinde yapılan testler üzerinde ilk sonuçlar şüpheleri daha da derinleştirmeye vesile oldu diyebiliriz. Bu sefer enine boyuna yapılan tüm detaylı çalışmalar sonucunda; kemiklere eskiye ait imaj vermek adına demir tuzlarıyla oksitlenip (Potasyum-dikromat ile lekelendirme) arkeolojik görünüm sağlanmış, bu arada dişlerin de çene kemiğine yerleştirelim derken eğelendikleri ortaya çıkmıştır. Hatta fosillerin yanı başında bulunduğunu iddia ettikleri Piltdown adamına ait dedikleri ilkel araçların ise çelik aletlerle törpülenmiş fason aletler olduğu anlaşılmıştır.
Sözün özü; maalesef Piltdown adamı da bir sahtekârlık örneği olarak karşımıza çıkmış durumda. Yani adam diye sunulan yaratık meğer orangutan çenesi ile insan kafatası bir araya getirilip maymun-insan arası süsü verilmeye çalışılan bir sahte masal kahramanından başkası değilmiş. Tüm bu gerçekler ifşa olunca ister istemez 40 yıl boyunca hem halk hem de bilim adamlarının birçoğu oyuna getirilip British Museum’de sergiledikleri Piltdown adamı nihayet ortadan kaldırılabilmiştir. Böylece bu efsanede burada noktalanmış oldu.
XIII. Masal (Pekin adamı -İnsan)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içerisinde kalbur zaman içerisinde, develer tellal iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken ağzı usulüne uygun geçme iple bağlı, ipuçları plastik kapsülden geçirilerek bağlanmış mühürlü bez torba içerisinden etiketi üzerine;
“—Yer: Çin’in Pekin şehri yakınında bulunan bir çukur.
—Tarih:1921.
—Delil:2 adet azı dişi.
—Delili bulan: Dr. David son Black” yazılı delil poşeti içerisinden Dr. David son Black tarafından Pekin adamı diye ismi belirlenen ve bu adama ait olduğu bildirilen iki azı dişi fosili çıkmıştır. Aradan çok geçmeden yine ağzı usulüne uygun geçme iple bağlı, ipuçları plastik kapsülden geçirilerek bağlanmış bir başka ikinci mühürlü bez torba içerisinden etiketi üzerine;“Kazı ile görevli Çin Paleontolojisi Dr.W. C:Pei. Tarafından 1927 yılında üçüncü azı dişi ve 1928 yılında ise kafatası parçaları ile iki alt çene kemiği bulunmuştur” yazılı delil poşeti daha merkez laboratuarımıza ulaşıp, uzmanlar huzurunda incelenmek üzere açılmıştır. Ayrıca bu ikinci delil poşetine ait bulgulardan bir şekilde haberdar olan Dr. David son Black tarafından alelacele hazırlanan bir müzekkere yazısı ile tarafımıza gönderilen son bulgularında Pekin adamına ait olduğu bildirilmiştir. Doğrusu bu aceleciliği anlamış değiliz. Zaten nasıl olsa uzmanlar Pekin adamına ait olduğunu iddia ettiğiniz numuneleri inceledikten sonra bu hususta prosedür gereği rapor tanzim edip gerçekleri açıklayacaklardır elbet. Dolayısıyla bu hususta koştur koştur yapmanın anlamı yoktur. Nitekim daha rapor aşamasına gelmeden hemen müzekkere yazısı ile Pekin adamına ait fosillerin kalker kayalıkların yüzeyinde bir mağarada bulunduğunu, hatta daha sonra bu mağara tavanının çöküp fosillerin üzerini kapladığına dair bilgilerle uzmanların analiz çalışmalarını etkileyeceğini düşünüyorsanız, hayal kırıklığına uğramanız ihtimal dâhilindedir. Yine ısrarlı bir şekilde her iki mühürlü torbada ki bulguların aynı adama ait olduğunu belirterek analiz çalışmalarını yönlendireceğini sanıyorsunuz, bu da imkânsız. Çünkü teori başka bir şey, pratik başka bir şeydir. Bilimde analitik tahliller geçerlidir, teoriler değil. Dolayısıyla bu tip görüşler iddia sahiplerini bağladığından, bu tür ön kabullerin uzmanlar tarafından değerlendirmeye alınmayacağı muhakkak. Zira onların işi iddialar üzerinde durmak değil, bulgular üzerinde analiz yapmaktır. Gerçekten de tüm bu kamuoyunu etkilemeye yönelik girişimlere rağmen uzmanlar olay mahallinin bulduğu yere seferber oldular. Hatta eldeki bulgularla birlikte olay yeri ekipmanları ile birlikte inceleme çalışmalarına başlanıldığında gerçekten Pekin adamına ait olduğu bildirilen parçaların söz konusu dolgunun muhtelif katmanlarında rastlandığını tespit etmişlerdir. Fakat çökmüş mağarada bulunan kafataslarının tümü parçalanmış halde ve alt çeneleri ise maalesef ortada yoktu. Bu arada olay yeri inceleme uzmanlarımızdan Boule, Pekin adamına ait olduğu bildirilen kafataslarının maymununkine benzediğini tespit etti, hatta gözlemlerini bir makale şeklinde yayınladı da. Gerçekten de fosillerdeki alt çene ve dişlerin ileri yapılı maymunlara (apes-yani orangutan ve şempanze grubuna) benzediğini diğer uzman arkadaşlarda bizatihi yerinde şahit olmuşlardır. Belli ki ortada yine bir hinlik söz konusudur. Nasıl ki yukarıdaki XI. masalda da bahsedildiği üzere tek bir dişe dayanarak Nebraska adamı ilan edildiyse bu seferde aynı şeyin Pekin adamı için de iddia edilmesi tarih yeniden mi tekerrür ediyor sorusunu akıllara getiriverdi o an. Malumunuz bu iddianın ilk sahibi Black 1934 yılında ölünce bu fikirden vazgeçilir sanılmıştı, ama öyle olmadı. Yerine Franz Weidenreich çalışmaları damgasını vurmaya başladı. Hatta Franz Weidenreich, arkadaşı Pei’nin yaptığı kazılardan çok önce kendince bir takım bulgular elde etmiş, daha sonra kaybolan kafataslarını baz alaraktan hayal gücüne dayalı Pekin adamı tasarımı çizip fotoğraf halinde günümüz insanla karşılaştırmak üzere herkesin beğenisine sunmayı ihmal etmemiş bir bilim adamıdır. İyi hoş, sunmasına sunsun ama, kazının yapıldığı andan itibaren söz konusu bulgular üzerinde bir takım yapılan değişiklikler ve tahrifat olmasa belki bu iddialar bir noktaya kadar inandırıcı olabilirdi. Üstüne üstelik tüm fosil kafatası kalıntıları darmadağınık vaziyette sunulmuştur. Bununla da kalmayıp dağınık halde param parça materyalleri monte edip alçı türü dolgu maddesi ile tamamlamak cüretini bile sergileyebilmişlerdir. Bu durum bir bilim adamının yapması gereken yakışır bir durum olmasa gerektir. Tabii her şey bitmedi, dahası var. Şöyle ki; iki diş hariç diğerleri tamamen kaybolduğu gibi bulunamamış ta. Şimdi kalkmışlar bizlerden Weidenreich’in kafasında oluşturduğu hayal gücüne dayalı tasarıma inanmamızı bekliyorlar. Onlar bekleye dursun olay yeri inceleme uzmanlarından Valllois’in zihninde; söz konusu parçaların mağara kaynaklı olmayıp, aksine haramilerce ve savaş esnasında ganimet toplayan avcılar tarafından taşınmış kafa veya kafa parçaları olduğu düşüncesi oluşmaya başladı. Zira kuşkular arttıkça diğer araştırmacılar da Pekin adamı denilen bulguların avcılar tarafından katledilip yendiği noktasında yoğunlaşmışlardır. Nitekim tüm kafataslarının kuvvetli bir darbe ile vurulup beyinlerinin çıkarıldığı hemen hemen kesin gibiydi. Hatta olay yerinde yontulmuş taşların bulunması avcıların varlığına işaret ediyordu. Derken çok meşhur araştırmacılardan Lois Leakey çalışmalarına yeni bir boyut kazandırarak tüm şüpheleri ortadan kaldıracak nitelikte Olduvai Gorge’un 2. nehir yatağında bulduğu; hem Java hem de Pekin adamının aynısına benzer varlıkların aynı dönemde yaşamış olduklarını gösteren bulguların yanı sıra ayrıca taştan kulübelerin mevcudiyetine dikkat çekerek masal kahramanlarını şaşırtan bir çıkış yaptı. Dolayısıyla evrimciler aynı dönemde yaşamış tüm bu örneklere ait varlıkların nasıl oluyor da birbirinin atası olabilir sorusu karşısında dona kaldılar. Kaldı ki insan eseri olan kulübelerin bu fosil kalıntılarından önceki tabakalarda bulunması tek başına iddialarını çürütmeye yetecek cinstendir.
Bir başka araştırıcı O’Connell uzmanların çalışmalarına ışık saçacak nitelikte fosillerin bulunduğu alanda kireç taşı ocağını bulması ve aynı zamanda çok sayıda kuvartz taşlarının varlığını tespit etmesi yapılan çalışmaları daha bir anlamlı hale getirmiştir. Zaten Choukouten’un coğrafi konumu gereği kuvartz olmaması gerekirdi. Belli ki başka yerlerden buralara inşaatta kullanmak maksadıyla getirilmiş. Dahası tam manasıyla kül yığınlarının olması buralarda kireç yakıldığının bir göstergesiydi. O’Connell bununla da kalmamış Pekin adamına ait kafataslarını bulunduğu yerde insana ait fosillerin varlığına da işaret ederek bu fosillerin kireç ocağı yanarken üst katmanlardan kayan kireç taşlarının altında kalan bulgular olduğunu ispatlamış oluyordu. Çünkü kayan toprak çöküntüleri aynı anda Pekin adamına ait parçaları da örtmüştü. İşte bu son çalışmalar ışığında rapor şöyle tamamlanmıştır: Pekin adamı diye sunulan delil aslında eski taş ocağındaki işçiler tarafından avlanarak beyinleri çıkarılmış ya büyük babonlar ya da iri yapılı maymunlardan başkası değildir. Yani pekin adamı senin benim gibi insan tarafından öldürülmüş ve afiyetle beyni yenilmiş bir maymun.
Gerçekten de Richard Leakey’in raporları en az O’Connell kadar evrim masallarını yerle bir edecek türdendi. Zira Richard Leakey oluşturduğu ekiple yaptığı kazılarda elde ettiği bir kafatasının Pekin adamından ziyade son derece ileri düzeyde günümüz insanının kafatasına çok yakın olduğunu ve aynı katmanlarda bulunan kemiklerin insana ait bacak kemikleri ile tıpa tıp uyumluluğunu tespit etmiştir. Böylece bu bulgular ışığında bizim gibi dik yürüyen aynı zamanda sözde masal ataların bulunduğu zamanlardan 2,5 milyon yıl daha eski olduğunu ispatlayarak tüm evrim masallarını tarihin çöplerine gömmüştür.
Hülasa-ı kelam gelinen nokta itibariyle Pekin adamı denilen ucube yaratık olup önce aslı kaybolmuş sonra sadece alçıdan yapılmış modelleri ile ayakta kalınmaya çalışılan bir sahte masaldan başka bir şey değildir. Bir başka ifadeyle sahtekârlığı raporlandırılarak gözler önüne serilen bir yaratıktır.
XIV. Masal (Neanderthal adamı -İnsan)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içerisinde kalbur zaman içerisinde, develer tellal iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken Evrimcilerce Neandarthal adamı yarı dik yürümesi ve insana benzer olması dolayısıyla hemen geçiş formu ilan ediliverdi. Oysa Neandarthal dedikleri adam bizim gibi tamamen dik yürüyen bir insan olup, eğik kalması ise D vitamini eksikliğinden veya kemiklerin iltihaplı ve sakat olmasından kaynaklanan bir durum olsa gerektir. Gerçekte sakatlığı olmazsa o da bizim gibi dik yürüyen bir insandan başkası olamazdı. Yani o maymunla insan arasında asla geçiş formu değildir. Bilakis bugün gelinen noktada Neanderthal adamı ölüsünü defneden, yazı yazabilen ve hatta dini inancı olan bir insan olduğu anlaşılmıştır.
Hâsılı kelam masallardan gerçeğe dönersek tek hakikatin vahiy olduğunu anlarız. Allah-ü Teala; “Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, oradan yukarı yükselseler de, mutlaka: ‘Gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir topluluğuz’ diyeceklerdir” (Hicr, 14–15) diye beyan buyurmaktadır.
Vesselam.

http://www.facebook.com/pages/Alperen-G ... 24?sk=wall
alperen
Özel Üye
Özel Üye
 
Mesajlar: 527
Kayıt: 15 Haz 2007, 23:00

Reklam

Dön Makaleler

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir