KUR'AN-I MU'CİZ'ÜL BEYAN


Yüce Kitabımızın Tefsir İlgili Konuların Tartışıldığı Alanımız

Moderatörler: Ertugrul, ucharfbesnokta

KUR'AN-I MU'CİZ'ÜL BEYAN

Mesajgönderen alperen » 17 Haz 2007, 13:57



KUR'AN-I MU'CİZ'ÜL BEYAN

ALPEREN GÜRBÜZER

Asırlardır Avrupalının İslâmiyet'e bakışı ön yargılı olmuştur hep. Onların gözünde, İslâmiyet Muhammedi bir din ya da Muhammedinizm diye nitelenir. Mümkün mertebe İslâmiyet kavramını ağızlarına almaktan imtina ederler, sürekli Muhammed'in dini demeyi yeğlerler. Sanki kendi aralarında sözleşmişçesine Kur'an-ı telaffuz etmemeye yeminlidirler. Sadece yemin etseler gam yemeyiz, Kur'an-ı Kerim'i Muhammed'in eseri diye geçiştirip asla Allah'ın kelâmı olarak kabul etmezler. Tabiî ki bu oryantalist bir bakıştır, bu iddialar bizi bağlamaz, onlar söylene dursun biz işimize bakıp Kuran’ın soluğu ile hayat bulmakta fayda var, bizim için önemli olanda budur zaten.
Oryantalist yaklaşım bugüne has değil elbet, Haçlı seferlerinin arka planına baktığımızda bu tür sakat anlayış yatmaktadır. Öyle ki, Voltaire; "Kur’an’da mevcut olmayan abesleri, Kur’an’a isnat etmişiz. Keşişlerimiz Yeniçeri'den daha kalabalık" demekten kendini alamamıştır. Aslında bu sözlerde bir hayıflanma sezilse de Haçlı ruhunu ortaya koyması açısından önem arz eder. Bir kere vahşi batı İstanbul’un fatihlerine posta koymak için bu tür entrikalara başvurmayı çıkış yılı görmüşler, isteseler de her türlü entrika ve dalavereden vazgeçmezler. Bakın Voltaire bile; “Ben Tanrıya inanmam ama köle ve hizmetçilerimin Tanrıya inanmasını isterim” demekten geri durmamıştır. Düşünebiliyor musunuz gerektiğinde inançlar kişisel çıkarlara alet edilebiliyor. Nasıl olsa inanan insan Tanrıya karşı kendini sorumlu hissettiğinden örnek davranış sergileyebiliyor, niye iş için tercih edilmesin ki. Evet, Haçlı zihniyetin İslâm'a bakışı ister çıkarlar doğrultusunda olsun, ister dini olsun fark etmez hep düşmancadır. Tarih boyunca batılı hep gönlünden şunu geçirmiştir;
"Biz onların ellerinden Kur'an'ı almadığımız müddetçe, İslâm âlemini çökertmemiz mümkün olamayacak. O halde ilk iş, Kur'an-ı yok etmek olmalıdır." İşte bu tür düşünceler eşliğinde İslâmiyet’i yeryüzünde silmeyi hedef edinmişlerdir. Aslında bu tür düşünce en yetkili ağızlardan dillendirilmiş te. Anlaşılan bu iç geçirme masalımsı bir düş değil, bilakis bir gerçeğin itirafıdır. Hele şükür günümüzde haçlı seferleri yok, ama tefsirlerimize kadar sızmış İsrailiyat kaynaklı haberler var. Peki, nedir bu İsrailiyat derseniz, gayet açık İsrail’i bir kitap veya bu kaynaktan aktarılan kıssa veya haberlerdir elbet. Hatta içimize sızmış Yahudi, Hıristiyan vs. dinlere ait her türlü haber veya bilgi kalıntısı Hz. Peygamber ve Ashabına dayandırılarak tan tefsirlere girmişlik söz konusudur. Dolayısıyla bu tür haberler ashaba dayandırılsa da İsrailiyyat kaynaklılığını iptal etmez. Anlaşılan her çıkan habere balıklamasına dalmamak gerek, öncelikle analize tabii tutmakta fayda var. Aksi takdirde bir çok haber bilgi kirliliğine kurban olacaktır.
Bakın Rabbül Âlemin, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyanda: "(Ey! Musa'nın, İsa'nın ve Muhammed'in ümmetleri) Sizden her biriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi (topunuzu bir şeriata tabii) tek ümmet yapardı" (El-Maide 48) buyurmaktadır. Elbette ki, İslâmiyet kitab ehlini inkâr etmez. Ancak Ehl-i Kitabın zaman aşımıyla birlikte bozulmaya uğradığını belirtir. Yine de bunca tahrif edilmişliğe rağmen Kur’anla taban tabana zıt düşmeyecek Ehl-i Kitab bir ifade dışlanmaz. Hatta Edgar Quinet bu konuda dinleri incelemiş bir aydın olarak: "Dinler, aynı büyük kitabın zamanla açılan sayfalarıdır" tarzında bir kanaat ortaya koymuştur. Tabii kanaat hoş güzel de tek talihsizliği İslâmiyet'i bilmemesidir. Belki de bu tip aydınlar Kuran’ı tam manasıyla inceleme fırsatı bulabilselerdi, batı'nın bize olan ön yargılı yaklaşımına son verilebilirdi. Maalesef İslâmiyet’e bakış tarzı o kadar ön yargılı ki, hala bu din onların gözünde Muhammedi bir dindir. İşte bu ön yargılı yaklaşım batı âlemini Kur’an’la buluşmasını geciktirmektedir. Oysa Kur’an, kendinden önceki dinleri kabul eden tek mucizevî bir kitaptır.
Bu gün dört büyük kitap arasında tek tahrif olmayan kitabi kelam hiç kuşkusuz Kur'an-ı kerimdir. Nitekim Allah (c.c.); "Kur'an-ı biz indirdik. O'nun koruyucusu da şüphesiz ki biziz" (El-Hicr 19) beyan buyurmuştur. Ayeti kerimeden de anlaşıldığı üzere Kur’an-ı Kerimi kıyamete dek hiçbir güç ortadan kaldırmaya güç yetiremeyecektir. Elbette ki inananlar için böylesi bir vaad hüccettir. Zira Allah (c.c.) vaadinde hulf etmez. Düşünsenize şeytan bile sözünü yemezken, hâşâ Âlemlerin Rabbi Yüce Allah mı (c.c.) vaadini yiyecek? Bir kere şeytan, Allah'a (c.c.) kullarını saptıracağım diye yemin etmiş ve bu doğrultuda çalışıyor da. Şeytanın işi bu. Sadece şeytan mı? Bunun yanı sıra nefis, kötü arkadaşta hak ve hakikat yolunda barikattır. Bakın piyasada insanların o saf ruh dünyalarını kirletmeye yönelik tuzaklar var ki şeytana pek iş düşmüyor dersek yeridir. İşte görüyorsunuz şeytani cephede durum vaziyet bu. Peki ya Müslüman cenahında işler nasıl? Maalesef bu alanda da her şey güllük gülistanlık değil, içler acısı bir halimiz söz konusu. Kur'an'a sadık ya da Ayet-i Celilelerin verdiği mesajları anlamaya gayret etseydik hiç böyle olur muyduk, elbette ki olmazdı. Maalesef perişan halimizin sorusuna ne muhatap olan var, ne de iç muhasebesini yapan var. Bu kadar duyarsızız.
Evet, Kur'an-ı Kerim, çağlara ferman okuyan tek Mu'ciz'ül Beyandır. Öyle bir ferman ki, hiç bir dile sığmaz. Nasıl sığsın ki, Allah kelamıdır. Kur'an bir düşünce, Kur'an bir ışık, Kur'an bir tecvid, Kur'an bir makam, tüm bunlardan öte vahiydir. İşte bu nedenle Kur’an gerçek anlamda herhangi bir dilin kabına sığmaz. Dolayısıyla her çeviri Kur'an'ın aslı değildir, çeviri ancak kelime faaliyeti olarak değerlendiririz. Zira Kur’an beşer aklın üstünde olduğundan gücüne erişilmez. Bu yüzden tercümesi eşittir Kur'an demek değildir. Tercümeyle ancak birebir kelime dönüşümü gerçekleştirilir, ama tefsir öyle değildir. Tefsirde anlama ve yorum çıkarma çabası vardır. Nitekim bugüne kadar birçok Kur'an-ı Kerim tefsiri yazılmış olması bu çabanın varlığını ortaya koyuyor. Zaten Kur'an'ı Mu’ciz'ül Beyanı, tam anlamıyla açıklığa kavuşturmak mümkün olsaydı, bunca tefsir çalışmasına gerek kalmazdı. Belli ki Allah Kelamı, her devrin idrak seviyesine göre nüzul olmuştur. Böylece insanlık, kıyamete kadar Kur’an’ı anlamak için çalışıp soluk almanın yollarını arayacak, bu kaçınılmazdır. Buna mecburuz da. Zira huzur İslam da.
Kur'an-ı Mu'ciz'ül Beyan'ın, zahiri (dış) manasını anlamak için bile daha öncesinden çok yoğun hazırlıklara ihtiyaç vardır. Nitekim Cafer-i Sadık Hazretlerine atfen "Allah'ın kitabında dört mana var" deniliyor. Bunlar;
İbaret (kelime manası),
Letaif (iç manası),
İşaret (neye işaret ettiği),
Hakaik (gerçek manası) diye belirtilir.
Düşünebiliyor musunuz? Ayet-i kerimeler başucumuzda ama her ayetin dilini çözecek dört anahtar şifre kodludur. Üstelik Kur’an’ın dilini açacak şifreler avam için başka, âlim için başka, evliya için başkadır. Nitekim ibaret şifresi daha çok avam (halkın genel seviyesi) için, işaret şifresi havas (âlim) için, letaif şifresi evliya için, hakaik (gerçek) şifresi Peygamberimiz içindir. Asla avam'ın Kuran’dan anladığıyla havas’ın anladığı bir değildir. Tıpkı okumuş olanla okumamış arasındaki fark gibidir bu. Hakeza Kur’an’ın gerçek manasına vakıf olacak güç, vahyin soluğunu bizatihi ruhunda yaşamış Yüce Peygamberimize ait bir ayrıcalıktır. Dahası Makam-ı Mahmud'un gereği bir ayrılacaktır bu. Dolayısıyla Nebiyy-i Ekrem (s.a.v)’e ait bu makamın davasını gütmek küfürdür. İlla da davamız olmalı diyorsak davamız Allah ve Resulünün gösterdiği hakikatler doğrultusunda yaşamak olmalıdır. Kim Kur'an ahlakını en iyi şekilde yaşar, o bizim baş tacımızdır. Anlaşılan Kur'an'a vakıf olma veya Kur'an ahlakına yönelik yaşama hali beşerin bulunduğu mevki ve konuma göre değişebiliyor. Elbette ki mürekkep ehli bir insanla, kulaktan duyma bilgiye sahip insanın ayetlerden alacağı mana farklı olduğu gibi fiili yaşaması da farklıdır. Keza Ayeti Celilelerin zahiri manası için ter döken havas ile bâtınî manasını bizatihi nefsinde yaşayan evliyanın bakış açısı da bir değildir. Evliyaullah, teoriği pratik hayata geçiren ledün ilme haiz zattır. Kaldı ki evliyalar içerisinde bile hem zahiri hem de batini (iç ve dış) ilme sahip olanlar da vardır. Yani iç ve dış bir bütün Kâmil-i mükemmellerde mevcut.
Günümüzde habire Kur'an tercüme faaliyeti hız kazanmış durumda. Yazılsın yazılmasına ama şurasını iyi anlamak gerekiyor ki, hiç bir tercüme ya da meal eşittir ayetin ta kendisi demek değildir. Adı üzerinde tercüme, yani kelime faaliyeti demektir. Kaldı ki tercümenin üstünde bir de kapsamlı anlama çabası veya açıklama faaliyeti var ki; bu da "tefsir" adını alır. Ancak herkes tefsir ortaya koyamaz, Müfessir olmak icab eder. Her ne kadar tefsir tercüme gibi kelime faaliyeti değilse de tefsir sahibi, yani müfessir hatadan beri değildir.
Anlaşılan "tercüme” ya da "meal" Kur'an'ın orijini değildir. Bir kere Kur’an, Allah'ın kelâmıdır. Asla bir İngilizce veya bir Fransızcanın Türkçeye tercümesi gibi düşünemeyiz. Zira Kur'an beşer idrakinin fevkindedir. Bakın avam bile orijinaline öyle aşina olmuş ki 1931 yılında Cemil Said'in, Fransızcadan çevrilmiş Türkçe tercümesiyle Yere batan Camii'nde namaz kıldırıldığında imama uyulmamıştır. Gerçekten imamın arkasında "uydum imama" diyen cemaatin çıkmaması düşündürücüdür. Hakeza Mehmet Akif Ersoy'a Kur'an meali hazırlamayı teklif edildiğinde önce tereddüt etmiş, ancak tercüme lafı terk edilip meal ibaresi telaffuz edilince kabul etmiştir. Kolay değil elbet, ortada Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca bir eser yok, Allah'ın kelamı var, büyük bir sorumluluk gerektiriyor. İşte bu duygular eşliğinde Mısır’da Kur'an-ı Kerim Meali hazırlığına koyulur bile. Tabii o meal çalışmalarına koyulurken Türkiye’de ise Türkçe ibadet tartışmaları hız kazanır. Mehmet Akif İstanbul'a döndüğünde, büyük bir gayretle hazırladığı Kur’an mealini dost bildiği Yozgatlı Hoca İhsan Efendi’ye bir şartla teslim etmiştir. Dostuna şöyle der:
"- Bunu sana emanet ediyorum. Kısmetse yeniden gurbetten dönüp geldiğimde emaneti yine senden alırım. Şayet öldüğümü duyduğun an, bu emaneti yak!" Sanki bu sözler tembihten öte bir vasiyeti çağrıştırıyor. Belli ki Akif'in böyle bir vasiyette bulunmasında Yerebatan’da Fransız çevrili tercümeyle namaz kıldırmaya kalkışılmasının büyük bir etkisi olmuş, öyle ki "dönemezsem yak" diyecek kadar hassas bir ruh seciyesi ortaya koymuştur. Dedik ya sıradan bir eserin tercüme çalışması değil, büyük sorumluluk gerektirdiğini düşündüğü bir iştir bu. İşte her şey bu hassasiyette düğümlüdür.
1698'de Papaz Maracci, Kur'an-ı Latinceye çevirmeye kalkışmış, bir de bunun üstüne reddiye döşeyip Padova’da bastırmış bile. Tercümesinde birçok hatalar bulunmasına rağmen yine de o güne kadar yapılan diğer tercümelere nispeten en az kusurlu olanı diyebiliriz. Anlaşılan batı tercüme yaparken bile reddiye döşemeyi ihmal etmemiş. Görüldüğü üzere batı bir türlü, "Muhammediler" ön yargısından çıkamıyor. Hakikati görememekte ısrarlılar. Her ne olursa olsun güneş balçıkla sıvanamayacağını anlamaları gerekiyor. Onlar anlamasa da Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan bütün tüm insanlığı aydınlatmaya devam ediyor, edecekte.
Salman Rüşdü ve Teslime Nesrin gibilerin, yıkıcı faaliyetleri boşunadır. Gözden kaçırdıkları tek nokta, propaganda ile hakikat arasındaki farkı kavrayamamalarıdır. Nasıl mı? Malum olduğu üzere propaganda hızlı başlar, ama ömrü kısadır. Hakikatse öyle değil, yavaş ilerler ama ömrü uzundur. Propaganda yaşanan zamana hitap eder, kısa vadede başarı gösterse de geçicidir, hakikat hem zamana hem de bütün çağlara ferman okur. Kaldı ki propaganda karşısında tesadüfe meydan vermeyecek türden bir program karşısında sırra kadem basabiliyor. Zira özellikle batıda matematikle uğraşan birçok bilim adamı Kur’an’da yer alan sayılara dikkat kesildiğinde muhteşem bir programla karşı karşıya kaldıklarını fark edip Müslüman olmuşlardır. Nitekim Martin Gardner bunlardan birisidir. Çünkü O Kur’an’ın 19 sayısı üzerine kurulu olduğu gözlerden kaçmadığı gibi birbirine iç içe geçmeli bir programla kodlanmış olduğu müşahede etmiş ve yazdığı kitabına aktarmıştır. Kitapta Kuran’da sureler 19x6=114 matematiksel denklemde yer almakta olduğu belirtilip, her şeyin başında Allah’ın adıyla başlarım diye ifade edilen besmelenin ilk kelimesi İSM’in Kur’an’da 19 kez tekrarlandığını, hakeza devamı olan ikinci “Allah” lafzı 2698 defa geçmekle birlikte bu hesabın 19x142 işlemine dayandığı, üçüncü “er Rahman” lafzının 19‘un 3 katına tekabül ettiğini, “er Rahim” lafzının ise 19x114’ün katı olarak tezahür ettiğini gözler önüne sermiştir. Hatta 19 rakamının çok özel bir asal sayı olması hasebiyle 9 ve 10 sayılarının ilk kuvvetlerinin toplamı ikinci kuvvetlerinin farkına denk düştüğü tespit edilmiştir.
Malum Salman Rüşdü ve Teslime Nesrin gibi tipler yeni değil bu tip şirretler tarihte çoktur. Olsun önemi yok, yeni şirretler de elbet tarihin harabelerine gömülecektir. Zira ışık Mekke'de daha doğar doğmaz ilk damgasını vurmuş bile. Nasıl mührünü vurmasın ki, bakın Kur’an’ı Mu'ciz-ül Beyan insanlığa takdim edildiğinde, iki büyük imparatorluk (Bizans ve İran) vahyin soluğuna boyun eğmek zorunda kalıp yüceliğini kabul etmişler de. Kabul etmeleri de icap eder. Çünkü İslâm'da ehli kitap dışlanmadığı gibi tüm peygamberlere hürmet ve tasdik şarttır. Zaten dışlasaydık Kur'an ehli kitaptan olan kadınlarla evlenmeye cevaz vermezdi. Bu da yetmez İslâmiyet, Bedir Savaşı'nda esir alınan savaş esirlerine her on Müslüman’a okuma yazma öğretmek kaydıyla serbest bırakma hürriyeti tanıyan tek dindir. Bu uygulama fidyeyi necat (kurtuluş bedeli) diye tanımlanır. Yüce dinimizde propaganda esaslı kısa vadeli oyuncaklarla oyalanılmaz, hakikat ne ise aynen harfi harfine kitlelere aktarılır. Hz. Ömer (r.a.), Hıristiyan olan hizmetçisine İslâm'ı anlatmış, o da her defasında bu yöndeki telkinleri kabul etmemiştir. Buna rağmen Hz. Ömer (r.a.) üzülmemiş, dayatma yapmamış, bilakis "Dinde zorlama yoktur" (El-Bakara 256) derdi. Hatta ölürken bile zimmîlerin haklarına riayet edilmesini vasiyet eden Hz. Ömer (r.a.)’dir. Hizmetçisinin bu tavrına rağmen, Hz. Ömer (r.a.) vefatı anında onu azat etmiştir. İslâmiyet'in bu engin hoşgörü örneklerinden, bütün insanlığın ibret alması gerektiği muhakkak. Batı, her şeyden önce peşin yargılarını bir kenara atıp, biran evvel İslâmiyet'e "Muhammediler" gözüyle bakmasından vazgeçmesi kendi yararına olacaktır.
Maalesef Avrupalılar Hz. Peygamber'in (s.a.v.), hasta olan bir gayrimüslimi ziyaretinden de bihaberlerdir. Kaldı ki Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisine su ikram eden Yahudi’nin verdiği suyu içmiş ve "Allah seni güzelleştirsin" diye dua etmişte. Gerçekten de bu duanın yüzü suyu hürmetine, o şahsın yüzünde ölünceye kadar ağarmış beyaz kıl görülmemiştir (et-Teratib I - 2).
Velhasıl; Kur'an-ı Mu'ciz'ül Beyan, tüm insanlığın ışık kaynağıdır.
Vesselam.
En son alperen tarafından 08 Şub 2015, 13:14 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
alperen
Özel Üye
Özel Üye
 
Mesajlar: 527
Kayıt: 15 Haz 2007, 23:00

Reklam

Re: KUR'AN-I MU'CİZ'ÜL BEYAN

Mesajgönderen banu44 » 25 Haz 2007, 12:54

Hiçbir kitapta, hiçbir eserde, hiçbir yerde görülmeyen mucizeleri oluşturan Kuran, aynı zamanda en önemli görevi yerine getiren kitaptır. Kısacası Kuran;

1 Allah'ın varlığı gibi en önemli konuyu insanlara duyurur ve insanları Allah'a yöneltir.

2 Dünya'da eşi ve benzeri olmayan mucizeleri sergiler. Böylece hem kendisinin Allah'tan olduğunu, hem mesajlarının doğruluğunu ispatlar.

örneğin Evren'in yaratılışı ile ilgili ilk üç konuda anlattıklarımızı inceleyin. Kuran'ın bu konuda ortaya koyduğu bilgilerin (bilimsel olarak bu konu anlaşılmadan) daha önce hiçbir yerde olmadığını göreceksiniz. Kuran'ın anne rahmindeki embriyonun gelişimlerini ele alan açıklamalarını ele alın, durum yine aynıdır. Kuran'ın hayvanların dünyası hakkındaki açıklamalarını ele alın, denizlerin altına dair açıklamalarını ele alın, durum hep aynıdır.

Tüm bu mucizeler ve Kuran'ın üstlendiği görev, Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunu ve Kuran'ın ne kadar güvenilir olduğunu ispatlar. İşte tüm bu mucizelere sahip Kuran'ın daha önce de dediğimiz gibi Allah'ın varlığından sonra en büyük iddiası ahiretin varlığıdır. Kuran'ın güvenilirliğini ortaya koyan her mucize böylece ahiretin varlığına da bir delil oluşturmaktadır
banu44
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye
 
Mesajlar: 40
Kayıt: 05 Haz 2007, 23:00


Dön Kur'an Tefsiri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir