PROTEİN SENTEZİ VE EVRİM

İslami İçerikli Makaleleri Paylaşabileceğiniz Alan

Moderatörler: ucharfbesnokta, Ertugrul

PROTEİN SENTEZİ VE EVRİM

Mesajgönderen alperen » 25 Haz 2014, 20:43




PROTEİN SENTEZİ VE EVRİM

ALPEREN GÜRBÜZER


Hücre hayatında proteinler:
Protein denilince adalelerimize güç veren süt, et vs. gıdaların özü biliriz hep. Oysa proteini tarif ederken içerisinde hidrojen, oksijen, azot, karbon ve kükürt bulunan, aynı zamanda amino asit içeren bir molekül olarak tanımlarsak daha bir gerçekçi oluruz gibi. Nitekim bu tarifte yer alan beş elementin hepsi bir arada dev protein molekül zinciri oluşturup, bu birlikteliğin sonucunda 20 çeşit amino asit üretmekteler. Bu arada üretilen her bir amino asitin hücre ve dokularda reaksiyon oluşturabilmesi için en az 3–5 tane enzime ihtiyaç vardır. Dolayısıyla reaksiyon oluşturacak enzimlerden bir tanesinin bir an olsun görevini askıya alması, canlı vücudun iflası demektir. Zira her bir hücre içerisinde cereyan eden biyokimyasal reaksiyonların oluşumu ona özgü enzim tarafından yürütülür. Madem her hücre üstlendiği fonksiyonu sahip olduğu enzime borçlu, o halde enzimin bizatihi kendisi başlı başına bir protein olduğunu fark etmiş oluruz. Yani hücre faaliyetleri enzim protein ilişkisine göre seyretmektedir. Bu noktada enzimin protein olduğunu düşünmek bile bu faktörün hücre hayatında önemini anlamaya yeter artar da. Düşünsenize bir hücrenin nerdeyse tamamı protein üzerine kuruludur. Anlaşılan canlılık cansızlık üzerine kurulmamış, tam tersi canlı vasat üzerine inşa edilmiş durumda. Zaten isteseniz de cansız maddeden canlı yaratamazsınız. Kaldı ki bu tip denemeler yapılmış, ama her deneme hüsranla bitmiştir. Şurası muhakkak canlılık denen hadise tamamen bir yaratılış olayıdır. Maalesef yaratılış olayını anlamak istemeyenler protein sentezini sıradan bir işmiş gibi algılamaktalar. Belki de onlara kalsa son derece planlı bir şekilde işleyen amino asit kısa tekrar dizileri bile tesadüfen meydana geldi diyeceklerdir. Hatta hızlarını alamayıp proteinlerin bir rastlantı sonucu ortaya çıkan bir ürün olarak değerlendireceklerdir. Oysa protein sentezi asla böyle basit mantık hesabıyla açıklanabilecek bir olay değildir. Zira laboratuar ortamında cansız tabiattan temin edilen kimyasal maddelerle yapılan deneylerle taş patlasın ancak sınırlı sayıda basit birkaç ilkel bileşik elde etme ihtimali olup, asla bunun ötesine geçilemeyecektir. Dolayısıyla protein yapımını basite indirmek büyük bir hatadır. Değim yerindeyse sıradan bir protein sentezi için bile devasa bir tesisin devreye girmesi gerekir ki kompleks protein yapıları meydana gelebilsin. Dahası değil bir kırmızı kan hücresi, bu hücrenin içerisinde mevcut olan tek bir hemoglobin proteinini defalarca deneme yanılma yöntemiyle elde etmeye çalışsanız bu iş için sadece bir dünya ömrü yetmez, birkaç dünya ömrüne ihtiyacınız olacaktır. Demek ki her şey biyolojik bir nizam çerçevesinde oluşmaktadır. Şayet nizamda neymiş diyorsanız tabiatın böyle bir deneme yanılma yöntemine dayalı bir protein üretme fabrikası olduğunu belki masallarda bulabilirsiniz, ama realite asla masal kabul etmez.
Proteinler nerede yapılır?
Protein sentezi her hücrede mevcut olup, birtakım deneme yanılma metotlarıyla oluşmaz, mutlaka özel bir mekanizmayla protein mucizesi gerçekleşir. Belli ki ona has kılınmış özel şartlar bile yine özel koruma altına alınmış bir sistemle muhafaza ediliyor. Öyle olması da gerekir, aksi takdirde olumsuz şartların etkisiyle proteinler parçalanıp spesifik özelliğini kaybedecektir. Böylece her biri işe yaramaz bir madde haline dönüşeceklerdir. Tabiî bu arada protein için özel korumada yetmez, ayrıca proteinlerin sol-elli amino asitlerden müteşekkil olması icap eder. Yani aralarına kesinlikle bir tane bile olsa sağ-elli amino asitin sızmaması gerekir. Dikkat ettiyseniz gerekir diyoruz. Çünkü protein sentezi belli kayıt ve kurallara bağlanmış. Dolayısıyla kendisi için biçilen rol veya kaideler neyse onun gereğini yapmak mecburiyetindedir. Hatta bu kurallar DNA ve RNA içinde geçerlidir, ama bir farkla. Şöyle ki; DNA ve RNA’yı oluşturan nükleotidlerin sadece sağ-elli olmak mecburiyeti vardır.
Tabi bu arada protein yapımı konusunda kurallar burada bitmiyor, dahası var; amino asitlerin bir araya gelip dizilmelerinin yanı sıra, bunların uygun bir şekilde bağlanma zorunluluğu söz konusudur. Öyle ki bu zorunluluk şartın yerine getirilebilmesi için ayrıca amino asit zincirine bağlı kollar arasında adına peptit bağı denilen bir bağın bağlanması lazım gelir. Elbette amino asitler sadece peptit bağlarıyla bağlanmaz, icabında çok değişik bağlarla da bağlanabilir, ama söz konusu protein yapımı için yine de peptit bağı oluşturmak mecburidir. Yani bu bağlanma tarzı belli ki protein yapımına has spesifik bir durumu ortaya koymaktadır. Bundan da öte protein oluşumunda gerek sol-ellilik kaidesi, gerekse peptit bağı ile bağlanma mecburiyeti önceden ilahi bir güç tarafından biyolojik programın gereği tayin edilmiş durumda.
Miller Senaryosu
Her nedense Amerikalı araştırmacı Stanley Miller tarafından ortaya konan adına Miller deneyi denilen bir çalışmadan hareketle; “hayat tesadüfen meydana geldi” düşüncesini savunanlar için bir delil gözüyle bakılmaktadır. Gerçekten Millerde başlangıçta amino asitlerin bir tesadüf eseri ortaya çıktı fikriyatını pekiştirmek adına ilk dünya atmosferinde var olabileceğini düşündüğü metan, hidrojen ve su buharı karışımına dışardan suni elektrik şok enerji verip, bu karışımı 100 santigrat derecelik bir ortamda bir hafta beklettikten sonra elde edeceği sonuçla canlılığı ispatlayacağını sanıyordu. Ama gel gör ki analiz çalışmaları sonucunda beklenen 20 çeşit amino asitten sadece üçünü sentezleyebilmiştir. İlginçtir bu deney bazı çevreleri öylesine heyecanlandırmış olsa gerek ki; bu mesele “Miller hayat yarattı” denilecek kadar manşetlere taşınabilmiştir. Oysa ortada canlılık denen bir şey yoktu, sentezlenen bir şey varsa o da bir takım cansız moleküllerdir. Maalesef bazı aklıevveller hemen iki üç cansız molekülün sentezlenmesinden medet umarak kafalarında kurgu filmlerini aratmayacak tarzda “Biz hücreyi yaratırız” şovuna dönüştürmüşlerdir. Onlar bilim kurgu senaryolarını kafalarında canlandıra dursunlar Miller deneyinin yapılış düzeneği bile dünyanın ilk yaratılış şartlarıyla taban tabana uyuşmadığı, aynı zamanda aldatmaca bir bilim kurgu senaryosundan ibaret olduğu anlaşılmıştır. O halde senaryosu önceden tasarlanmış söz konusu bilim kurgunun handikaplarını şöyle sıralayabiliriz;
—Miller adına soğuk tuzak (cold trap) dediği bir dediği bir düzenekle amino asitleri izole etmeye çalışmıştır. Oysa ilkel tabiatın doğuşunda böylesine bilinçle hazırlanmış herhangi bir aygıt ortamı yoktur. Dolayısıyla birinci açmazı, ta baştan deney ortamı ile ilkel dünya ortamı arasında derin bir uyuşmazlığın varlığını ele vermektedir. Zaten protein yapımı kimyasal yollarla ilkel dünya şartlarında oluşması imkânsız kılmaktadır.
—Bir kere bilim adamların düşüncesi Miller’in öne sürdüğü ilkel atmosfer ortamında metan, amonyak gazı yerine tam tersi azot ve karbondioksit olduğu yönündedir. Dolayısıyla ikinci handikapları atmosfer uyuşmazlığı olarak ortaya çıkmaktadır. Hatta Miller kendi deneyinde kullandığı atmosferik ortamın gerçekçi olmadığını itiraf etmişte. Nitekim Bing-bang (büyük patlama) sonucunda ortaya çıkan tabloda dünyamızın sıcak olduğunu düşündüğümüzde ergimiş halde nikel ve demir karışımı ağırlıklı bir ortamın olacağı muhakkak. Bundan hareketle o ilk patlayışın ardından daha yeni şekillenmeye başlayan atmosferin azot, karbondioksit ve su buharından müteşekkil olması kaçınılmazdır. Zaten J.P.Ferris ve C:T Chen yukarı da adından bahsettiğimiz ilkel atmosferi oluşturan bu kimyasal terkiplerle Millerin deneyini tekrarladıklarında elle tutulur bir amino asit elde edememişlerdir. Çünkü ilk oluşumunda yer alan bu kimyasal gazlar organik moleküllerin meydana gelmesinde bir amonyak veya metan gazı kadar elverişli değildir.
— Bilindiği üzere Miller deneyini oksijeni dikkate almadan yürütmüştü. Nitekim bu durum üçüncü bir handikap teşkil edip ilk atmosferde yoğun bir şekilde oksijen varlığının tespiti Millerin deneyini tek başına geçersiz kılmaya yetebiliyor. Dahası oksijenden kaynaklanan ültraviyole ortamının bulunduğu ortamda bir tek amino asidin yaşamasını imkansız kılmaktadır. Zira bilim adamları o devirlerde kat be kat ültraviyole ışınların yeryüzüne ulaştığını söylemekle kalmayıp, bu yoğun bombardıman altında aminoasitlerin tümünün parçalanmasından doğal daha ne olabilir diye haykırmaktalar. Miller deneyinde zaten oksijen kullansaydı metan gazı karbondioksit ve suya çevrilip, amonyak ise ister istemez azot ve suya dönüşecekti. Kaldı ki ilkel atmosferde oksijen olmadığını farz etsek bile bu seferde ozon tabakası olmadığından yine amino asitler doğrudan ültraviyole etkisiyle karşı karşıya kalıp, böylece parçalanmak zorunda kalacaklardı.. Demek ki ilkel atmosfer şartlarında oksijenin yokluğu da bir dert, yoğun bir şekilde fazla oranlarda olması da ayrı bir derttir. Sonuçta her iki durumda aminoasitler için yok edici bir ortamdır.
—Biz biliyoruz ki canlılık sol-elli amino asitlerin iştirakiyle gerçekleşebiliyor. Maalesef Miller deneyinin dördüncü handikabı bol miktarlarda sağ-elli amino asitlerin ortaya çıkmasıyla birlikte yaptığı deneylerin güvensizliğine daha da güvensizlik katmaktadır.
Yukarda sıraladığımız handikapları bir bütün olarak değerlendirdiğimiz de Miller deneyi canlılığın ilkel dünya şartları ortamında tesadüfen sahne aldığını ispatlamaktan aciz olduğunu göstermektedir. O halde şimdi sormak zamanıdır, soruyoruz da:
—Hani bu deneyle belirlediğiniz o bilinçli laboratuar ortam şartları, ilkel dünya şartlarının neresin de var?
—Hani bu deneyle belirlediğiniz o kontrollü mekanizmaya dayalı düzeneğiniz ilkel dünya şartlarının hangi düzeneğinde var?
—Hani bu deneyle belirlediğiniz o en ideal ölçülerin ilkel dünya şartlarının hangi terazisinde mevcut?
—Hani bu deneyle ortama verilen o enerji miktarı ilkel dünya şartlarının hangi enerji santralinde var?
—Hani bu deneyle büyük bir itina ile hazırlamış olduğunuz o düzeneğinizin malzemeleri ilkel dünya şartlarının hangi lojistik donanımında yer alıyor?
Biliyorum bu sorularla bir takım çevrelerin canı çok sıkıldığını. Ama mecburuz, çünkü yaratılışa sataşma söz konusu. Sahtekarlıklarının gün yüzüne çıkmaması adına öylesine deney aygıtını amino asitlerin oluşumunu engelleyici yabancı unsurlardan arındırılmış bir vaziyette hazırlamışlar ki bu soruları sormak zorunda kaldık. Nitekim ilkel dünya şartlarında mevcut birçok elementler ne hikmetse deney tüplerine almamışlar. Belli ki; olayların seyrini bir anda altüst edebilecek en ufak planlarını bozma ihtimali hangi unsur varsa hepsi kendilerince elimine edilmiştir. Tabiî ki kurnazlıklarına diyecek bir şeyimiz yok, doğrusu bu konuda maşallahları var. Ne kadar kurnaz olursalar olsunlar sonunda Darwin’i kurtarmak adına sarıldıkları Miller deneyiyle savundukları evrim teorisini bizatihi kendi elleriyle yine kendileri mezara gömmüş oluyorlar. Demek ki bu işler iyi ayarlanmış özel ortamlar, bilinçli müdahaleler veya kontrollü laboratuar uygulamaları gibi metotlarla ilkel dünya şartlarını açıklamaya yetmiyor. Hani Nasrettin Hoca hanımına; un var, şeker var, yağ var, ama tüm bu varların içerisinde niye helva yoktur demiş ya. İşte evrimcilerinde hali de üç aşağı beş yukarı bunun gibi bir şey.
Sdney Fox senaryosu
Evrimciler Nasrettin Hoca misali akıl dolusu sorulardan köşeye sıkışmış olsa gerek ki bu sefer Sdney Fox’un; “İlk amino asitler ilkel okyanus şartlarında oluşup, ansızın akabinde bir volkanın yanındaki kayalıklara sürüklenerek yüksek ısının etkisiyle bünyesindeki suyun buharlaşmasıyla birlikte kuruyan amino asitler şeklinde proteini meydana getirmişlerdir” görüşüne tutunmaya başlamışlardır. Oysa yapılan bir takım analiz çalışmaları neticesinde yüksek ısıda amino asitlerin bozulduğunu göstermektedir. Bu durum karşısında Fox mücadelesinde yılmadı, usanmadı ve laboratuar ortamında kendine has şartlar altında damıtılmış aminoasitler kurumaya bırakıp sonradan bu amino asitler ısıtılarak birleştirilmesi yoluna gidilmiştir. Fakat bu tip analiz çalışmaları sonucunda ortaya birbirlerine rasgele bağlanmış sıradan birkaç anormal amino asit halkalarından başka bir şey ortaya çıkmadı. Üstelik belli bir maksada yönelik yapılan ardı sıra deneyler Millerin ardından bıraktığı enkazın üzerine yapılmayıp, canlı organizmalara ait amino asitler üzerine inşa edilmiştir. Madem Miller’in takipçisi ve devamı olduğunu ileri sürüyorsunuz, o halde onun ürettiği işe yaramaz amino asitleri materyal kullanmak daha etik olmaz mıydı? Şurası muhakkak gerek Fox ve gerekse diğer bilim adamlarının elde ettiği hiçbir anlam içermeyen suni birkaç amino asit zincirlerin (proteinoidler) oluşumu tabii şartlarda meydana gelmesini beklemek denize düşen bir inci tanesini bulmak gibi imkansızlığa sarılmaktan başka bir şey değildir. Elbette çok özel tekniklerle dünyanın oluşumunda olmayan başka şartlar altında amino asitleri bir şekilde bağlama başarılarına itirazımız olamaz. Bizim itirazımız ortaya çıkan düzensiz protein diye sundukları ürünlerin proteinden ziyade işe yaramaz birtakım lekelerle işte canlı böyle oluştu iddiasınadır. Böylece tüm cümle âlem anladı ki öne sürdükleri protenoidler gerçek proteinlerle yakından uzaktan hiçbir alakası olmayan birer ucube yapılardır. Cansız maddeden canlılık oluşturma adına büyük çapta hazırladığınız havuzlara istediğiniz kadar kimyasal madde atın, istediğiniz kadar dışardan her türlü gaz pompalayın, hatta istediğiniz envai türden radyasyon takviye edin, sonrada bu attığınız maddeleri devasa mikserlerle karıştırıp ısıttığınızda bile sonuçta hayat için gerekli olan 2000 enzimden en iyimser tahminle belki birkaç amino asit, birkaç basit kimyasal madde sentezleyebilirsiniz. Bunun ötesine gidemezsiniz zaten, çünkü orda yaratılış gerçeği var. Maalesef bu kafa yapısıyla ne amino asitlerin oluşumunu aydınlatabildiniz, ne de proteinlerin oluşumunu. Kaldı ki hayat biyokimyası sadece proteinle de sınırlı kalmayıp hücre denen bir yapıya doğru ilerleyerek mesele daha da çok karmaşık bir hal almaktadır. Şimdi bu noktada amino asit ve proteinle baş edemeyen evrimciler daha kompleks bir yapı olan hücreyle nasıl baş edecekler doğrusu çok merak ediyorum. Oysa hücre âlemi sadece basit bir protein yığınından ibaret olmayıp, bünyesinde birçok sistemin barındığı canlı bir mekanizma olarak karşımıza çıkmaktadır. Hakeza James Watson ve Francis Crick’in gün yüzüne çıkardığı kompleks yapıdaki nükleik asitler (DNA ve RNA)’de öyledir.
RNA senaryosu
İlkel dünya atmosferin bünyesinde ihtiva ettiği gazların amino asit sentezini imkan vermediği anlaşılması üzerine, bu sefer protein bilgisi taşıma özelliğinden olsa gerek RNA molekülü üzerinde senaryolar sahne almaya başladı. Walter Gilbert tarafından ileri sürülen senaryoya göre nasıl olmuşsa milyarlarca yıl önce RNA kendi kendine tesadüfen ortaya çıkmış, akabinde çevre şartlarının tesiriyle proteinler imal etmeye başlamış, derken en nihayet DNA molekülü doğmuş güya. Gerçekten ileri sürülen bu tip tezlere gülesin mi ağlayasan mı, doğrusu şaşmamak elde değil. İnsan ister istemez bu cümleler karşısında; nasıl oluyor da hayali nükleotidler nizami bir dizilimle bir araya gelip RNA’yı meydana getirmiş sorusunu sormadan geçiştirmek istemiyoruz. Dahası RNA en mükemmel laboratuar şartlarında bile sentezlenmesi zor iken nasıl olmuşta ilkel dünya şartlarında kendi kendine meydana gelmiş doğrusu merak ediyoruz. Hadi bu merakımızdan vazgeçtik madem RNA kendi kendine tesadüfen meydana gelmiş yine hangi tesadüfî bilgiyle kendi kendini kopyalamayı akıl edebilmiş, ya da kendisini kopyalarken kullanacağı nükleotid elemanlarını nereden temin etmiş bari bu merakımızı giderin. İşte bu sorulardan da anlaşıldığı üzere karman çorban karışımdan ansızın hayali bir RNA masalıyla karşı karşıyayız. Hâlbuki RNA canlılığın oluşumuyla yakından uzaktan alakası olmayıp, bilakis protein yapımıyla alakalı bir bilgi deposudur. RNA ne zamandan beri bilgi protein üretecek duruma gelmişte biz duymamışız, bir bilen varsa çıksın anlatsın. Bir kere bilgi hammadde değil ki, adı üzerinde bilgi. Malum, amino asitler hammadde yönünde fonksiyon icra ederler hep. Onların hezeyanlarına kulak asmış olsak Nasreddin Hocanın hikâyesini tersinden alıp ortada un yok, şeker yok, yağ yok ama helva var demek durumunda oluruz ki; bu işin içinden çıka bilene aşk olsun. Kaldı ki bir protein, hücre alemi içerisinde birtakım kompleks işlemler sonucunda yoğrulup birçok enzimin etkisiyle ribozomlar üzerinden üretilirler. Keza ribozomun bizatihi kendisi de karmaşık bir yapıya sahip olup adeta bir üretim fabrikası konumunda. Dolayısıyla bir çok kompleks yapının aynı anda bir araya tesadüfen gelerek büyük organizasyonlara imza atmalarını beklemek hayalden de öte bir başka uçuk hayale uçmak demektir.
Hayy’dan gelir Hu’ya gider
Başta demiştik RNA malzeme değil bilgi diye. Bilgi aynı zamanda şifre (DNA veya RNA) demektir. Bilgi öyle bir güç ki; insanın genini bile değişime uğratabiliyor. Nitekim bilgi beyine misafir olduğunda içi boş bir varlık olarak hiçbir anlam ifade etmezken, vaktaki beyin tarafından değerlendirmeye tabi tutulduğunda protein sentezini tetikleyip DNA’yı değiştirdiğinde, işte o zaman anlam ifade eden bir varlık haline gelebiliyor. Buradan hareketle tek başına protein sentezini bilgiye endekslemekte yanlış olup, bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Zira nükleik asitlerde yer alan bilgiler ya da şifreler transfer edilmediği müddetçe havada kalmaya mahkûm kalacakları muhakkak. Dahası bilgi transfer işlemleri minimum 50 makro molekül parçayla mümkün hale gelip, bu parçaların her biri DNA ile kodludur. Dolayısıyla şifrelenmiş bu makro molekül parçaları olmaksızın transfer işlemlerin gerçekleşmesi imkânsızdır. İmkânsızlıkları zorlayarak hala bizim bilmediğimiz bir takım tercih veya metotlarla 50 makro molekül parçasının göreceği bir işi tek başına RNA zincirinin üstlenip protein sentezi gerçekleştirdiğini söylemek safdillik olsa gerektir. Modern biyoloji bilimi bangır bangır proteinlerin yardımı olmadan RNA’nın kendi kendini kopyalamayacağını ortaya koymasına rağmen bu inat niye? Hayatın kaynağını RNA’da arayacaklarına “Hayy” da arasalar daha iyi olmaz mı? Çünkü Allah hayat sahibidir, çıkmaz sokaklarda hayat aramanıza gerek yoktur. Hani zaman zaman “Hay’dan gelir huy’a gider” söyleriz ya. O söz aslında tasavvufi güzel bir sözdür. Şöyle ki; “Hayy’dan gelir Hu’ya gider” sözü Allah’tan (hayat sahibinden) geldik O’na gideceğiz demektir. Yani O’na, mutlak varlığa ve Zat’a gitmek manasınadır. İşte aşk bu. Zaten aşk olmazsa işimiz zor. Dileriz, Allah hepimize aşkı nasip eder de işimiz kolay ola. Olur ya belki dogmatik ve hayali sapkın fikirlerden cümle alem kurtulurda metafizik aşk yoluna gireriz. Onun için bu gün dünden daha çok aşka ihtiyacımız var. Aksi takdirde haramilerin sayısı gün geçtikçe daha da artacaktır. Dahası kullandığı alet ve adavetleri de çoğalacaktır. Yinede ne kadar çoğalırsalar çoğalsınlar, hayat için gerekli olan tüm malzemeleri bir deney tüpüne koysalar da, bu deney tüpü içerisindeki malzemelerin dirilmesi adına ne var ne yok tüm metotları tatbik etseler de şunu iyi bilsinler ki cansız maddeden bir diri yaratamayacaklardır. Nitekim bu tür denemeler uzun yıllar çok kez sınandı, gelinen nokta itibariyle sonuç elde var sıfır. Bu yüzden birzamanlar hayatın tesadüfi olarak çıktığına inandırılan matematik ve astronomi Profesörlerinden Chandra Wickramasinghe; “..şu an geldiğim nokta itibarı ile Tanrı’yı inkar edecek hiçbir akılcı argüman bulamıyorum.. tek mantıklı cevabın yaratılış olduğu neticesine varıyoruz’’ itirafında bulunabilmiştir.
Hatırlarsınız altmışlı yılların sonlarında İzlanda civarında ansızın yeni bir ada doğmuştu. Pür dikkat bilim adamları bir ümitle adaya doğru akın ediverdiler. Kendilerini hoşgeldin dercesine rengarenk çiçeklerle kaplı bitki florası, birtakım böcek ve kır çiçekler karşılayıverdi. Öyle ki adanın iki yıl içerisinde zengin flora ve faunaya kavuşması bir anda izleyenleri hayretler içerisinde bırakıverdi. Çünkü evrimciler o güne kadar çok türlü bir hayat dökümanının ancak 50 milyon yıl içerisinde oluşabileceğini hep söyler dururlardı. Oysa yolun başında hayata merhaba diyen adanın yeni sakinlerinin kısa sürede ulaştığı konum doğrusu onları şaşırtmış gözüküyordu. Her nekadar aralarında ağaçlar ve hayvanlar olmasa da Amerika’da hayatını idame ettiren bir karınca cinsinin olması onları büsbütün çıldırtmaya yetti arttı bile. Böylece yaratılışçıların israrla ileri sürdükleri canlıların yeryüzüne aynı anda çıktığı fikri bir kez daha teyid edilmiş oldu.
Ayrıca birçok araştırıcılar RNA’nın protein sentezi ile ilgili olduğunu ortaya çıkardıktan sonra söz konusu sentezin hücrenin neresinde olduğunu öğrenmeye çalıştılar. Bu amaçla Borsook, radyoaktif amino asit içeren bir maddeyi kobaya enjekte etmiştir. Hatta 30 dakika sonra hayvanı öldürüp karaciğerini şeker çözeltisinde karıştırdıktan sonra oluşan ekstraktı üç değişik hız ayarında santrifüj işlemine tabi tutmanın ardından çekirdek, ribozom ve mitokondrileri birbirinden ayırabilmiştir. En nihayet yaptığı ölçümler sonucu ribozomdaki radyoaktif amino asit miktarın diğer hücre kısımlarından (Mitokondri, çekirdek gibi) iki kat daha fazla olduğunu gözlemlemiş ve böylece aminoasitlerin ribozomlar üzerinde protein sentezini gerçekleştirdiğini ortaya koymuştur. Boorsok 1950 yılında bu deneyi yaptığı zaman daha henüz ribozomların endoplazmik retikuluma bağlı olduğu bilinmiyordu.
Keza Zamaecknik ve arkadaşları da Boorsok’un izlediği yola benzer bir metotla fareyi uyuşturup karaciğerini ortaya çıkarmışlar, akabinde radyoaktif amino asit içeren bir çözeltiyi kuyruk toplar damarına enjekte etmişler. Sonrasında 2–20 dakika ara ile karaciğerden birer parça alarak asit miktarını tayin etmişler. Derken netice itibariyle ribozomların her miligramına tekabül eden amino asit miktarın endoplazmik retikulumdan arta kalan proteinden 7 kat daha fazla radyo aktif aminoasit ihtiva ettiğini bulmuşlardır. Böylece bu deneyle birlikte proteinlerin ribozomlar üzerinde gerçekleştiği kesinlik kazanmıştır. Aslında Zamecknik ve arkadaşları belli ki bu deneylerle proteinlerin ribozomlar dışında veya endoplazmik retikulumun başka kısımlarında yapılıp yapılmadığını bulmak amacını gütmüşler, fakat kazın ayağı hiçte öyle değilmiş. Çünkü yapılan birçok deney sonucunda bir hücre içerisinde protein sentezinde rol alan asıl etken faktörün;
—Çekirdekte yer alan DNA molekülleri,
—Çekirdek, sitoplâzmayla ribozom arasında hareket eden mRNA ve ribozom arasında hareket eden tRNA molekülleri olduğu anlaşılmıştır.
Hücre yönetiminde hiyerarşi
Bütün canlıların esasını teşkil eden nükleoproteinler bir organik bileşik olup; nükleik asit ile bir veya birkaç proteinin birleşmesinden teşekkül etmişlerdir. Yani proteinler takriben 100 ila 3000 amino asitten meydana gelmiş organik moleküllerdir. Mesela en basitinden kan dolaşımına hayat veren aynı zamanda cana can katan bir protein niteliğinde hemoglobin molekülünde 574 tane amino asit bulunmaktadır. Düşünebiliyor musunuz kan dolaşımımızda milyarlarca kırmızı kan hücresinden sadece bir tanesinde 574 amino asit mevcuttur. Ya tamamında nasıl derseniz yapılan hesaplamalar sonucu 280.000.000 (280 milyon) hemoglobin proteinin varlığı tespit edilmiştir. Dolayısıyla gerek oksijenin kan yoluyla vücuda transferi, gerek yediğimiz gıdaların hazmedilmesi, gerekse kanın pıhtılaşması gibi birçok kimyasal olayın yön ve hızı birçok protein veya enzim içerikli proteinlerin etkisinde vuku bulur. Ancak birçok araştırıcı hücre içerisinde vuku bulan birçok temel olayın çekirdek içerisinde DNA’da şifrelendiğine inanırlar. Onlar inana dursunlar, şu bir gerçek; DNA’nın bir direktifler kitapçığı olması hasebiyle hücre içerisinde birçok kimyasal reaksiyonların oluşumunda doğrudan tek başına etkili olduğu anlamına gelmez. Zira DNA çekirdekte olmasına karşılık hücre faaliyetlerin büyük bir bölümü hücre sitoplâzmasında cereyan etmektedir. Çünkü aracı elemanlar her daim iş başındadır. Mesela DNA’dan gelen direktifleri ileten mRNA molekülü bunun tipik misalini teşkil eder. Dolayısıyla hücre mRNA vasıtasıyla gelen direktiflere karşı olumlu tepki verip protein sentezi olayını gerçekleştirir. Derken hücrenin bütün fonksiyonları bir hiyerarşi içerisinde yürütülüp tüm azalara sirayet eder. Bu hiyerarşinin en tepesinde ise hiç kuşkusuz DNA (gen) oturmaktadır.
DNA zincirinde yalnız bir tanesi RNA kalıbı olarak iş görür
Her hücre çift sarmal(spiral) DNA helezoni yapı üzerine kuruludur. Dolayısıyla hiçbir hücre genetik kartını kendi kuruluş amacının dışında başka alanlarda kullanmasına izin vermeyip şifresine sadık kalmaktadır. Yani DNA zincirinin yalnız bir tanesi RNA kalıbı olarak iş görür. Şayet DNA zincirinin her iki yakası da RNA kalıbı olarak görev yapsaydı her gen birbirinin komplementeri iki tane RNA ürünü meydana gelecek, ya da bu durumda halkaların her biri birbirinden ayrı iki tane protein sentezini şifrelemesi gerekecekti. Fakat görünen şu ki; genetik kartlar her bir genin yalnız bir tane proteini denetlediğini gösteriyor. Buna göre ya DNA zincirinde bir tanesi kopya edilmeli, ya da iki komplamenter RNA ürünü yapılıcaksa bunlardan yalnız bir tanesi fonksiyonel olmalıdır. Ki; bunlardan ilk ihtimal daha akla yatkın gelmektedir. Nitekim bu durum Bacillus Subtilis bakterisine ait hücrenin yönetiminde sentez edilen RNA’nın incelenmesiyle daha bir netlik kazanmıştır.
Protein sentezinde mRNA’nın aracılığı
Protein sentezi gerçekleştirmek üzere kromozomlardan yola çıkan yönetici genlerden doğan talimatlar veya RNA alfabesinde A-U-G-S şeklinde sıralı yazılmış emirler mRNA aracılığıyla ribozoma konuk olurlar. Böylece her bir ribozom her çeşit protein molekülünü yapacak durumda mevzi alır. Derken üretilecek protein çeşidi ribozomdan geçmekte olan mRNA yazılımına bağlı teşekkül edecektir. Mesela bu amaçla 5 uçlu kodunla ribozoma temas eden mRNA molekülü bir barkot cihazından geçercesine kendini okutturur. Hatta okunmakla kalmayıp mRNA şeridinin ribozom üzerinde özel noktaya yanaşmış olan tRNA kodonuyla kontak kurar. Nihayet bu kontak sonucu mRNA bir kodon boyu ilerleyerek kendine uygun tRNA ile eşleşir. Böylece mRNA hızla bir yandan ribozomdan geçerken diğer taraftan ribozomun yardımıyla kendine uyan tRNA kodonunu hizaya getirmiş (sıraya sokar) olur. Keza tRNA’nın uçlarında bulunan aminoasitlerde kendi aralarında sıralanırlar. Sırayı bildiren ise hiç kuşkusuz mRNA’dır. Bu arada tRNA vasıtasıyla aminoasitlerin sıralanmasına aracılık eden moleküllerin mRNA üzerinde bulunan 64 çeşit kodonla birlikte bunlara uyan aminoasitlerin hangilerinin olacağı da belirlenir. Diğer taraftan iki fosforik asit ise fosforik asit halinde ayrılıp, bir tRNA molekülü vasıtasıyla kendisini faaliyete geçirici enzim tarafından katalizlenir. Derken reaksiyon sonucunda AMP (Adenozin monofosfat) kaynaklı nükleotid tRNA’ya bağlanır. Bu sayede ilgili enzim yeniden kullanılmak üzere serbest hale geçer. Anlaşılan; bütün tRNA kodonları ucunda adenin kapsayan bir nükleotid kendi COOH grubu ile riboz şekerinin OH gruplarından biri arasında yer alan bir bağla nükleotide bağlanmakta.
Bir mRNA molekülünün arka arkaya birçok ribozomdan geçişi
Bir ribozomdan çıkmakta olan mRNA’nın ucu bir başka ribozoma bağlanmak suretiyle orada aynı yapıda ikinci bir protein molekülün sentezini başlatabilir. Tabiî ki bu sentez ikinci ile sınırlı değil, dahası var. Şöyle ki; her bir yazılım zincirlemesine dizilmiş ribozomlardan geçmesiyle birlikte anlam kazanıp, bu şekilde protein sentezi vuku bulur. Zaten hücre içerisinde konumlanan ribozomlar birbirine yakın olduğundan bir ribozomdan çıkan mRNA diğerine geçtiğinde yeni ribozom grupları oluşmasına vesile olur ki, işte böyle çoklu gruplara poliribozom denmektedir. Şurası muhakkak poliribozomun varlığı protein sentezinin çabuklaşması demektir. Yani az sayıda mRNA’dan çok sayıda protein sentezi mümkün hale gelmiş olur.
Protein sentezinde DNA bilgisinin genişletilmesi ya da çoğaltılması (Enformasyonnun amplifikasyonu)
Protein sentezi bir gene ait enformasyonun çekirdek içerisinde başlayan DNA yazısından mRNA yazısına ve ordanda ribozom üzerinde polipeptit yazısına tercüme edilme hadisesidir. Böylece bu üç yazı hem zincirlemesine enformasyon taşıyıp birinden diğerine tercüme edilerek çoğalır. Bu çoğalma öncesi bir gene ait enformasyon başlangıçta bir adet olmasına rağmen sonraki aşamalarda ortalama her dakikada bir tane mRNA sentez edilerek neşvü nema bulur. Ancak bir mRNA molekülünün ömrü 240 dakika ile sınırlıdır. Bu sürenin sonunda mRNA’nın aşınıp bozulmasıyla birlikte artık çalışamaz duruma gelir. Bir başka ifadeyle 240 dakikalık ömür boyunca aynı genden aldığı enformasyonla 240 adet mRNA yapılmakta olup, yenisine geçişte ilk meydana gelen ölmüş oluyor. Derken yeni meydana gelen bir mRNA molekülüne karşılık en yaşlı mRNA öleceğinden hücrede aynı enformasyonu taşıyan 240 mRNA’lık populasyon ne artmış olur, ne de azalmış olur, yani sabit sayıda kalır. Demek ki mRNA’nın taşıdığı bu bilgi tRNA’nın ve ribozomların yardımıyla bir denge halinde polipeptit yazısına çevrilebiliyor. Yani protein sentezi bir tercüme işi olduğundan 20 harflik alfabeyle bir polipeptit yazılımı gerçekleşir. Hiç kuşkusuz bu yazılımın başrol harfi aminoasitlerdir. Bakın harf deyip geçmeyelim, zira her harf RNA yazısında 3 harfli kodonluk bir kelimenin yerine geçmektedir. Bu olay bir anlamda bir harfin DNA’dan mRNA’ya geçmesi, oradan ribozom üzerine geçip polipeptit zincirine tercüme edilmesi, akabinde oksitosin ve vasopressin polipeptitlerin meydana gelmesi demektir. Görüyorsunuz bir harf nelere kadirmiş. Nasıl ki 29 harfin tesadüfen meydana gelebilmesi için bir kâinat ömrü sığmıyorsa aynen öyle de polipeptit yazılı 20 harflik bir alfabenin kendi kendine yazılımının gerçekleşmesi içinde dile kolay trilyonlar aşan kâinat ömrü yetmeyecektir. Tüm bu gerçekler ortada iken hala bir insanın 46 kromozomuna denk düşen 1 milyon sayfalık bilginin tesadüfen meydana geldi deniliyorsa bu akıl tutulmasından başka bir şey değil elbet.
Protein Sentezinde yardımcı enzimler ve enerji ihtiyacı
DNA; protein yapısında birtakım enzimlerin yardımı sayesinde eşleşebiliyor. Aynı zamanda buna paralel kendisine yardım eden enzimlerin sentezi ise DNA bilgilerinin kontrolü altında gerçekleşmekte. Bu durum bir çelişki gibi görünse de ilk yaratılış gereği ikisinin de aynı anda var olması gerekecek şekilde tasarlanmış bir plan olduğu ortaya çıkıyor. Yani DNA’sız protein olamayacağı gibi, proteinsiz DNA’da çoğalamayacaktır. Dolayısıyla son derece karmaşık yapı içeren protein ve nükleik asitlerin (DNA ve RNA) tesadüfen meydana gelmesi mümkün gözükmüyor.
Bilindiği üzere genetik programlar bin ciltlik kütüphaneyi doldururcasına veri tabanına (bilgi deposu) kayıt edilirler. Üstelik bu bilgiler üçlü harf veya üçlü kodon halde bir yazılımla milyarlarca bitlik bilgisayar birimine tekabül eden bilgilere eş değer sayıda dizilerek sahne alırlar. Dahası insanın bir tek hücresine ait tüm özelliklerin kodlandığı 46 kromozomluk bilgiler 46 ciltlik dev bir ansiklopediyi dolduracak niteliktedir. Yani her bir cilt 20 bin sayfaya karşılık gelir. Düşünsenize söz edilen sadece tek bir hücre için, birde bunu insan vücudunu oluşturan trilyonlarca hücreye döktüğümüzde ortaya telaffuzu bile zor ifade edilecek rakamlarla karşı karşıya kalacağımız muhakkak. Bu dudak uçurtucu rakamlara rağmen hala tesadüf denilecekse pes doğrusu...
James Dewey Watson asrımızın en büyük buluşu DNA’yı keşfetmekle birlikte birtakım soruları da beraberinde getirip insan ister istemez; acaba amino asitler mRNA’nın yüzeyinde bir sıra halinde toplanarak bir enzimin etkisi altında protein oluşturmak üzere mi birbirine bağlanırlar diye sormadan edemiyor. Keza yine örneğin U-U-U üçlüsünün fenil alanin moleküllerine uyup diğer amino asitlerin ise uymadığı özel bir şekli mi var, yoksa üçlülerden her birinin 20 amino asitten yalnız birine uyan bir model mi var sorusu da öyle. Elbet bu tür sorular önümüzde durdukça basit mantık kurallarıyla böyle bir işleyişi cevaplamak pek mümkün olmayacaktır. Neyse ki mükemmel işleyen bu kurulu mekanizmayı Francis Crick tarafından açıklığa kavuşturulup, böylece basit mantık yürütmelerden kurtulabiliyoruz. Şöyle ki; U-U-U bazlarını A-A-A nükleotid üçlüsü çekerek hidrojen (H) bağları oluştururlar. Eğer böyle bir molekülle fenil alanin bağlanmışsa mRNA doğru yerinde tutulacaktır. Mesela bir nükleotid üçlüsünün yanında prolin şifresini taşıyan S-S-S üçlüsünü G-G-G nükleotid üçlüsü kendine çekecektir. Derken prolin, fenil alanin yanına doğru yerinde tutulmuş olacaktır. Ki; RNA molekülleri, aminoasitlerin ribozomlara taşınmasında sorumludur. Bir başka ifadeyle tRNA olarak adlandırılan bu molekülün her biri adaptör görevi (adapte edici iş görür) yapma özelliği sayesinde doğruca yerlerine gidip, istenilen tipte proteinin meydana gelmesinde mühim rol oynayacaklardır. Fakat bu işlemini gerçekleşmesi için aminoasitlerin ribozomda senteze girmeden önce özel nitelikte birkaç enzimin tRNA’ya bağlanması gerekir.
Şurası muhakkak aminoasit ve tRNA kompleksinin mRNA’nın özel kodonuna bağlanmasında rRNA’nın enzimatik yardımı ve GTP’den (guanin trifosfat) sağlanan enerji sayesinde olmaktadır. Dahası M.B Hoagland tarafından mRNA üzerinde bulunan 64 çeşit kodon ve bunlara uyarlanacak aminoasitlerin bağlanış biçimi açıklanmışta. Ona göre herbir amino asitin ATP ile reaksiyona girmesi sonucu bir enzim katalizlenmektedir. Katalizlenen enzimler ise her bir amino asit için spesifik olup, yine aminoasitlerin her biri karboksil (COOH) grubu ATP 3 fosforik asit grubunun en uçtakine bağlanarak anlam kazanır.
Yukarıda da bahsettiğimiz üzere bir mRNA’dan üretilen 5 uçlu kodonlu enzimin bir tane olduğu belirlenmiştir. Ömür uzunluğu ise 20 saat kadardır. Buna göre 20 saat içerisinde bir mRNA’da 20x60/5=240 adet enzim yapılabileceği belirlenmiştir. Anlaşılan 240 enzim başlangıçta bir tek mRNA’nın yaptırdığı veya sabit bir şekilde devam ettirdiği sayıdır. Hücre içerisinde bunun gibi aynı enformasyonu taşıyan 240 mRNA olduğuna göre 240x240= 57600 enzim olacağı hesap edilir. Sonuç itibariye özetleyecek olursak:
Gen + 240 mRNA + 57600 enzim (protein) üretilir. Başlangıçta bir adetlik DNA enformasyonu sadece mRNA ve polipeptit yazısına tercüme edilmekle kalmaz, aynı zamanda amplifikasyonla bilgiler çoğaltılırda. Gerek James D. Watson, gerekse sağduyulu birçok bilim adamı genlerin protein moleküllerinden ibaret olduğu kanaatini taşırlar. Keza Francis Crick’te sağduyulu bilim adamı olup, oda şüpheci görüşlere kulak asmazdı. Üstelik o; onların birçoğunu yanlış ata kumar oynamaktan usanmayan huysuz ahmaklardır tarzında tiplendirip sitemini dile getirmiştir. Zaten aklı başında bir insan toprağın altındaki her türlü elementin kendiliğinden yeryüzüne çıkıp son derece en son model araba yapamayacağını bilir. Bu yüzden objektif kriterleri esas alan bilim adamları evrimcilerin çok kompleksli bir canlı âleme ait donelerden işine gelenleri alıp, işine gelmeyenleri ekarte ettikleri teorilerini ciddiyetle bağdaşır bulmazlar. Zaten hiçbir sağduyulu bilim adamı teoriyi objektif kritermiş gibi esastan kabul edip bilimsel çalışmalara kaynak almazda. Fakat evrimci kuram öyle değil, maalesef karşımıza bilimsel maske altında karşımıza inançsızlık olarak çıkıyor.
Protein Sentezi Düzenleyen Negatif Başa Tepki Yolları (Feed-Back)
DNA hücrenin tamamı üzerinde fonksiyonlarını yürütürken her etken unsuru ihtiyaca göre belirler. Mesela bir hücre içerisinde ihtiyaçtan fazla kimyasal ürün üretildiğinde enzim etkisi ya ilk inhibasyonla, ya mRNA üzerinde ikinci inhibasyonla, ya da yine mRNA üzerinde son inhibasyonla giderilir.
Protein sentezinin yarıda kalmasını önleyen son kontrol mekanizması
Ribozomlar kendilerine gelen mRNA molekülü üzerinde yazılı enformasyona dayanarak yüzlerce, on binlerce, hatta yüz binlerce amino asit molekülünü birbirine ekleyip istenen tipte polipeptit protein molekülü imal edebiliyorlar. Üstelik bu söz konusu polipeptit molekül içerisine mRNA’da mevcut olmayan plan dışı fazladan aminoasit ilavesine izin verilmezde. Zaten plan dışı herhangi bir program monte edilmeye kalkışıldığında istenilen tipte protein üretilmemiş olacaktır. Çünkü yabancı proteinler genellikle hücrede birtakım yan etki bırakmanın yanı sıra organizmada aşırı antikor yapımına veya alerjik durumlara neden olmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki ribozom kendisine spariş edilen molekülü tam kapasiteyle çalışan bir fabrika misali işleyip ürün imal etmektedir. Ribozom fabrikasına sipariş edilen bu tür molekülün yapı planı ise mRNA tarafından hazırlanmaktadır. Örneğin 20.000 aminoasitlik hammaddelik protein molekülünü yapacak bir mRNA’nın ribozom imalathanesinden geçtiğini düşünelim. Hatta hücre içerisinde aynı anda binlerce mRNA’nın onbinlerce ribozom tezgâhı üzerinde harıl harıl aynı protein sentezini yaptığını varsaydığımızda bazı aminoasitlerin tükenmesiyle birlikte bir takım aksiliklerin ortaya çıkmasını kaçınılmaz kılabiliyor. Neyse ki hücre böyle hesapsız sürprizlere karşı tedbirsiz kalmayıp düzenli çalışabilecek bir donanıma sahip. Mesela çok istisnai hatalar dışında yanlış kodlanmış bir protein molekülü hücre içerisinden dışarıya asla çıkarılmasına müsaade verilmiyor. Yani üretimi gerçekleşen bir protein molekülün son aminoaside takıldığında tamam diyebileceğimiz bir sonlanma hemen gerçekleşmez, mutlaka son kontrol sisteminden geçmesi icap eder. Bir başka ifadeyle son anda bir eksikliğin olabileceği göz önünde bulundurularak “Yanlış hesap Bağdat’tan döner” misali plan dışı bir molekülün ortama salıverilmesine geçit verilmez. Zira öylesine bir sınırsız hoş görürlülük kontrol sistemini altüst edeceğinden hücre anarşizmine yol açacağı muhakkak. Böyle bir durum ancak hücrenin kanserleşmesinde, ya da ölüm halinde vuku bulabilir. Dolayısıyla normal ve sağlıklı bir hücrede daha henüz yapısı tamamlanamayan moleküller derhal yıkıcı bir enzime teslim edilerek mevcut nizamın devamı sağlanır. Öyle ki; bu yıkıcı enzim hücre nizamının tesisi adına harici molekülün tümü üzerinde birçok peptit bağlarını koparacak güçte vazife görmektedir. Yani söz konusu enzim harici molekülü aminoaside veya zararsız küçük polipeptit haline çevirmenin yanı sıra yeni protein sentezinde kullanılacak yapı taşları halinde serbest hale getirebiliyor. Ancak yine de böyle bir kontrol mekanizması, protein sentezi sırasında doğabilecek muhtemel zararları önlemek için yeterli değildir. Mesela aminoasit eksikliği yüzünden bir protein molekülü tamamlanamıyorsa sadece bu hususla alakalı ribozom veya mRNA vasıtasıyla gerçekleşen protein sentezi, ya da üretim aşamasına gelmiş polipeptit zincirinin durdurulması pekte mümkün olmayabiliyor. Bu durumda arızalı yapının başka ribozomlara girip yarıda kalacak sentezleri başlatmaması için mutlaka ilgili mRNA molekülünün ayrıştırılması gerekmektedir. O halde tam donanımlı bir kontrol sistemine ihtiyaç var, ama nasıl? Şöyle ki; bunun için mRNA’yı yapmış olan gen (DNA) tarafından aynı tipte başka mRNA moleküllerinin yapılmaması veya yapılmış olanların da toplatılıp yok edilmesine yönelik kontrol sistemi devreye girmesiyle mesele halledilmiş olacaktır. Eğer böyle olmazsa ribozomlar boşuna çalışmış olacaklardır. Kaldı ki hücrenin boşa harcayacak ne zamanı var, ne de fazla harcayacak enerjisi var. Nitekim her oluşan peptit bağının kuruluşu 1 ATP’lik enerji, yani 8000 kaloriyle işler hale gelmektedir. Bu nedenle milyonlarca peptid bağının yapboz misali yeniden kurulup inşa edilmesi gibi lüks bir enerji kaybına asla müsaade edilmez. Eğer müsaade edilirse boşa çıkan ısı hücreyi yakıp ölmesine yol açacaktır. Belli ki hücre içerisinde cereyan eden protein sentezi olayı mükemmel bir organizasyon ve akıl dolusu kusursuz bir kontrol mekanizmasıyla yürütülüyor. Ayrıca Mendel deneylerinin bize hatırlattığı bir gerçek var ki; DNA’ya sirayet eden hastalıklı bir gen, uygun bir ortam yakalayana dek yedi göbek uzanabiliyor. Zaten yedinci nesilden sonra uygun bir fırsat bulup ortaya çıkamıyorsa, artık bu noktadan sonra DNA’nın kontrolünden düşüp ortadan kaybolması muhtemel dâhilindedir. Aynı durum sadece hastalıklı genlere mahsus bir durum değil elbet, faydalı ve işe yarar genler içinde geçerli bir akçe. Halk arasında herhangi bir insanın iyi veya kötü hallerine karşılık kullanılan “Herkes aslına çeker” ifadesi bu olsa gerektir. Bu yüzden uzmanlar maraz yapılı genlerin güçlenmemesi adına akraba evliliklerinden şiddetle kaçınmamızı önermektedirler.

http://www.bayburtpostasi.com.tr/ulku-k ... ,6751.html
Kullanıcı avatarı
alperen
Özel Üye
Özel Üye
 
Mesajlar: 527
Kayıt: 15 Haz 2007, 23:00

Reklam

Re: PROTEİN SENTEZİ VE EVRİM

Mesajgönderen alperen » 25 Haz 2014, 20:44

PROTEİN SENTEZİ VE EVRİM-2
ALPEREN GÜRBÜZER

Protein nasıl yapılır (Santral dogma)
Şimdiye kadar olan basamakları özetlersek:
— Çekirdekte yer alan DNA molekülü kendisinin özel bir koplementer arkadaşı mRNA’nın sentezini yaparken, kendine uyan RNA nükleotidleriyle eş yaparak bir dizilim oluşturmaktadır. Şöyle ki DNA adenini bir yandan RNA’nın urasiliyle eşleşirken, diğer yandan DNA timini RNA’nın adeniniyle eşleşmekte, aynı zamanda her ikisinin stozini diğerinin guanini ile bir araya gelip, böylece DNA yazılımının bir kopya sureti yeni mRNA molekülü üzerinde gerçekleşir.
—İkinci aşamada mRNA sitoplâzmaya geçip bir ribozoma bağlanarak burada protein sentezi sırasında kalıp görevi ifa eder.
—Üçüncü aşamada tRNA molekülleri sitoplazmada serbest yüzen amino asitleri teker teker yakalayıp onları ribozoma getirir. Böylece her bir amino asit tRNA tarafından taşınarak ribozomlardan geçmeye hazır vaziyette mRNA ile uyumlu, aynı zamanda şifresine uygun bir şekilde sentezlenir.
— Dördüncü aşamada sentezlenen yeni protein molekülü ribozomdan kopup ayrılınca mRNA başka bir ribozoma geçiş yapar. Bu arada tRNA ise daha önce taşıdığı tipte olan başka aminoasidi yakalamak üzere yeniden stoplazmaya doğru hareket eder. Böylece DNA şifresi kendine özgü protein çeşitlerini yapmak amacıyla hemen hemen birbirinin aynı kalıpta birçok protein molekülün yapımı gerçekleşir. Nitekim bu hipotez “santral dogma” olarak isimlendirilip, “DNA + RNA’yı + RNA’da proteinleri yapar” şeklinde özetlenmiştir. Görüldüğü üzere aminoasit sıralarının belirlenişinde DNA kalıp görevi yapmamakta, tam aksine protein sentezi için talimat veren konumundadır. Yani DNA’dan gelen genetik bilgi önce RNA’ya aktarılır, daha sonra RNA’da gereğini yapıp bilginin adeta kalıp dokümanını ortaya koyar. Derken kısa süreli hafıza kartında saklı kalan bilgiler, ister istemez yeni bir alana kavuşurlar. Hatta kavuşmakla kalmazlar mevcut hücre ortamın yapısını da değiştirip hücre sathında yeni bir RNA molekülünün teşekkülüne imkân verilir. Mesela protein sentezi sırasında 10–30 dakika arasında konaklayan RNA şayet kendi yapısına uygun bilgi veya ilave edeceği bir şey yoksa bu noktadan sonra degrede (bozulmaya uğraması) olması kaçınılmazdır. Ne zaman ki kendisiyle alakalı bir bilgiye kavuşur, işte o zaman bilgiler kısa süreli kayıt sisteminden çıkıp daha uzun kayıt altında saklanan belleğe aktarılır, derken son noktada bilgiler tekrar DNA’da toplanır. Demek ki kısa süreli hafıza kartından geçen elektrik akımı hücrenin yapısında birtakım değişikliklere yol açmakla kalmayıp, bunun yanı sıra RNA vasıtasıyla başka bir bilginin doğmasına yelken açılabiliyor. Hatta RNA’nın uzun süre hafıza kartında kalmasına karar kılındığında ise doğrudan DNA’ya bağlanarak aminoasitlere dönüşmektedir. Hâsılı o bilgiler ebedi olarak bizimle birlikte yol arkadaşımız olur. Yani hayatta işlediğimiz tüm eylemlerin tüm detayları önce hücrelere aktarılır, sonra ribonükleik asitlere ve en nihayet DNA’mıza işlenerek bir daha yakamızdan asla atamayacağımız bilgi hazine dönüşürler. Bu olay aynı zamanda Allah’ın yoktan yaratma olayını hatırlattığı gibi kulları üzerinde kodlanan kader programını da ortaya koymaktadır.
Biyolojik Şifre (Genetik şifre)
Şifre sembolleri
Evrimciler DNA’da yer alan şifre ve kodların tesadüfî, yanılma veya kazaen meydana geldiğini ileri sürmektedirler. Oysa şifre bir bilgiyi bir şekilden diğer şekle çevirmek için kullanılan semboller sistemidir. Mesela yazılı dil insan tarafından kullanılan bir tür şifre sistemidir. Bilindiği üzere Türkçede 29 harf sembol var olup, bu sembollerle istenildiği kadar kelime üretilebiliyor. Keza DNA molekülleri çok uzun oldukları halde sadece 4 harfli alfabeden ibaret bir “ol” emri diliyle yazgı gerçekleşmektedir.
GENETİK ŞİFRE
DNA’yı insan vücudunda akla gelebilecek her ne varsa A’dan Z’ye tüm bilgileri bünyesinde eksiksiz olarak barındıran bir yapı planı olarak değerlendirebiliriz. Zira vücudumuza ait gerek iç, gerekse tüm dış bilgiler dört harfli bir alfabetik şifre sistemiyle kayıt altına alınmıştır. O meşhur dört harfli alfabe nedir derseniz, hepimizin yakından bildiği adenin, timin, guanin ve sitozin (A, T, G, C) denilen nükleotid bazlardan başkası değildir elbet. İşte DNA’daki tüm bilgiler bu bazların kendine özgü diziliş sırasıyla kodlanmaları sayesinde gerçekleşmektedir. Nitekim bilimsel araştırmalar sonucunda nükleik asitlerin tüm organizmaların genetik maddesini teşkil ettiği, genlerin ise belirli proteinlerin yapımını sağladığı ortaya çıkmıştır. İşte bu iki grup (Nükleus ve genler) arasında en önemli ortak payda her ikisinin de belirli sayıda yapıtaşından meydana gelmiş zincirler olmasıdır. Aynı zamanda proteinleri oluşturan aminoasitlerin dizilişi zincirde yer alan polipeptidin biyolojik özelliğini de ortaya koymaktadır. Dolayısıyla insanlar arasındaki fiziki farklılıklar bu dört bazın dizilişi esnasında sıralanan nükleotidlerin farklı pozisyon almasından kaynaklanarak gün yüzüne çıkmaktadır. Zira herhangi bir geni oluşturan nükleotidler üzerinde oluşabilecek bir sıralama hatası o geni ister istemez iş göremez hale getirebiliyor. Hele hele insan vücudunda 200 bin genin olduğunu yakından takip edenler bu sıralamanın hedefinden sapmadan daha kompleks yapılı işlere yönlendirildiğini gördüklerinde hayretler içerisinde kalmaktalar. Hatta uzun bir zaman diliminde ömrünü moleküler evrim teorisine inanan Francis Crick DNA zincirlerin düz olması nedeniyle genlerdeki nükleotidlerin sırasıyla proteinlerin yapıtaşı aminoasitlere uydurulabilir demiş olsa bile gerçek anlamda DNA’yı keşfettikten sonra biyolojik nizamın bir mucizevî bir olay olduğunu itiraf etmek mecburiyetini hissetmiştir. Böylece DNA molekülünün kompleks yapısı sayesinde bir kez daha hayatın bir mucize olduğunu, asla tesadüfi bir eser olarak ortaya çıkamayacağını anlamış oluyoruz. Tabii mesele burada bitmiyor, dahası var. Şöyle ki “Yaşamın Temel Kuralları” kitabıyla ünlü evrimci Prof. Dr. Ali Demirsoy; “Bir proteinin ve çekirdek asit (DNA ve RNA)’in oluşma şansı tahminlerin çok ötesinde bir olasılık olduğunu, hatta belirli bir protein zincirinin meydana gelme şansı astronomik denecek kadar azdır” tarzında itiraf etmek zorunda kalmıştır. Hatta Amerika’da “Biyolojide Olasılık Araştırma Merkezi” adlı akademik kuruluş Amerikan alfabesinin 26 harfli olmasından hareketle alfabetik deney yapmayı tasarlamışlar. Derken 26 harflik alfabeyle 30.000 çekiliş yapılması öngörülmüştür. Böylece tasarlandığı şekilde ortaya çıkan sözcükler arasında bir anlam içerenlerin sayımı dokümanı ortaya çıkarıldığında; ilk iki harfli olanında 4890 adet, üç harfli kelimede 113, dört harflide 139, beş harflide 17 anlam çağrıştırabilecek türden sözcüğün çıktığı gözlemlenmiştir. Bir başka ifadeyle mesela altı harfli sözcüklerde anlam kaybının 3’e düşerek gittikçe azalan bir periyotla karşı karşıya kalınmıştır. Hâsılı kelam 30 bin harf arasında kala kala 7 harflik bir adet sözcüğün anlam içerdiği tespit edilebilmiştir. Biz bu ihtimal hesabını protein alfabesi tarzında ele aldığımızda, madem protein sentezi 20 amino asitlik bir alfabeyle gerçekleşiyor, o halde en basit bir canlının protein yapısını oluşturabilecek anlam yüklü bir kelime ortaya çıkması için her harf için ¼ ila 1/5 harf arasında seyreden bir oran olması icap etmektedir. Dolayısıyla bu orandan hareketle 400 harfli bir çekiliş için alfabe sayısı 20 olduğuna göre 4’ün 400’üncü kuvvetine tekabül eden 10240 rakamını elde ederiz. Bunun anlamı trilyon sözcüğünün 20 kez tekrarlanması demektir. Bu durumda hala 400 amino asit zincirinden bir tane işe yarar proteinin trilyon sözcüğünün 20 kez tekrarlanmasıyla ancak ortaya çıkabilecek uçuk ihtimal bir sonuca dayanarak hala her şeyin tesadüfen meydana geldiği söylenebiliyorsa pes doğrusu.
TRİPLET YAPIDAKİ KOD SÖZCÜKLERİ
Bunca yıl aradan geçmesine rağmen genetik şifre ve genetik kartların değiştirilmesine hala güç yetirilememiştir. Nitekim radyoaktif karbonla yüklü proteinler hücreye enjekte edildiğinde, bu verilen maddenin tıpa tıp bildiğimiz normal karbonun kimyasal içerik yönden aynısı olmasına rağmen, bir türlü nükleolusta bulunan gizli şifreler kontrol altına alınması sağlanamamıştır. Her ne kadar genetik kartlara meydan okumaya devam edilse bile bilmediğimiz bir güç tarafından nükleolusta yer alan kozmik şifrelerin değişiminde en ufak taviz verilmemektedir. Bazı arızı değişiklikler birtakım çevreleri sevindirse de, boşuna seviniyorlar. Çünkü bu sevinçleri geçici hüsnü kuruntu babında olup yersizdir. Zira değişen genetik kartlar değil, değişen hücrelerin savunma reflekslerinden doğan istisna kabilden kimyasal sistemle ilgili unsurlardır. Üstelik herhangi bir ışına maruz kalan canlıdan başka bir canlı türemiyor, sadece ışın etki ettiği alana zarar vermekle sınırlı kalıyor. Yani her olgu cürmü kadar hareket edebiliyor. Bilmiyorlar ki her bir hücre bir matematik programın temsilcisi konumunda emir almış emrin gereğini yapıyorlar. Belli ki bunlar dört adet aminoasidin tek başına yapacağı işler değil, bu bir “ol” emri ilahi kaynaklı şifreyle ilgili bir yaratılış olayıdır. Dolayısıyla fiziksel ve kimyasal değişiklikleri orijinal programla karıştırmamak gerekiyor. Kaldı ki sapla saman aynı şeyler değil. Madem proteinler aminoasitlerden yapılmış, o halde DNA molekülünün hücreye göndereceği mesaj; “Özel bir protein yapmak için belirli bir aminoasidi, bir başka zincirde uygun yere koy” koduyla sahne alacaktır. Dahası DNA’nın her bir aminoasidin yapımına yönelik verdiği talimat, bir diğer talimatla karıştırılmayacak şekilde dizayn edilip servis edilecektir. Buna göre 46 kromozomluk bir hücrede 20 çeşit amino asit olduğuna göre en az 20 çeşit şifreye ihtiyaç olacak demektir. Bu durumda şifre sözcükleri iki veya daha fazla nükleotidden meydana gelmek zorundadır. Mesela 4’lü nükleotidin her biri bir amino asit şifrelemiş olsaydı 4 harfli 20 amino asit şifrelenecekti. Fakat söz konusu 4 harflik talimat 20 aminoasidi şifrelemeye gücü yetmez. Keza dört farklı nükleotidin ikişerlik kombinasyonuyla 42= 16 çeşit sözcük meydana gelip, bu bile 20 çeşit aminoasidi şifrelemeye yeterli değildir. O halde nükleotid kodonların en az 3 nükleotidden meydana gelmesi icap eder. Nitekim nükleotidler 3’erli gruplandığı zaman 43=64 çeşit kombinasyon ortaya çıkmaktadır. Yani 64 kodonun herhangi bir üçlü grubu DNA’da kodlanmış enformasyonun bir kelimesine denk düşmektedir. Hatta bu kelimeler üçlü nükleotidden meydana geldiği için triplet denmekte, ayrıca bir şifre kelimesi olduğu içinde kodon veya kod adını alırlar.
Şurası muhakkak kod sözcüklerinin triplet yapıda olduğunu doğrulayan deneyler Crick ve arkadaşları tarafından yapılmıştır. Crick ve arkadaşları yaptığı deneylerde gen haritasının rIIB mutantları diye kodlanan bölümünde bozukluk olan T fajını kullanmışlardır. Elbette bu tip özürlü mutantın DNA sarmalının herhangi bir dizisinde noksanlık veya bir miktar arızaların doğmasına yol açması muhtemeldir. Nitekim buna benzer Tütün mozaik virüsü(TMV) ile yapılan çalışmalar sonucunda nükleik asit zincirinde herhangi bir noktaya müdahaleyle birlikte polipeptid zincirinde birtakım kısmi değişmelere neden olduğu gözlemlenmiştir.
Kodon triplet olduğunda veya genetik komutun 1, 2, 3, 1, 2, 3.. şeklinde sıralandığını varsaydığımızda “....Bir mol ad üre yap ver” şeklinde bir mesajın ortaya çıkması ihtimal dahilindedir. İşte böylesine harf sırasıyla nükleotidlerin 3’lü grup halde dizilmesiyle birlikte sözcükler (aminoasitler) bir nebze olsun anlam kazanabiliyor. Şayet yukarıda zikrettiğimiz cümleden “mol” kelimesinden ‘m’ harfi çıkarılacak olursa cümle “...Bir ola dizi rey apv er...” şekline dönüşecektir. Keza bunun gibi cümleye fazladan girecek bir harfin ilk emrin orijinal niteliğini bozması da öyledir. Mesela “Bir” kelimesinin ‘i’ harfi ile ‘r’ harfi sırasına bir “I” harfi girdiğini düşünürsek cümle bir anda “...bir rmo Iad lür eya pve r...” şeklinde çığırından çıkabiliyor. Anlaşılan uzun bir cümle yapısında 2 noksan veya 2 fazla harf değişiklikle orijinal emir arasında kısmen uyumluk görebiliyoruz, ama kısa cümleler için aynı şeyi söyleyemiyoruz. Çünkü dar alanda 3 harf değişmektedir. Peki bu üç kodonlu triplet dünyasında durum bu iken, kim bilir daha kompleks yapılarda durum vaziyet nasıldır. Zira önümüzde artık triplet dizisi yok, bir organizmanın bütünü var artık. Mesela en basit protein molekül olarak bildiğimiz insülini meydana getiren proinsülin bile 80 amino asitlik bir zincire ihtiyaç duymaktadır. Madem 84 amino asitlik donanıma ihtiyaç var, o halde bir proinsülin içeren protein molekülünün tesadüfen meydana gelme ihtimali 20 rakamın 84’üncü kuvvetine denk düşen 109 sıfırlı bir rakamdır. Ki; telaffuzunda zorlandığımız ortaya çıkan bu rakam tesadüfî değil, yaratılışı teyit eder. Zira nice organlarımız kâinat kadar büyük hesap makinesine bile sığmayacak türden rakamlarla putlaştırılmış tesadüf mitin üstesinden gelip “Durmak yok yola devam” dercesine an be an faaliyetlerini yürütmeye devam ettiriyorlar.
Tesadüf denilen ucube putun içi boş olduğu şuradan belli ki tombala oynarken birden ona kadar sıralanmış madeni paralardan istediğimiz rakamı torbadan çekme şans gücünün bile zayıf olduğunu anlamaya yeter artar da. Şöyle ki; basit bir matematik ihtimal hesaplarında öğrendiğimiz kadarıyla cebimizden bir rakamlı madeni parayı çekme ihtimali 1/10’dur. 1 ve 2 rakamlı paraları arka arkaya çekme ihtimali 1/100’dür. 1, 2 ve 3 rakamları çekme ihtimali 1/1000’e inmekte. En nihayet 1, 2, 3, 4 ve 10’a kadar karışık halde bulunan tüm bu paraları çekme ihtimali on milyarda bir orana düşmek demektir ki, bu rakam cebimizden istediğimiz şekilde para çekmenin öyle kolay bir iş olmadığının bariz bir delilidir. Kaldı ki bilardo toplarının hareketinde bile tesadüfe meydan verilmeyecek şekilde ustalık gerektiren bir oyun sergilenmekte. Dolayısıyla tüm bu örneklerden hareketle en iyimser tahminle bir proteinin bir kereciğine de olsa tesadüfen meydana gelme ihtimali 1080 gibi bir rakama denk düşer ki, bu sayı kâinatta mevcut olan tüm elektronların üstünde bir sayıdır.
KOD SÖZCÜKLERİNİN YAPISI
Canlılar arasında birbirine benzermiş gibi görünen (homolog) organlar aslında birbirinden çok farklı genetik kodlar (DNA şifreleri) tarafından belirlenip, homolog organların (benzer organlar) varlığı asla evrime delil teşkil eder nitelikte değildir. Şüphesiz Biyoloji bilim dalı farklı canlı türleri arasında morfolojik benzerlikleri homoloji olarak tanımlar, ama bu tanımdan öteye geçmeyecektir. Dolayısıyla bu tariften evrim çıkmaz. Çünkü ortada birbirinin homoloğu olan canlılara ait ortak ata fosilleri yok ki, böyle bir delil sunulabilsin. Hadi fosilden vazgeçtik, maalesef bu tip canlıların genetik şifreleri birbirinden çok farklı olmanın yanı sıra embriyolojik safhalar da birbirleriyle uyumlu değildir. Kaldı ki iki ayrı sürüngen arasındaki temel farklılık balıkla memelinin arasında ki farktan daha büyük çaptadır. Mesela yine birbirine benzermiş gibi görünen bakteriler arasında bariz farklılık memeli hayvanlarla amfibiyenler arasındaki farklardan daha devasa büyüklüktedir. Anlaşılan yüzeysel benzerlik hikâyeleriyle bu mızrak çuvala sığmamaktadır. Bari bırakın maymun maymunluğuyla kalsın, insan da insanlığıyla kalsın. Demek ki dış görünüşe bakıp aldanmamak lazım, dahası Yunus misali “Bir ben var birde ben den içeri var” demek varmış. Nitekim bilişim teknolojisi dış görünümce benzer yapıların iç âlemde farklı genler tarafından kontrol edildiklerini belirlemiştir. Böylece bu gerçeğin açığa çıkmasıyla birlikte evrimci anlayışlar Yunus’un gerisinde kalmışlardır. Her ne kadar Yunusun zamanında laboratuar olmaması hasebiyle bu güzel sözün ne manaya geldiğini o günün insanı sezemese de, artık bugünkü kodlama sistemi sayesinde bu veciz söz bir çırpıda yerini bulmuştur. İyi ki de şifrelerin ne şekilde çalıştığı veya kod sözcüğünün nasıl fonksiyonel hale geldiğini gösterecek bir takım deneyler yapılmış. Aksi takdirde daha çok masallar dinliyor olacaktık. Onlar masallarla oyalana dursun bakın Ochoa RNA nükleotidleri birbiriyle birleştiren bir enzim bularak adından söz ettirebiliyor. Bu buluşun ardından Nırenberg ise mevcut enzimi kullanarak nükleotidlerden meydana gelmiş suni (yapay) RNA üretebilmiştir. Hatta bununla yetinmemiş yapay RNA’nın hangi tip protein ürettiğini gösterecek şifrenin yazılımını açığa çıkarmaya çalışmıştır. Fakat bunca uğraşıya rağmen dikkat edin şifrenin aydınlatılması veya bugünkü anlamda internette şifre kırma olayına benzer denemeler nükleotidler üzerinde uygulansa da, tam manasıyla şifre değişimi asla söz konusu değildir. Nitekim insanlık bunca yıldır antibiyotik ve böcek öldürücü ilaçlarla zararlı böcek ve mikroplara karşı mücadele vermesine rağmen zerre miskal ne mikroorganizmada ne de böceklerin genetik kodlarında herhangi bir değişiklik emaresine rastlanılmamıştır, bilakis bir sonraki nesle güçlü bir şekilde hayatlarına devam etmişlerdir. Yani meydana gelen değişiklik genetik şifreye yönelik olmayıp sadece hücrenin savunma sistemiyle sınırlı bir değişikliktir. Keza radyoaktif azot ihtiva eden proteinler koli basiline transfer edildiğinde bu azotun genetik şifrelere sirayet edemediği gözlemlenmiştir. O halde bu gerçeklerden hareketle herhangi bir karıncanın bütün vücut yapısı veya duyu organlarına ait çift antenlerle ilgili genetik şifrelerin birtakım rastlantılar sonucu teşekkül ettiğini söyleyebilir miyiz? Zaten böyle bir iddiada bulunmak akla ziyan bir davranış olacaktır.
Biyokimyacılar Ocha’nın kullandığı enzimi urasil nükleotidden meydana gelmiş proteinlere uyarlayınca ortada sadece fenil alanin amino asidinin meydana geldiği görülmüştür. Anlaşılan bu çalışmadan 3 urasil nükleotidli bir diziye ait “Bir fenil alanin molekülünü diğer asitlere bağla” anlamına gelebilecek bir sonuç çıkabileceği gibi, zincirde yer alan 3 urasil nükleotidli her gruba ait “Aynı amino asitten bir tane daha ekle” anlamında bir RNA şifresinin açığı çıkması da muhtemeldir. Dahası bu sonuçlar bize sadece DNA şifresi hakkında bilgilenmemize ışık saçmaktadır, hiçbir zaman bir canlıdan başka tür canlı yaratma olayına delil teşkil etmeyecektir.
Diğer yapay RNA’larla yapılan çalışmalar sonucunda ise;
Poly-A (A-A-A........) dizilimine uyan polipeptidin polylysin olduğu, Poly-S (S-S-S...........) dizilimine uyan polipeptidin ise poly-proplin olduğu belirlenmiştir. Fakat tüm çabalara rağmen Poly-G (G-G-G....) dizilimine uyan herhangi polipeptit zinciri elde edilememiştir.
Anlaşılan dünyanın yaşı 5 milyar olduğunu varsaydığımızda bugüne kadar protein elde etmek için harcanan bunca çabadan ortaya çıkan ihtimal hesapları bir bakıyorsun 1/100 değil, 1/1000 değil, 1/1000 değil, 1/1000000 değil. O halde ne? Belli ki nice ardı ardına sıralanan değiller zinciri yüz bin trilyonda bir rakamını katbe kat aşacak türden bir sayıya tekabül edip, yaratılışa karşı meydan okuma girişimlerine geçit vermeyen bir gerçek ile yüzleşiriz. Üstelik bu tür hesaplamalar bir protein için yapılan bir değerlendirmelerle sınırlı kalmaktadır. Ayrıca bunun üçüncü, dördüncü, beşinci vs. ayakları var ki işler daha da karmaşık hale gelebiliyor. Nitekim protein sentez olayında üçüncü bir protein elde ihtimali 10520’de 237, dördüncüsü için 10520’de 236, beşincisi için ise 10520de 235……vs. şeklinde sıralanır. Hatta bu sayılara birbirine çarptığımızda ise en basit canlının oluşmasında 239 cins proteinin teşekkülü için gereken ihtimal sayı rakamının dudak uçurtucu boyutlarda meçhule uzandığı fark edilecektir. Hele hele birde bu hesabı tüm canlılar için yapılmaya kalkışıldığında işin içinden tamamen çıkılmaz bir hal alacağı muhakkak. Elbette bu dudak uçurtacak sayılar bazıları için Yaratıcı karşısında teslimiyeti, bazıları içinse tesadüfün karşısında boyun eğmek anlamına gelecektir. Tabii hiç kuşkusuz bizim tercihimiz birincisinden yanadır.
TRİPLET YAPIDAKİ NÜKLEOTİDLERİN SIRALANIŞI
Nasıl ki bir sanat sanatkâr sahibini gösteriyorsa bir harfte elbette ki kâtibine işaret eder. Dolayısıyla amino asitlerin dizilişi DNA’nın varlığını ortaya koymaktadır. Buradan hareketle nükleotid dizilişinin anlam kazanabilmesi için DNA ile birlikte incelenmesi gerekmektedir. Nitekim triplet yapıda nükleotidlerin dizilişi hakkında Nrenberg, Mathei ve Khorona birbirlerinden bağımsız olarak çalışmışlar ve birbirlerini destekleyen sonuca ulaşmışlardır.
Nrenberg, tripletin ribozom içerisinde belirli bir cins amino asidi özel şekilde zincire bağlamalarından hareket ederek bir liste çıkarmıştır.
Bilindiği üzere amino asit molekülleri birbirleriyle peptit bağlarıyla bağlanarak protein yapılı polipeptit zincirleri oluştururlar. Zaten birbirinden farklı protein moleküller değişik sayıda veya değişik cins amino asitlerin farklı şekillerde dizilmesiyle meydana gelmektedir. Khorona ise bu bilgilerden hareketle yapay RNA’lar elde edip, bunların şifrelendiği amino asitleri bulmuştur. Derken bu verilere dayanarak yine aynı listede verilen DNA kelimelerin karşılığı olan aminoasitler elde edilmiştir. Anlaşılan listedeki tablo incelendiğinde bir amino asidin 4 harf, bazen 6 değişik harfle şifrelendiği görülecektir. Örneğin; S-U-G triplet kodu lösini şifrelemekte, U-S-G ise serini şifrelemekte. Dahası var; bunlardan başka valin, treonin, alanin, anjinin ve glisin 4 değişik tipte şifrelenirler. Ayrıca bazı şifreler aminoasitlere yönelik değil başka anlamları belirtmek için görev yapmaktadır.
Şurası muhakkak 20 çeşit amino asidi bağrında taşıyan 100 amino asitlik bir proteinin tesadüfen meydana gelme ihtimali 1 rakamının arkasına 100 tane sıfır koymak gibi bir hesapla karşı karşıya kalmak demektir. Hatta bu iş ayrıca atom seviyesinde hesaplandığında tüm hesapların altüst olacağı muhakkak, artık rakamların bile gücü yetmeyeceği bir tablo görülecektir.
Bazı araştırıcılar genetik kodların birbiri üzerine taşan şifrelerden söz etmişlerdir. Neyse ki bu fikri çürüten doneler Wıllıam Wıttman’ın Tütün mozaik virüsü üzerinde yaptığı denemelerle gün yüzüne çıkmıştır. Şöyle ki; virüs RNA’sındaki bazı nükleotidler kimyasal işlemlerle değiştirildiğinde protein yapımında yalnız bir aminoasidin değiştiği görülmüştür. Proteinlerde 2 amino asit değiştiğinde ise bunların kesinlikle yan yana bulunmadıkları tespit edilmiştir.
Birbiri üzerine taşan üçlü grubun herhangi bir nükleotidi yanında diğer bir üçlü gruba ait yan yana iki aminoasidin değişmesi beklenirken, tam tersi böyle bir şey olmadığı gibi şifrelerin birbiri üzerine taşması olayı da gerçekleşmemiştir. Netice itibariye DNA’da 64 adet üçlü kodonluk kader yazısı DNA enformasyonun bir kelimesine denk düşüp, böylece hücre enformasyon bakımdan herhangi bir darlık veya kıtlık çekmemektedir. Kıtlık bir yana aksine bolluk, cömertlik diyebileceğimiz kendinden gayet emin, garanti içerisinde yüzmektedir. Maalesef evrimciler farklı canlı türlere ait DNA şifrelerin veya protein yapıların birbirine benzer olduğundan dem vurup, kendilerince kod dünyasını evrime uyarlama çaba içerisine giriyorlar. Hatta maymun DNA’sının insan DNA’sıyla uyumlu olduğundan bahsedip insanın atası diye sunmaya çalışıyorlar. Oysa insanda 46 kromozom, şempanze ve gorilde ise 48 kromozom vardır. Şayet DNA bazında uyumluluğu evrime delil olarak gösterilecekse maymundan ziyade bunun için daha çok patates iyi örnek olabilirdi. Çünkü patatesin kromozom sayısı insanın kromozom sayısına eşit olup, her ikisi de 46 kromozomdur. İşte bu örnekten de anlaşıldığı üzere bu tip benzetmeleri evrime delil olarak sunmak büyük bir hata olduğunu gösteriyor.
Hakeza Adli Tıp ve Polis kriminal laboratuarlarında gerek olay yeri incelemeleri gerekse nesep davalarıyla ilgili davalarda STR gen bölgelerinin tespitine yönelik çalışmalar sonucunda; tek tipte erkek ve kadın karakterli DNA tiplemelerin yanı sıra cinayet ve tecavüz gibi konularla alakalı karışım halde (mix) DNA profilleri(genomları) elde edilmektedir. Elde edilen STR gen dizilimi sayesinde kişilerin profilleri ortaya çıkabiliyor. İşte bu gen dizilimleri sayesinde nesep davalarında çocuğun ebeveynleri belirlenebilmekte, ayrıca cinayet ve tecavüz gibi olaylarda şüpheli şahıslara ait DNA profillerin karşılaştırılmasıyla birlikte birçok olay aydınlatılabiliyor. Yani dünyada ne kadar insan varsa bir o kadar kişiye has DNA tiplemeleri söz konusudur. Zira tek yumurta ikizlerin haricinde hiç kimsenin DNA tiplemesi bir başkasının DNA tiplemesi ile tıpa tıp aynı olmaz. Dolayısıyla DNA tiplemelerinde kaç gen bölgesiyle çalışılırsa çalışılsın mutlaka kişinin kendine özgü bir DNA tiplemesi mevcuttur. Bu tipleme kişinin aynı zamanda aidiyet kimliğidir. Nitekim kişiye has DNA diziliminin bir başka kişiyle aynı olma ihtimali yok denecek kadar azdır. Madem canlılık için belli bir dizilim gerektiriyor o halde tüm evrende yaşayan tek bir canlıya özgü (bir defaya mahsus) bir dizilim mevcuttur. Bu nedenle bir kişiye ait DNA tipleme rakamlarını tesadüfen dizilimini oluşturma ihtimali, bir maymunun bilgisayar klavye tuşlarına bastığında hiç hata payına meydan vermeden iki satır cümle yazma ihtimali kadar zayıftır diyebiliriz.
DNA CÜMLELERİ (Genler) VE CİLTLER (Kromozomlar)
Canlı sistem son derece kompleks bir yapıya sahip. Dolayısıyla herhangi bir sistemin tesadüfen kendi kendine oluştuğunu söylemek akla ziyan bir tavırdır. Madem harflerin dizilişinden kelimeler, kelimelerden cümleler meydana geliyor, o halde bu misalden hareketle hücre içerisinde birtakım biyokimyasal faaliyetler DNA molekülü üzerinde şifrelenmiş kodlara göre sıralanacaktır. Bu yüzden DNA’ya bilgisayar gözüyle bakılmaktadır. Çünkü artık Sibernetik çağda cümleler ikili sistemle çalışıp, 0 ve I sembollerle(evet-hayır) karşılık bulmakta. Böylece bu ikili sistem sayesinde ciltler dolusu eser bir anda bilgisayar ekranına yansıyabiliyor. Hatta yabancı dilin çevrimi bile bu ikili sistem vasıtasıyla anında yazılıma çevrilebiliyor. Anlaşılan hiçbir sistem kendi kendine çoğalamadığı gibi aynı zamanda hiçbir sistem kendi kendine çarkını döndürememekte, mutlaka sistemin işlemesi için yönetici bir gene ihtiyaç vardır. Nitekim canlı organizma DNA molekülü tarafından yönetilip, başsız değildir. İşte bu hiyerarşik düzen içerisinde DNA üzerinde dizili birçok kodon daha büyük çapta enformasyon (bilgi) birimine dönüşüp bir başka geni meydana getirebiliyor. Diğer taraftan insan DNA’sında bir milyondan fazla gen var olup, mevcut genlerin çoğu uzun veya kısa bir protein moleküllerle temsil edilir. Bazı genler ise daha başka görevler için kullanılır. Bu yüzden her bir ayrı protein şifresi taşıyan genlere strüktürel gen denmektedir. Dolayısıyla mRNA bu şekilde strüktürel genlerin birer komplamenter kopyası olarak iş görür. Ayrıca DNA’nın kontrolünde belli bir vazifeye yönelik iş gören binlerce enzim adeta seferber olup her biri DNA zincirinde bir gene karşılık kodlanmaktadır. Şimdi bu gerçekler ortada iken hala DNA molekülün tesadüfen sentezlendiği söylenebilir mi? Bu kadar komplike işleyen mekanizmaya hala tesadüfi deniyorsa, bu kadarına da pes doğrusu demekten başka daha ne diyebiliriz ki.
Evrimciler yukarıda bahsi geçen hususlarda iddialarını ispatlayamayacaklarını fark etmiş olsalar gerek ki bu sefer kompleks yapıların ansızın değil, aşama aşama zaman içerisinde ortaya çıkabileceklerini ileri sürmeye başlamışlardır. Yani sıkıştıklarında işi zamana havale etmeyi yeğliyorlar. Daha da işi ileri götürerek bir sistem birinci basamaktan ikinci basamağa, daha sonra üçüncü basamağa doğru ilerlediğini söylemekteler. Daha da hızını alamayıp her basamakta çevresine uyum sağlayanların ayakta kalıp yoluna devam edebileceklerini, her hangi bir basamakta takılanlar ise zararlı kabul edilip bir üst basamağa terfi edemeyeceklerini, böylece basit konumda kalacaklarını dillendirirler. Bu arada ön kabullerine dayanak teşkil etsin diye mutasyon ve tabii seleksiyonu tezlerini güçlendirmek adına kurtarıcı temel esas alırlar. Oysa kendi ön yargılarını doğru kabul etsek bile seleksiyonla iki faydalı mutasyon taşıyan kuşağı oluşturmak hiçte kolay bir iş değil. Bir kere bu iş için takriben bir milyon yeni kuşak geçmesi gerekir ki; bu havanda su dövmek gibi bir şeydir. Maalesef evrimciler mutasyon ve doğal seleksiyona olduğundan fazla misyon yüklemiş gözüküyorlar.
Yale üniversitesinden Dr. Harold J. Morowitz en basitinden bir canlının hayatını idame ettirebilmesi için minimum 239 çeşit proteine gerek olduğunu ortaya koymuştur. Hatta bugün itibariyle bilinen en küçük bakteri cinsi olan Mycoplasma hominis (H 39’un) için 60 çeşit amino aside ihtiyaç olduğu artık bir sır değil. Üstelik DNA’nın toplam uzunluğu canlıdan canlıya değişebiliyor da. Örneğin bir bakteriofaj DNA’sı 10 mikro litre uzunluğunda olup, bakterilerde 1 mm, memelileri de ise 10 cm olarak hesaplanmıştır. Keza bazı araştırmacılara göre insan DNA’sı 100 cm uzunluğunda olduğu belirlenmiştir. İşte bu sıraladığımız rakamlardan hareketle 10 mikro litre uzunluğunda bir bakteriofaj DNA’sında 3x104 nükleotid’in (harf) var olacağı hesaplanmaktadır. Ortaya çıkan bu veri normal bir kitap için 3x103 harfli bir sayfaya tekabül eden bir rakamdır. Yani bir bakteriofaj DNA’sı 1000 sayfalık 1 cilt demektir. Bir başka ifadeyle canlıların büyüyüp çoğalmaları için gereken bilgi yığını veri tabanı görevi yüklenmiş nükleik asit moleküllerinde muhafaza edilmektedir. Dolayısıyla bu bilgi yığını sayesinde nükleik asitler kromozomları oluşturmak üzere bir çift heliks şeklinde birbirlerine kenetlenip bağlanırlar.
Memeli hücrelerinde durum daha farklıdır. Nitekim 100 ciltlik insanda yaklaşık her biri 1000 sayfa olmak üzere hücrelerinde 1000 ciltlik enformasyon taşırlar. Gerçekten de insan DNA’sı 1000 ayrı ciltlik 46 ayrı kromozoma pay edilmiştir.
Anlaşılan tüm organizmaya ait hayatsal faaliyetler belli bir plan çerçevesinde kimyasal, fiziksel, psikolojik yönden işlerlik kazanması genetik enformasyon liderliğinde ve denetimi altında vuku bulmaktadır. Hatta bu muazzam enformasyon deposu bilim adamlarınca bir canlının alın yazısı olarak kabul görür.
Ayrıca hücreyi yöneten genetik enformasyon;
“—Bireysel enformasyon
—Toplumsal enformasyon” diye kategorize edilmektedir.
Hücre kendi organellerinin işleyişinde bizatihi yine kendisinin ürettiği beslenme, büyüme ve bölünme gibi unsurlar etken olup, bu tür kendi ihtiyaçlarına hükmeden faktöre bireysel enformasyon denmektedir. Zira bireysel ve bağımsız yaşama karakterinde olan hücreler mikroplara has özgü bir durumdur. Ancak gelişmiş yapıda canlıların bünyesinde bazen doku nizamının bilincine uymayan bir takım hücreler var ki, bunlar hepimizin korkulu rüyası diye algıladığımız kanser hücresinden başkası değildir.
Toplumsal bilinç ise insan, bitki ve hayvanların hücrelerine özgü bir yaşama tarzıdır. Zira bir başka hücrenin diğer hücrelere ve çok hücreli organizmanın bütünü ile ilişki kurması bir tür sosyal dayanışma örneğidir. İşte sosyal dayanışmanın gereği tüm organizma hiyerarşik yönetime itaat edip gerektiğinde ona katkıda bulunmak için canhıraş çalışmaktadır. Bu yüzden genetik enformasyon grubunda hücrenin taşıdığı ortak model toplumsal enformasyon olarak sahne almaktadır. Ancak burada toplumsal enformasyonun bir bitki hücresiyle beyin hücre arasında kimyasal yönden kısmi bir farkın olmasından hareketle her ikisi de aynı orijinlidir deme handikap’ına düşmemelidir. Şayet böyle bir yanlışa düşersek hücre arasındaki asıl farkın her hücre yapısında kodlu olan matematik programıyla ayırt edildiğinden habersiziz demektir.
Hücrenin yaşlanma sürecine girdiğinde her iki grup enformasyona ait genler gerektiğinde eylemli gruba alınıp çalıştırılır da. Fakat sırası geldiğinde işi bitenler eylemsizleştirilip yok edilirler. Yeter derecede büyüyen ve yapısı tamamlanan bir organda ise hücre bölünmeleri yavaşlar ve ancak ölen hücrelerin bıraktığı boşluk yenileriyle doldurulur. Demek ki hücreler organizmaların verdiği sinyallere asla duyarsız kalmayıp hiyerarşik düzene mümkün mertebe itaat etmekteler. Tabiî ki bu durum toplumsal enformasyon sayesinde olmaktadır. Ancak bir de unutkanlık denen olay var ki, bu tamamen vücudun protein sentezleme kabiliyetinin hız kesmesi veya yitirmesiyle ilgili bir husus olsa gerektir. Nitekim protein sentezi durağanlaşmaya başladıkça yeni işlemler eskilerden daha çabuk unutulur hale gelmektedir.
Canlı denen varlık kendi iç mekanizmasını belli limitler içerisinde koruyabilen ve kapalı sistemden oluşan ve aynı zamanda denge ayarına göre tanzim edilmiş homeostasis bir yaratıktır. Dolayısıyla canlı kendini dış etkenlerden bağımsız olarak soyutlayıp değişkenliğini dengede tutabilen bir donanıma sahip özelliktedir. Zaten kan basıncı, vücut sıcaklığı, nabız atım sayısı, kan şekeri gibi belli sabit değerler denge durumunun bir göstergesidir. Şayet bu denge ayarları normal değerler arasında seyretmezse vücut alarm vermeye başlamış demektir. Mesela vücut hararetinin 36,5 santigrat derecede olması gerekirken 40 santigrat derecelere çıkması veya kan şeker düzeyinin % 90–110 mili gram olması lazımken 250 miligram seviyelere yükselmesi gibi arızalar (semptomlar) normal homeostatik sınırların aşılması anlamına gelir ki, bu hastalık demektir. Dahası enformasyon kayıtlarında bir hücrede bağımsız bireysel enformasyon kaybedilmiş bozulmuşsa o artık hücrenin ölümcül hastalığa yakalanması an meselesidir. Neyse ki bu arızı durum tüm organizmaya sirayet etmemekte, bilakis ölen hücrenin yerine bir başkası devreye girmektedir. Şayet bir hücrenin toplumsal enformasyonu kaybolmuşsa çoğu kez kontrolsüz üremeler baş gösterir. Bunun sonucunda organizma içerisine hücre anarşizmi doğup (sarkom) kanser hücresinin oluşumuna kapı aralar. Kanser hücresi de tıpkı bir bağımsız hücre gibi doku sorumluluğundan uzak başıboş bir hücre görünümü sergiler.
Canlılarda şifrenin universal olması ( genetik şifre tüm canlılarda ortaktır)
Hücrelerdeki genetik şifrelerin nasıl meydana geldiği, ne şekilde değişikliğe uğradığı konusunda evrimciler cevap vermekten aciz durumdadırlar. Zaten onlar matematikle pek barışık sayılmadıklarından şifre ismi geçtiği anda belli ki yüzleri solmakta. Her şeyi program veya şifre dâhilinde açıklamak onlar için kâbustur adeta. Bu yüzden biyolojik hadiselere tesadüfî demek işlerine geliyor. Çünkü analitik çaba gerektirmiyor.
Genetik şifre her canlı türü için aynı olmayıp, ancak belirli bir organizma için sabit kabul edebiliriz. Bazı araştırıcılar birbiriyle yakınlığı olmayan canlılara ait şifreleri karşılaştırmak amacıyla birtakım deneyler yapmışlarda. Şöyle ki;
—Hayvansal virüslerin nükleik asitlerden hazırlanan preparatlarla bakterileri enfekte etmeyi denemişler. Bu durumda bakteri hücresi tıpkı bir bakteri virüsü tesiri altındaymış gibi virüse ait polipeptit sentez ettiği gözlemlenmiştir. Fakat bu deneyle yeni bir tür ortaya çıkmamaktadır. Yüce yaratıcının yarattığı orijinal malzemeyle ortaya birtakım şeyler koyma çabası olmaktan başka hiç bir işe yaramayan bir denemeden öteye geçememiştir.
— Bitkilerde hastalık yapan virüslere ait nükleik asitleri bakteri virüslerin özütlerinden hazırlanan yapay unsurlarla karıştırıldığında normal biyolojik fonksiyonlarına devam etmekle beraber biyolojik donanım aynı kalıp evrimleşme söz konusu değildir. Belli ki kendi keyfince üreme denilen bir hadise yok ortada. Var olan bir gerçek var, o da tüm canlı hücrelerde biyolojik nizamı âlem orijinal halde yoluna devam etmesidir.
— Çok değişik kökenli elemanların bir araya getirilmesiyle hazırlanmış yapay ortamlar sanki tek bir türe ait hücre yapısı gibi davranmakla birlikte, şu da bir gerçek Yüce Yaratıcı benzer fonksiyonlar için benzer yapılar yaratmış olabiliyor. Dolayısıyla her tür kendi içinde genleri değişmeyeceğine göre aynı canlıdan asla farklı canlı meydana gelmeyecektir.
—Değişik organizmaların hücrelerinden hazırlanan ortamlara yapay bir mRNA aktarılınca birbirlerine uyan sonuçlar alınsa da yine asla yeni bir tür canlının meydana gelmesi söz konusu değildir. Kaldı ki deney metodunu evrime uygulamak hiçte öyle kolay gözükmemektedir. Nitekim Evrimci Theodosius Dobzhansky; deney metoduyla milyonlarca sürebilecek bir olayın açıklanmasına yetecek sürenin bir araştırmacının ömrünü aşabileceğini itiraf etmek zorunda kalmıştır.
Matthaei ve Schoek iki bilim adamı insan plasentasından hazırladıkları hücresiz yapay ortamda 64 kod sözcüğün en az 27’sinin hem insan, hem de E. Coli için müşterek (ortak) gibi gözüksede elde edilen bu tür bulgularla tüm canlıları kapsayan bir universal (müşterek) aidiyet kodun var olduğu anlamı çıkmaz. Her şeyden öte embriyolojik süreç her canlıda farklı seyretmektedir. Dolayısıyla embriyonun gelişmesi esnasında ne ceninin (fetus) geçirmiş olduğu embriyolojik safhalar (ontogeni) ne de bir başka canlıya ait embriyolojik benzerlikler evrime delil olamaz. Üstelik ortada homolog canlılara ait ortak ata fosilleri yok ki, böyle bir iddia da bulunulabilsin. Çünkü birçok müşterek kombinezonlardan hareketle aynı atadan geldiğimiz varsayımına delil teşkil etmediği gibi bütüncül durum ortaya koyamamaktadır. Zira ne kurbağa insan DNA’sı, ne de insan kurbağa DNA’sıdır. Dolayısıyla evrim varsayımları hep görüş olarak kalacaktır. Dahası canlılar dünyasında türler arasında benzerliklerin varlığı ortak atadan meydana geldikleri anlamına gelmez. Üstelik benzerliklere balıklamasına dalıp mal bulmuşçasına sevinenler her nedense canlılar arasında bariz bir şekilde görülen farklılıkları gördüklerinde teğet geçmektedirler. Şayet birbirine benzer iki canlı veya birçok benzer canlılar aynı atadan gelmişlerse bunların birbirine dönüşünü gösteren bir silsile serisi, aynı zamanda birbirleri arasında geçişlerin nerede noktalandığı ve terfi ettiği kademeye nerede başladığını gösteren bir delil ortaya koyulmalıdır. Madem canlılar arasındaki üniversallıktan (birliktelik) söz ediyorlar o halde aminoasitlerin tRNA’daki seçme (kodon tanıma) alanlarını uzaysal yapıları arasındaki uygunluk tanımı mı yapmak lazım, yoksa canlıların evrimleşmesi ile ilgili olduğuna dair görüş mü belirtmek gerekir. Elbette bu tür varsayımlarla bir yere varılamaz. Zira genetik kodon anlamını değiştiren mutasyonlar hemen hemen öldürücü olduklarından evolosyon sırasında eklendikleri varsaysak bile baskın halde gün yüzüne çıkamayacaklardır.
O halde tüm bu anlatımlardan yola çıkarak biyolojik şifreyi şöyle özetliyebiliriz:
—Her bir şifre bir üçlü nükleotid grubundan meydana gelmiştir.
—Her üçlü kodon müstakil (özeldir) olup, nükleotidlerin üst üste birikmesi söz konusu değildir.
— Birçok aminoasitler birden fazla üçlü kodon tarafından yönetilir.
—Belirli bir üçlü kodon birden fazla amino asidi yönetemez. Üçlülerin sadece bir amino asidi yönettiği bulunmuştur. İstisna olarak U-U-U üçlüsünün fenil alaninden başka pek az miktarda lösini de yönettiği belirlenmiştir.
—Bazı şifreler aminoasitleri kodlayamadığı durumlarda bunlar protein sentezinin başlatılması ve sonlanması gibi diğer işlerde kullanılır.
— Her canlı organizmada aynı aminoasitler aynı üçlü kodonlar tarafından yönetilir. Hatta yapılan araştırmalar sonucu E. Colinin de diğer canlıların aminoasitleri gibi kendine özgü üçlü kodonlu olduğu belirlenmiştir.
Hücre çekirdeğine giren ve DNA’ya katılan yeni birimler
Mutasyonlar


http://www.bayburtpostasi.com.tr/ulku-k ... ,6751.html
Kullanıcı avatarı
alperen
Özel Üye
Özel Üye
 
Mesajlar: 527
Kayıt: 15 Haz 2007, 23:00

Re: PROTEİN SENTEZİ VE EVRİM

Mesajgönderen alperen » 25 Haz 2014, 20:45

PROTEİN SENTEZİ VE EVRİM-3
ALPEREN GÜRBÜZER

Canlılarda gen kombinasyonun dışında diğer sebeplere bağlı ve ani olarak meydana gelen kalıtsal değişmelere mutasyon denmektedir. Yani mutasyon terimi genellikle kromozom yapısı değişmeleri veya kromozom sayısı değişmeleri, ya da genlerin yapısındaki fiziksel ve kimyasal değişmeleri ifade etmek için kullanılmaktadır. Fakat gel gör ki evrimciler tarafından mutasyona olduğundan daha fazla misyon yüklenip yeni bir canlı türün doğuşuna neden olan bir hadise gözüyle bakılmaktadır. Bir başka ifadeyle mutasyon gibi arızalı bir yapıya bilge kavramının bile yetişemeyeceği bir anlam yüklemekteler. Hâsılı her canlı tipin genetik yapısı kendine özgü olup mutasyonla ne bir canlı eksilmiş ne de yenisi türemiştir. Üstelik kendi keyfince üreme denilen bir hadise de yok zaten, tam aksine tüm canlı hücreler biyolojik nizamı çerçevesinde iş görmektedir.
Kromozom yapısı değişmeleri
Kromozom yapısı değişmeleri kendiliğinden meydana geldiği gibi radyometrik kaynaklı x ışınları, ultraviole ışınları, gama ışınları ve çeşitli kimyasal maddeler kullanılmak suretiyle suni olarak ta oluşabiliyor. Söz konusu bu etkenlerden herhangi birisine maruz kalan hücre kromozomu enine veya daha fazla noktadan kopabiliyor. İşte bu kopmalar kromozom üzerinde bir takım yapısal değişmeler doğurmaktadır. Ancak mutasyona bağlı olarak meydana gelen bu tür kopmalar milyonda bir görülen ani değişiklikler olup asla evrime delil teşkil etmez. Çünkü söz konusu mutasyona uğramış genetik yapı bütünüyle değişikliğe uğramadığı gibi ortaya yeni bir canlı tür koyamamakta.
Defisiyens ve Delesyon
Her ikisinin de ortak noktası kopma olup, aynı zamanda kromozomların parça (segment) kaybetmesi olayı olarak bilinmekteler. Yani herhangi bir nedenle kromozomun ucundan bir parça kopar veya kaybolursa bu olaya defisiyens, aradan bir parça kopar ve kaybolursa buna da delesyon adı verilir. Defisiyensle kromozomun tek yerden kopan kısmın aradan çıkmasıyla birlikte kalan uçlar tekrar birleştiği gözlemlenmiştir. Dolayısıyla her iki halde de sentromer ihtiva etmeyen kısımlar hücre içerisinde görev yapamaz konumuna düşüp ortamdan kaybolurlar.
İngiltere kıyılarındaki Man adasında yaşayan kuyruksuz kedi (Manx) evrimcilerin dikkatini çekmiş olacak ki onun adeta kuyruksuz oluşundan medet ummuşlardır. Oysa söz konusu bu kedi birileri tarafından kuyruğu kesilmesi sonucunda kuyruksuz hale dönüşmüş değil. Belli ki kuyruğa has bir genin kopması veya kaybetmesiyle alakalı bir durum var ortada. Bir kere mevcut geni kaybetmeye dur, elbet bu durumda Manx kedisinin kuyruksuz doğmasından gayet tabii bir olay daha ne olabilir ki. Çünkü ortada kaybedilmiş gen söz konusudur. Bu olayda asla evrimleşme süreci yoktur. Malum olduğu üzere evrimciler öteden beri hem insan, hem de kuyruksuz maymunların (apes) bundan takriben 3 milyon önce ortak bir atadan türedikleri iddiasında bulunmuşlardır. Bu yüzden fosil hominoidler kuyruksuz maymun ve insan için söylenile geldi, hominoidler ise yarı insan bir yaratık için kullanılan bir kavram olarak dile getirildi hep. Oysa bu tür kavramlarla evrimciler insanı insanlıktan çıkarıp hem atasını hem de kendisini hayvanlaştırmak isteseler de böyle bir ortak atayı gösteren herhangi bir fosilin yokluğu değim yerindeyse uykularını kaçırıyor. Kısaca evrimcilerin insanın atası diye ilan ettikleri maymunların kuyruklarının zamanla körelerek insanda kuyruk sokumu halinde oluştuğunu söylemek büyük bir yanılgıdır. Kaldı ki; maymun kuyruğu sayesinde bir fındık tanesinden küçük yiyecekleri bile toplayabiliyor. Yani bir noktada kuyruk parmak görevi yapmaktadır. Ayrıca bazı maymunlarda apandisitin olmaması da evrim açısından başka bir handikap teşkil etmektedir.
Inversiyon
Bir kromozomdan kopan bir parçanın koptuğu yerde 180 derece dönmesinin ardından yapışmasına inversiyon denmektedir. İnversiyonun delesyondan farkı kopan segmentin ters bir dönüşle eski yerine dönmesidir. Yani orijinal kromozomda genlerin dizilişi A, B, C, D, E, F, G şeklinde olduğu halde inversiyon neticesinde A, B, C, F, E, D, G halini alırlar.
Duplikasyon
Bir kromozomun belli bir kısmında gen sayısını iki veya daha fazla artırması olayıdır. Yani duplikasyon delesyonun aksine bir parça çoğalması demektir. Dahası duplikasyonla homolog kromozomların herhangi bir noktasının birbirine temas etmesinden sonra o noktada bir kopmayla birlikte yeniden birleşip ilave parçalar eklenmektedir.
Translokasyon
Translokasyon homolog olmayan kromozomlara ait kaybolan kromozom parçasının taşınıp veya yer değiştirmesiyle birlikte başka bir kromozoma yapışma olayıdır. Demek ki farklı homolog çiftlerine ait kromozomların birbirini kat etmesi bu temas noktasında bir kopmaya sebep olabiliyor. Yani bu kopan parçalar bir translokasyon sürecinden geçip sonunda anomali halde birleşebiliyor.
KROMOZOM DEĞİŞMELERİ
Bitki ve hayvanlar âleminde kromozom sayısı cinsten cinse, hatta türden türe değişiklik göstermekle beraber her türün kendi içerisinde kromozom sayısı sabit kalmaktadır. Genellikle her canlı hücresi kendi türü için karakteristik özellik göstermektedir. Bu yüzden eşeyli üreme gösteren canlılarda gametlerin ihtiva ettiği kromozomlara takım veya genom adı verilmektedir. Genomların sayısı “n” ile gösterilip haploit (monoploit) özelliktedir. Somatik hücrelerin gametleri ise iki misli kromozom ihtiva ettiğinden kromozom sayısı 2n olmaktadır. Yani diploittirler. Fakat bir kısım canlılarda diploid (2n) kromozom sayısının değişebildiği belirlenmiştir. O halde bu arızi değişmeleri muhtelif kısımlara ayırarak inceleyebiliriz.
Euploidi
Bir takımda yer alan kromozomların birden başlayıp tam katlı yükselmesi, ya da tam tersi o kromozom takımının organizmada tek bir defa bulunması olayı euploidi diye tanımlanır. Bir başka ifadeyle kromozomlar bu olayla birlikte hem monoploid, hem de poliploid şeklinde sahne alabiliyor. Dolayısıyla bu iki tipi şöyle izah edebiliriz:
Monoploidi
Nadiren bazı hayvan ve bitki hücrelerinde sadece bir takım veya n kromozom ihtiva edip buna monoploid denmektedir. Örneğin bal arılarında erkek fertler döllenmemiş yumurtaların gelişmeleriyle meydana gelir. Keza deneysel olarak temparetür şartlarına maruz kalan Tritirus yumurtaları ise gelişme kaydedip monoploid fertler meydana getirirler.
Poliploidi
Bir takımda yer alan kromozomlar sayıca 3 veya daha fazla kata yükselmesi olayı poliploidi adını alır. Bu olay neticesinde 3n, 4n, 5n gibi artış kaydeden n katlarda kromozomlu fertler meydana gelebiliyor. Bunlar sırasıyla triploid, tetraploid, pentaploid vs. diye tanımlanır.
Poliploidi fertler; Mayoz bölünme sonucu kromozom sayısının yarıya indirgenmesiyle birlikte en az somatik hücrelerin sayısı kadar genoma sahip gametlerin teşekkül etmesiyle oluşan fertlerdir. Aynı zamanda bu tip fertler zigotun ilk bölünmesi esnasında enine çeperin teşekkülüne mani olmak suretiyle kromozom sayısı iki kat yükselmesi sayesinde meydana gelirler. Bu arada poliploidi fertlerde kendi içerisinde birtakım türlere ayrılmaktadır. Şöyle ki;
—Autopoliploidi (Autoploidi)
Autopoliploidi bireylerde mevcut olan genlerin hepsi aynı türden meydana gelir. Mesela bir diploid ferdin toplam genomu AA ise autopoliploid fertler 4A, 6A, 8A, 10A şeklinde tezahür edecektir. Fakat yine de autopoliploidi fertlerde mevcut genlerin bir kısmı aynı türden diğer bir kısmı ise başka teşekkül edebiliyor. Nitekim AA ve BB genomları taşıyan iki fert çaprazlanırsa AB genomu taşıyan bir zigottan diploit bir fert hâsıl olacaktır. Şayet bu zigotun kromozom sayısı 2, 3, 4 katına çıkarılırsa 2AB (AA BB), 4AB(AAAABBBB) gibi alloploid fertler oluşacaktır.
— Endopoliploidi
Endopoliploidi endomitoz adı verilen olayın bir neticesinde doğmaktadır. Şöyle ki; bazen farklılaşmış ya da bölünme yeteneğini kaybetmiş hücrelerde çekirdek zarı kaybolmadığı halde kromozomların uzunlamasına bölünerek sayılarını 2 veya daha fazla kat sayıya yükselttikleri görülmüştür. Ancak bu olayda iğ iplikleri teşekkül etmez. Bu yüzden endomitozla oluşan kromatidler birbirinden ayrılarak bağımsız kromozom halini alırsa bu olay endopoliploidi (polisomati) diye tanımlanır. Şayet bu olay bağımsız değil tam aksine birbirine yapışık kalıp kromatid paketlerinden ibaret dev kromozomlu bir yapı şekline dönüşürse politeni diye adından söz edilecektir. Zira Politeni, Diptera (örneğin Drosophila) larvalarının tükürük bezlerinde sık sık görülebiliyor.
— Autopoliploidy
Bir takımda yer alan kromozomlardan birinin veya birden fazla türün genom sayısının artırması autopoliploidly adını alır. Dolayısıyla bu tip fertler autopoliploidy gametlerin normal haploid sayıdan daha fazla veya eksik sayıda kromozom ihtiva eden gametlerin ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. (Örneğin Non-dujuntion olayı ile meydana gelen gametlerde birinde kromozom sayısı n+1, diğerinde ise n–1 şeklindedir) Bu arada Autopoliploidy kendi içerisinde, monozomi, nullisomi ve polisomi olarak tasnif edilir. Şöyle ki;
—Monozomi
Monozomi; diploid bir fertte tek bir kromozomun tamamlanmamış veya eksik olması olayıdır. Böyle bir fert non-dısjunctıon olması dolayısıyla bir kromozom eksik olan bir gametin (n–1), normal bir gametle birleşmesi neticesinde meydana gelir. Böylece n–1 x n = (2n–1) şeklinde formüle edilen monosomik durum turner sendromu olarak sahne alır.
—Nullisomi
Nullisomi; bir canlıda bir kromozom sayısının homologu ile beraber eksik olması olayıdır. Böyle oluşan diploit fertler 2n–2 ile gösterilir. Dahası Nullisomik fertler nondısjunctıon olayı sonucu aynı çeşit kromozomunu kaybetmiş olan 2 gametin birleşmesiyle meydana gelip, bu durum n–1 x n–1 = (2n–2) şeklinde formüle edilir.
—Polisomi; Bir takımda yer alan kromozomlardan bir veya birkaçının sayısını yükseltmesi olayıdır. Tabiî ki polisominin de trisomi, tetrasomi, hiperploidi ve hipoploidi çeşitleri vardır. Örnek verecek olursak;
Trisomi’de diploit fertte bulunan kromozomlardan bir tanesi daha fazladır. Yani 2n+1 şeklinde formüle edilip, mesela insanda trisomik fertler n+1 =24 ve n =23 kromozomlu gametlerin birleşmesiyle meydana gelmektedir. Dolayısıyla genel itibariyle trisomik fertlerde kromozom sayısı 47 olmaktadır.
Tetrasomi’de diploid bir ferdin kromozomundan bir tanesi 4 kez sahne almaktadır. Nitekim böyle fertler 2n+2=48 formülü ile gösterilir.
Hipoploidi polisomi olayının yüksek katsayı poliploidlerinde yer alan kromozomlardan bir tanesinin diğerlerine nazaran daha az yansıması şeklinde tezahür etmektedir. Böylece bu durum 4n–1, 5n–1 diye kategorize edilir. Fazla olanı ise hiperploidi adını alır. Nitekim hiperploidiye trizomiler, hipoploidiye de turner sendromu örnek gösterilebilir.
Gen Mutasyonları
Her ne kadar DNA yazısı kromozom âlemi içerisinde sıkıca paketlenmiş, ayrıca protein kılıflarlara sarılmış moleküler nükleotid bazların çift zincirin karşılıklı kutuplarına birbirlerine sıkıca tutunup korunmuş durumda olsalar bile yine de bizim bilmediğimiz birçok bozucu, dağıtıcı ve yıkıcı faktörlerin risk oluşturması muhtemeldir. Yani nükleotid moleküllerin gerek kendine özgü termik titreşimleri, gerek kimyasal ve elektriksel etkenler, gerekse başka moleküllerle çarpışması veya ortamdan geçen radyasyon etkisi gibi birtakım sebepler DNA üzerinde bazı kayıplara yol açabiliyor. Mesela buna benzer daha nice etkiler sonucunda kanatsız sinek veya şekli bozulmuş bitki meydana gelebiliyor. Tabii bu demek değildir ki evrimleşme sonucu yeni bir canlı meydana gelmiştir. Belli ki bu tip istisnai durumlar kurulu programa zarar vermekten öteye geçemiyor. Sonuçta genler mikro âlemde öyle harükülade işler yapıyorlar ki aradan kaç nesil geçerse geçsin canlının tümünde değişiklik oluşturmadan orijinal haline sadık kalabiliyorlar. Zaten genler hücrelerin başkomutanı olup, onların direktifleriyle canlılar kararlılıklarını sürdürebiliyor. Maazallah balık baştan kokarsa vay o hücrenin haline.
Beynimizin en kolay yaptığı iş belki de olumsuz olan her ne varsa onu derhal programlayabilmesidir. Madem öyle beynimize olumlu sinyal gönderip kendimize pekâlâ pozitif bir bakış açısı kazandırabiliriz. Bunun için evvela kendimizi olumlu düşünmeye veya her şeye güzel bakmaya alıştırmak, sonra dilimizi olumlu cümleler kurmaya alıştırmak gerekmektedir. Çünkü tatlı söz yılanı bile deliğinden çıkarabiliyor. Bundan da öte eline, diline, beline sahip olan isterse kâinata meydan okuyabiliyor da. O halde kul olmanın idrakiyle dua ederken “Allah’ım hayırlı değilse üniversiteyi bana kazandırmayı nasip etme” yerine “Allah’ım bana hayırlı üniversiteler kazanmayı nasip eyle” tarzında hiçbir kayda ve şarta bağlı kalmaksızın ümit dolu bir dil kullanmakla beyin programını olumlu kılabiliriz. Yani siz siz olun kullanacağınız cümlelerinizde asla olumsuz ve karamsar kelimelere yer vermeyin. Hani bir söz vardır ya “Güzel gören güzel düşünür, güzel bakan güzel görür, güzel rüya gören mutlu olur” diye. İşte bu tür akıl dolu sözler hepimizin kulağına küpe olsun ki, bak o zaman gerçek hayat nedir farkına varabilelim.
Bir DNA zincirin halkasında herhangi sebepten ötürü bir harf kaybının olması kayda değer önemli zarar sayılmaz. Çünkü hemen o noktada iki şerit birbirinden ayrılıp, sağlam olan zincir kendisine bir komplamenter kopya imal edebiliyor. Böylece eski komplementer DNA şeride karşılık gelen yeni şeridin yardımıyla tekrar kayıplar giderilmiş olur. Fakat öyle istisnai durumlar var ki; DNA rejenerasyonunu (yenilenmesi) imkânsız kılan bozulmalar sonucu DNA’nın her iki halkasında cereyan eden kopma veya kaymalar düzeltilememektedir. Dahası rejenerasyona hizmet edecek orijinal enformasyon her iki şeritte izini kaybedebiliyor. İşte bu rejenere edilmeyen kısım ya da aslına çevrilemeyen değişmiş bölüm kendi başına arızalı şekliyle kalıp hücrenin hayatını sonlandıracak noktaya kapı aralayabiliyor. Derken bu arızalı durum hücreden hücreye nesiller boyu ilerleyip adına mutasyon deriz. Şurası muhakkak genetik kodlarda meydana gelen değişmeler istisnai türden değişmeler olup, bu tip durumlar daha çok arızı yapıların birbirini tetiklemesiyle ortaya çıkmaktadır. Anlaşılan genler üzerindeki ardı ardına cereyan eden zincirleme kazalar mükemmel bir yapı ortaya koyamadığından adeta evrimi can evinden vurmaktadır. Her ne hikmetse tabiat ana veya onların putlaştırdığı tesadüf tanrısı genetik kodlarla rasgele kumar oynayıp bir dizi felaketlere kapı açamaması bir başka gerçeği ortaya koymaktadır. Şöyle ki; bu hepimizin bildiği, fakat evrimcilerin bilmediği ilahi nizamın kolay kolay tarumar edilemeyeceği gerçeğidir. Gerçekten biyolojik nizamın tepesinde bu denli kompleks canlı varlıkları oluşturan genetik kodların kararlılıklarını sürdürmesi kayda değer bir olaydır. İşte bu yüzden her an her saniye sessiz ve derinden etkileyecek denilen tarayıcı doğal ayıklamanın ( doğal seleksiyonun) hışmına uğramadan biyolojik nizamın yoluna devam etmesi evrimcileri şaşkına döndürmektedir. Tüm bu şaşkınlıklarına rağmen hala tabii seleksiyonu piramidin tepesine oturtup güya faydalı değişiklikleri muhafaza eden ya da zarar verici faktörleri ayıklayan bilinçli bir varlıkmış gibi ilan etmekten geri kalmıyorlar. Onlar bildiklerini okuya dursunlar, Japonyalı bilgin Motoo Kimura bir insanda hücre molekülünün birkaç senede bir kez farklılaşma geçirebileceğini hesaplamıştır. İngiliz genetik bilim adamı John Burdon Sanderson Halden ise insan neslinin ancak ve ancak 1000 senede bir molekül değişikliğine uğrayabileceğini ortaya koymuştur. Tabii bu hesaplamalar evrimcileri üzmektedir. Şöyle ki; bu tür hızlı değişimin tabii seleksiyonla olduğunu varsaydığımızda insan türünün dünya sahnesinden kalkması demektir. Dolayısıyla böylesine mutasyondan bile hızlı bir şekilde işleyen bu süreç beklentilerine cevap vermemektedir. Yani bu durumda ya mutasyon denilen mekanizma bir şekilde tetiklenip hızlı işletilecek, ya da faydalı mutasyonu faydasız mutasyondan ayırabilecek kabiliyette olduğu söylenilen tabii seleksiyona dur denip ara sıra ona tatil yaptırılacak. Belli ki evrimciler mutasyon, seleksiyon derken gel-gitler içerisinde kıvranarak iki arada bir derede sıkışmış şaşkın ördeğe dönüşmüş durumdalar.
İsterseniz kromozom üzerinde anlık değişmeleri tiplendirip kısaca göz gezdirebiliriz. Bilindiği üzere bir genin kromozom üzerindeki yeri değiştirmeksizin meydana baz moleküllerinde gelen (A-G) değişmelere gen mutasyonu (nokta mutasyon veya mikro mutasyon) denmektedir. O halde bu tariften hareketle moleküler seviyedeki bu tür mutasyonları 4 grupta incelemek mümkündür. Şöyle ki;
—Transversiyon (çapraz aktarmalar)
Mutasyon sonucu bir pürin bazının yerini bir pirimidin, bir pirimidin bazının yerini ise bir pürin almışsa bu tip tek bazlık değişkenlik gösteren mutasyonlara transversiyon denir. Mesela A = T veya G=S çifti yerine T= A ve S= G çiftinin geçmesi birer transversiyon örneğidir.
—Transisyon(geçiş)
Bir genin herhangi bir yerindeki A=T çifti yerine G=S çifti, ya da T=A çifti yerine S=G çifti geçmesi şeklinde tek bazlık değişmeye (nokta mutasyon) transisyon denir. Bu tip mutasyonlarda bir pürin bazının (A, G) yerini başka bir pürin bazı alırken, bir primidin bazının yerini de başka bir pirimidin bazı alabiliyor.
—Delesyon
Bir veya daha fazla nükleotid çiftinin DNA molekülünden koparak eksilmesi şeklinde tezahür eden mutasyondur. Eksilme yalnız molekülün uç kısmında değil, orta kısmın herhangi bir yerinde de olabiliyor. Hatta kopan kısım aradan çıktıktan sonra kalan uçlar tekrar birleşebiliyor. Bu arada nükleotid eksilmesi herhangi bir gende oluşmuşsa o gene ait şifre olumsuz yönde etkilenmesi mümkün hale gelebiliyor.
—Inversiyon
Delesyonun tersi bir mutasyon şekli olup, DNA molekülüne fazladan bir veya birkaç nükleotid çift girebiliyor. Böylece bu tip eklenme hangi gende olmuşsa o genin şifresinde hasara yol açması kaçınılmazdır.
Ayrıca yukarda bahsettiğimiz 4 tip gen mutasyonun varlığı genetik çaprazlamalar ışığında açıklığa kavuşmuş olup, mikroskobik olarak tam gözlenememiştir.
MUTAGENLER (DNA’yı mutasyona uğratan genler)
Çeşitli ışınlar, bazı kimyasal maddeler, temparetür şoklar veya diğer etkenler genler üzerinde mutasyona neden olduklarından bu tür faktörlere mutagen denip;
“—Sıcaklık
— PH
—Radyasyon
—Kimyasal Bileşikler” diye dört grupta toplanırlar.
Sıcaklık
Yüksek sıcaklık moleküllerin kinetik enerjisini artırmak suretiyle mutasyona sebep olabiliyor.
PH derecesi
Ortamın PH derecesi moleküller arası etkileşimlerde ve özellikle tautomerik (pronitron değişmesi) dönüşümlerde önem arz ettiğinden, PH derecesinin mutasyon hızını etkilemesi gayet tabiidir. Her şeye rağmen şu da bir gerçek; moleküllerin hızla hareket edip birbirleriyle çarpıştıkları bir ortamda bile moleküler kazalar ve yanlışlıkların olma ihtimali sıfır denecek kadar düzeyde seyretmektedir.
Radyasyon
Mor ötesi ve X ışınları gibi kısa dalga boylu ışınlar enerji yönünden yüksek radyasyonlu moleküllere çarptıklarında birtakım arızı değişiklikler oluşturabiliyor. Nitekim bu tip ışınlar DNA molekülü üzerinde delesyon ve inversiyona yol açan kopmalar sebep olduğu gibi, baz çifti dönüşümler (tautomerik oluşumlar) görülebiliyor.
Kimyasal Bileşikler
Kimyasal maddelerden bir kısmı DNA molekülü üzerinde transisyona (Nıtroz asit, 5 Brom urasil, 2 amino purin, hidroksiamin gibi) neden olurken, bazıların da transversiyona yol açmaktadır (etiletan, sülfanot gibi). Diğer bir kısmında ise delesyon veya inversiyona neden olmaktadır (Akridin türevleri gibi).
Tautomerik dönüşümler
DNA zincirinde A=T ve G=S’in karşılıklı bir plan dâhilinde eşlemesi fiziko kimyasal bakımdan uygunluk göstermektedir. Yani adenin-timin arasında eşleşme 2 hidrojen bağıyla gerçekleşirken, guanin-sitozin arasında gerçekleşecek eşleşme içinse 3 hidrojen bağı devreye girmektedir. Ancak keto grubu taşıyan guanin ve timin nükleotidleri ile amino grubu taşıyan adenin ve sitozin nükleotidlerinin eşleşmesi esnasında bir molekül bağ değişik formatta bulunabiliyor. Buna göre tautomerizasyon dönüşüm sonucunda bir molekülün proton ve elektronları yeniden dizildiklerinde alışılagelen A, G, S, T formun dışında başka bir form teşekkül edebiliyor. Bu durumda tautomerik formda 1 hidrojen atomunun bağlandığı noktada yerinin değişmiş olduğu görülecektir. Hatta bir hidrojen atomunun yerinin değişmesiyle birlikte karbon üzerindeki tek bağların çift bağ, bazı çift bağların ise tek bağ haline dönüşmesini beraberinde getirdiği gözlenmiştir.
Bir an için DNA replikasyonu sırasında tautomerik yapıdaki bazı nükleotidlerin ortamda bulunduğunu düşünelim. Böyle bir durumda nükleotidler arasındaki eşleşmeler ister istemez değişecektir. Normal şartlarda DNA replikasyonu A=T, G=S şeklinde veya T=A, S=G şeklinde eş yaparak gerçekleşir. Fakat tautoremik oluşumlarda bu böyle değildir. Şöyle ki sitozinin tautomerik formu adeninle eşleşir, timinin tautomerik formu guaninle, adenin tautomerik formu sitozinle, guaninin tautomerik formu ise timin ile eş yapar. Derken normal formda bulunan bir adenin karşısına bir sitozin geçmiş olur. Daha sonraki aşamalarda ise sitozin normal formuna geçerek yeniden guaninle eş yapar. Böylece tilkinin dolanıp dolaşacağı kürkü dükkanı misali başlangıçta DNA molekülünün bir noktasında kopan A=T, G=S baz çiftleri yine S=G ve A=T şeklinde aslına dönüşmüş olurlar.
Kimyasal Mutagenlerin etkileri
Kimyasal mutagenler DNA baz molekülleri üzerinde değişikliklere yol açan maddelerdir. Böylece kimyasal mutagenik etkiye maruz kalan bir molekül üzerinde bir bazlık değişim meydana geldiğinde söz konusu molekül doğrudan bir baz çifti oluşturamayacak duruma gelmesi gayet tabiidir.
Baz analogları
Baz analogları DNA baz moleküllerine benzeyen moleküller olması hasebiyle DNA eşleşmesi sırasında normal bazlara oranla çok daha kolay tautomerik dönüşüme neden olabiliyor. Elbette ki bu durum DNA yapısında mutasyon ihtimalini artıracaktır.
Bu arada kimyasal mutagenleri alt başlıklar altında örneklendirebiliriz. Şöyle ki;
Nitröz Asit (HNO2)
Özellikle Nitröz Asit bakteri, maya ve faj gibi mikroorganizmaların DNA baz molekül yapısında değişiklik yapan bir madde olup, aynı zamanda HNO2 amino grubu taşıyan bazları oksidatif deaminasyona uğratabiliyor. Yani DNA’daki amino grupları (NH2) yerine hidroksil (OH) grupları devreye girmektedir. Zaten bir DNA molekülü Nitröz asitle muamele edildiğinde halkanın altıncı karbonunda yer alan bir amino grubu hipoksantin haline çevrilebiliyor. Derken keto grubu taşıyan hipoksantin üzerinde mutasyon meydana gelmiş olur. Keza HNO2 vasıtasıyla DNA’nın sitozin değişimi de öyledir.
5- urasil -brom bazı
Baz analoğu olarak kabul edilen bu gibi bileşiklerin kimyasal yapısı bazların genel yapısına çok benzediğinden, bu tip moleküller DNA’daki bazların yerine rahatlıkla alabiliyorlar. Örneğin 5-Brom urasil timine benzediğinden DNA ikileşmesi sırasında timin yerine kullanılabiliyor. Bu bileşiğin timinden tek farkı, timinin beşinci karbona bağlı olan metil grubu yerine brom atomunun bulunmasıdır. Urasilde ise aynı konumda hidrojen (H) atomu bulunur. İşte urasil üzerinde hidrojen atomunun brom ile yer değiştirmesiyle birlikte 5-brom urasil bazı oluşur. Zaten bundan dolayı 5-Brom urasil diye adlandırılmıştır. Anlaşılan 5-Brom urasil timine benzediğinden adeninle eş yapabilmenin yanı sıra, tamamen timinin yerini tuttuğunda ise mutasyona sebep olabiliyor. Belli ki bu tip bileşikler ancak normal durumunda iken enol form haline geçebiliyor.
Mutasyon Hücrenin hayatını nasıl etkiler?
Evrimciler ne akla hizmet ediyorlarsa mutasyonun hayat verdiğine inanmaktalar. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değil. Düşünsenize bir örümceğin (Tarantula’nın) gayet kendini iyi koruyabilecek yeteneğe, hatta bazen arıları bile zehriyle öldürebilecek donanıma sahip olduğu halde kendisine yaklaşan eşek arısının kendisini uyuşturup yararlanmasına izin verebiliyor. Ya eşek arısına ne dersiniz, baksanıza o da avını nokta atışı diyebileceğimiz isabetle sinir merkezlerinin yerini belirleyip kendisinden iki kat daha üstün zehre sahip örümcek üzerinde operasyon yapabiliyor. Anlaşılan ortada hem Tarantula, hem de eşek arısı açısından doğal seleksiyona katkıda bulunacak bir durum gözükmemektedir. O halde bu durumda güçlü örümcek karşısında eşek arısının soyunun tükendiğini söyleyebilir miyiz? Elbette hayır. Çünkü her iki halde de canlı kompleks yapı kendine özgü bir tarzda muhafaza edilerek evrime meydan okumakta. Zaten her şeye evrim mantığından bakarsak bir kere doğal seleksiyonun başarılı olması için mutlaka faydasız (zararlı) mutant genlere karşı baskın olması icap eder. Bu da yetmez faydalı mutant genler az sayıda üreyip, ekonomik kullanılmaları icap etmektedir. Kaldı ki bir bireyin faydalı mutasyona maruz kaldığını varsaysak bile, o fert önce genetik yapısında oluşan öldürücü genleri yok etmesi gerekir. Daha sonra o birey çiftleşen alt grubun popülâsyonun da üstün konuma geçmesini sağlayacak bir üreme kabiliyeti sergilemesi lazım ki, mutant özellikler popülâsyona transfer edilebilsin. Maalesef uygulamaya baktığımızda faydalı zannedilen mutasyonun kendisine faydası yok ki başkasına faydalı olabilsin.
Canlıların bir kısmı değişik şartlara ayak uydurma yeteneklerini yitirdiklerinde ya nesli kesilmekte ya da sınırlı değişiklikle hayatını devam ettirmekte. Keza mutasyona uğramış DNA zinciri eski zincirden 1 nükleotidlik bakımdan farklı olsa bile bu küçük değişiklik ancak hücre üzerinde etkili olabiliyor. Dahası böyle değişmeye maruz kalan bir hücre diğer hücrelerle yarışma yeteneğini ya artırır ya da azaltmaktadır. Şayet mutasyon yararlı bir mutasyonsa diğer organizmalardan daha büyük yaşama şansına sahip olacağından, bu durum oğul döllere aktarılırken bir baz ileri veya bir baz geri olacak şekilde geçmektedir. Şu bir gerçek popülasyon içerisinde varlığını hissettirecek, hatta tüm popülasyonu daha da mükemmel hale getirecek bir mutasyon hadisesinin gerçekleşmesi mümkün gözükmemektedir. Üstelik faydalı değişmelerin faydasızlara üstün hale geçmesi için bir plan ve bir program gerektirir ki evrimcilerin zaten plan ve programla hiçbir zaman işi olmamıştır. Zira onların işbirlikçisi kafalarında putlaştırdıkları tesadüf mitidir. Oysa en basitinden bir canlının kendisinden bir üst canlıya evrimleşmesi için trilyon rakamların üstünde birbiri ardına gerçekleşen mutasyon aşamalarına ihtiyaç vardır. Ne var ki en ilkel canlıdan daha yüksek canlılara gidildikçe işler daha da karmaşık hale gelip, bu karmaşık ritmi artmasıyla birlikte yeni bir türün ortaya çıkma ihtimalini diskalifiye etmektedir. Zaten düşünen bir insan için karmaşıklık keşmekeş değil, tam aksine mükemmeliyet demek, dogmatik kafa için ise tam bir kargaşa ve tesadüfî olay demektir
İçerisinde enzim, nükleik asit, şeker vs. karışımın bulunduğu steril ortamda hazırlanmış bir organik bileşikler ekstraktı düşünelim. Sonra bu karışımı katalizleyecek dışardan elektrik kıvılcımıyla oluşabilecek bir enerji kaynağını varsayın, işte önünüzde duran bu malzemeye hangi metodu uygularsanız uygulayın asla yeni bir canlı ortaya çıkmayacaktır. Nitekim bu tür denemelerin geçmişten günümüze kadar uzun yıllar denendiği artık bir sır değil. Gelinen nokta itibariyle protein moleküllerinin en ilkelinde bile yaklaşık 1500 parçanın varlığı tespit edilmiştir. Dolayısıyla organik çözelti içeren bir kazana bu proteini karıştırdığımızda bu ortamda 1500 parçayı hem toplayıp sentezleyecek, hem bundan daha büyük proteinin yapılmasını sağlayacak ve ayırabilecek bir sistemin olması gerekmektedir. Ki; bunun gerçekleşme ihtimali (1/2)1500 uçuk bir rakama denk düşer. Görüldüğü üzere bu rakam adeta imkânsızlığı temsil etmektedir. Bu rakamlar ortada iken hala her şey tesadüfen meydana geldi deniliyorsa pes doğrusu. Oysa sayı arttıkça karmaşık yapılar daha da büyümektedir. Dolayısıyla evrimcilerin ihtimal hesapları da o oranda (trilyonları aşacak boyutta) altüst olmaktadır.
Mutasyonların etkileri en kolay bir şekilde mikroorganizma üzerinde daha iyi gözlenmektedir. Bu tip gözlemlerden hareketle en basit protein molekülün bile 400 amino asit ihtiva ettiğinin farkına varmış oluyoruz. Hatta bununla kalmayıp amino asitlerin her biri dört veya beş elementten meydana geldiğini idrak ederiz. Dolayısıyla mikroorganizmanın amino asit üretmesinde, vitamin oluşumunda, şeker veya yağ yapımında ve protein oluşumunda büyük rol oynadığı kanaatine varırız. Fakat bir mikroorganizmada mutasyon olursa durum ne olur sorusu sorulduğunda, böyle bir durumda söz konusu bakterinin belli bir aminoasit çeşidi üretme yeteneğini yok edebilecektir. Zira DNA direktiflerinde sürekli değişiklik bakterinin ihtiyacı olan amino asidi artık yapamaz hale sokabiliyor. Böylece hücre içerisinde protein sentezi olmadan bakteri çoğalması gerçekleşemeyeceğinden mevcut bakterilerin sonu ölümle sonuçlanmaktadır. Bununla beraber biyologlar bu mutasyon etkisini gidermek için gereken aminoasidi kültür ortamı yoluyla enjekte ederek bakterinin yaşamasını ve gerekli besin maddelerini almasını sağlayıp bakteri çoğalması gerçekleştirebilmişlerdir. Hatta bu durumu aşağıdaki gibi şematize etmek mümkündür:
—Normal bakteri Z’yi yaparsa basit kültür ortamında koloni meydana getirir.
—Mutasyonla değişen normal bakteri aminoasit Z’yi yapamazsa, bu durumda basit kültür ortamında filiz veremeyecektir.
—Mutasyonla değişen normal bakteri kültür ortamına aminoasit Z ilave edilirse basit kültür ortamında koloni meydana getirecektir.
Bilim adamları bir küf mantarının mutasyon sonucunda vitamin yapma yeteneğini kaybettiğini gözlemlemişlerdir. Bu durumda gerekli olan vitamin kültür ortamına eklendiğinde söz konusu mantarın yaşamaya devam edip, üreyebildiği belirlenmiştir. İşte Biyologlarca böyle mutasyona uğramış birçok mikroorganizma soylarını laboratuar şartlarında besin madde verilerek canlı tutulabildiği olaya beslenme mutantı (Mutasyona uğramış canlı varlık) denmektedir. Şurası muhakkak zararlı mutasyonlar canlının yaşama şansını ortadan kaldırmaktadır. Buna rağmen evrimciler hala mutasyonların canlının yaşama şansını artırdığından dem vurup, ona faydalı etken faktör gözüyle bakmaktalar. Dahası mutasyonlar yeniden şifrelenmiş mesajlar olarak oğul döllere geçip onların yaşama şanslarını artırdığını ileri sürmekteler. Oysa canlı popülâsyonu şansa bağlı olaylarla kendisini bir üst organize bir yapıya yükseldiğini gösterecek herhangi bir delil yoktur. Yani mutasyon denilen arıza bir yapıyla mükemmeliyet arasında bağ kurmak hayli zor gözükmektedir. Bu yüzden canlı organizmaların suni metotlarla üretilmesine pek sıcak bakmıyoruz. Zira laboratuar çalışmalarının hiçbiri tabiat şartlarında gerçekleşmiş olaylar değildirler.
Velhasıl; ilk yaratılış tekrarlanması ve tecrübe edilmesi imkânsız bir mucizevî bir hadisedir.
Kullanıcı avatarı
alperen
Özel Üye
Özel Üye
 
Mesajlar: 527
Kayıt: 15 Haz 2007, 23:00


Dön Makaleler

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir