MİRAÇLA GELEN HEDİYE


İslami İçerikli Makaleleri Paylaşabileceğiniz Alan

Moderatörler: Ertugrul, ucharfbesnokta

MİRAÇLA GELEN HEDİYE

Mesajgönderen alperen » 10 Ağu 2007, 20:56



MİRAÇLA GELEN HEDİYE

ALPEREN GÜRBÜZER

Namaz sadece bu ümmete farz kılınmamış elbet, bu vecibe birçok peygamber’in ümmetinde var zaten. Şöyle ki; sabah namazı Hz. Âdem’e (a.s), öğle namazı Hz. Davud'a (a.s), ikindi namazı Hz. Süleyman'a (a.s), akşam namazı Hz. Yakub'a (a.s), yatsı namazı Hz. Yunus'a (a.s) farz kılınmıştır. Malum, Ümmet-i Muhammed’e ise Peygamberimizin Miraç dönüşü beş vakit farz kılınmıştır.
Âdem (a.s) cennet yurdundan yeryüzüne gece vakti indiğinde karanlığın vermiş olduğu panik hali zuhur etmişti kendisinde. Neyse ki sabah aydınlandığında içi ferahlayınca Allah’a şükretmiş ve akabinde iki rekât namaz kılıp ilk sabah namazı kılma şerefine nail olmuş. İşte Hz. Âdem’in (a.s) karanlıktan irkilmesinin akabinde gökyüzünün her iki yönüne doğru karanlık dörtgenimsi çizgi halde beliren bir beyazlığı görme anı gece hükmü manasına Fecri Kazib (yalancı fecir) adını alır. Hakeza bu fecrin sonrasında içinin ferahlamasına neden olan sabaha karşın doğu ufkunda yayılan aydınlık ise fecri sadık (aydınlık) diye ad alır. Derken ruhuna terennüm eden o gördüğü fecri aydınlık; secdeye kapanmasının ötesinde şer’i bir hükmü ifa etmesine vesile olur. Bir başka ifadeyle Fecr-i kazib adı üzerinde yalancı fecir demek, yani ufukta önce beyazlığın belirmesi, akabinde beyazlığını yitirmesi hasebiyle herhangi bir şer’i bir amelin başlangıcına esas teşkil etmeyecek bir fecirdir. Böylece bu vakitte yenip içmekle oruç bozulmaz. Ama diğer böyle değildir, tam aksine fecri sadıkta oruç dâhil tüm şer’i hükümler geçerlilik kazanır. Yani fecri sadıkta sahur açıldığında oruç bozulmuş olur.
Peygamberimiz (s.a.v), Miraç dönüşü ümmetine ne hediye götüreyim diye münacat eylediğinde, Allah (c.c) katında “Senin hediyen namazdır” diye karşılık bulmuştur. Böylece Miraç’la birlikte “görülen âlemden görülmeyen âleme doğru yolculuk” gerçekleşmiş ve edeple vardığı miraçtan lütufla döndüğünde bu ümmete beş vakit namaz farz kılınmıştır. Miraç öyle bir lütuf ki; namaz kılan bir mümin’e fani dünyadan çıkıp ötelere kanatlanma şuuru kazandıran ikram olur da. Tabii bu ikramın vakitleri de olmalıydı. Ki; Cibril Emin’in ertesi gün gelip Rasulullah’a imam olduğunda bu ümmet için ilk bildirilen ikramı öğlen vaktidir. Öyle ki, bu ilk vakitte kılınan namaz güneş tam tepedeyken değil, gökyüzünün ortasından batıya meylettiği an ile gölgenin iki misli olduğu dilim arasında eda edilen vakit öğle namazı olarak isim alır. İşte bu misalden hareketle vakitleri belirlemek adına bu dilimler şöyle tecrübe edilmiştir:
-Güneşe karşı dikilen herhangi bir sopa (çubuk) sayesinde gölge kısa ise zevalden önceki zamanı belirler,
-Gölge uzamayıp belli bir noktada sabitse istiva zamanını belirler,
-Gölge uzamaya başladığında ise zeval vaktini (öğle vakti) belirler. Ya da başka bir metotla kıbleyi karşımıza aldığımızda güneş sol kaşın üzerindeyse zeval yoktur demektir, sağ kaşın üzerindeyse zeval vakti girmiş manasına gelen bir tecrübedir.
Peki, ikindi vakti nasıl tayin edilir derseniz, ehlisünnet âlimlerin bilgilerine dayanarak deriz ki; gölgenin iki misli olmasıyla elbet. Yani gölgenin iki misli olması öğlen vaktinin sona erip ikindi vaktinin girdiğine işarettir. Tâ ki bu durum güneşin batmasına az bir zaman kala devam edip böylece ikindi namazı bu zaman diliminde eda edilmiş olur. Belli ki ikindi vakti; iki gündüz ve iki gece arasında kılınan bir namaz olduğu içindir adına orta namaz denmiştir. İkindiyi güneş sararıncaya kadar geciktirmek, akşamı yıldızların göründüğü veya çoğaldığı ana bırakmak kerahet vakti olacağından tahrim-i mekruh olur. Ayrıca ikindi farzından sonra nafile kılmakta mekruhtur.
Malumunuz güneşin batışından şafağın (şafaktan amaç kızıllıktır) kayboluşuna kadarki geçen zaman dilimi akşam namazı için kılınacak süreyi belirler, şafağın kayboluşundan sabaha kadar ki zaman dilimi ise yatsı ve vitir namazının eda edildiği vakti belirler. Ancak şöyle de denilebilir ki, bu anlatılanlar normal iklim şartlarının hüküm sürdüğü bölgeler içindir, peki kutup bölgelerinde yaşayan insanlar nasıl namaz vakitlerini belirleyecekler? Bu hususta İbn-i Abidin adlı fıkıh kitabına baktığımızda özetle; bu yerlerde yaşayanlar vakitlerini kendilerine en yakın bulunduğu meskûn bölgeleri baz alaraktan ayar yapıp vakit takdir edilmelidir bilgisini ediniriz. Hakeza bu kitapta geçen bilgilerden hareketle mesela; Sovyetlerin kuzey kutbu soğuk ve karanlık olan Bulgar'da şafak kayıp olmadan fecir doğduğundan yatsı ve vitir için vakit takdir edilir hükmü zihinlere takılan birçok soru işaretlerini kaldırmaya yetiyor. Elbette bu arada kimi âlimlerce vakit namazın şartı deyip, o bölgede yaşayanlardan namaz düşer şeklinde görüşlerde mevcut. Hatta bazı âlimler o söz konusu namazlar için kaza edilir diye fetva vermişlerdir. Belli ki ileri sürülen içtihatlar arasından “vakit yok diye vücub ortadan kalkmaz” hükmü daha baskın bir görüş olduğundan ihtiyata uygun İmam Şafii’nin içtihadı esas alınır. Ki; söz konusu içtihat gereği zaman dilimi sınırlı bölgelerde vakit takdir edilmesi durumunda, dört mevsimle ilgili günlerin uzunluk ve kısalığına göre vaktin belirlenme imkânı hâsıl olmuş olur da.
Şurası muhakkak; ezan okunmasının ardından hemen namaz eda edilir diye mutlak bir kayıt yoktur. Nitekim Resulü Kibriya (s.a.v) öğlen namazını şiddetli soğuk olduğunda erken kılardı, sıcak olduğunda ise geciktirirdi. Hatta bu hususta; “Muhakkak ki sıcağın şiddeti cehennemin kükremesindendir. Binaenaleyh sıcak şiddetlendi mi namazı serinliğe bırakın” buyurmuşlardır. Zira birçok ulema ikindi namazının güneş ışınlarının gözü kamaştırmayacak vakte kadar tehir edilmesinin daha faziletli olduğunu, akşam namazının ise ezan ve kamet arasında üç ayet miktarı kadar bir dilimde kılınmasının evla olduğunu belirtmişlerdir. Dahası akşamı yıldızların göründüğü vakte geciktirmek Yahudilere benzemek olacağından hoş görülmemiştir. Ancak yatsı namazı böyle değildir, icabında gecenin 1/3’üne geciktirmenin müstehap olduğu belirtilir, sadece yazın vaktin evvelinde kılmanın evla olduğunu beyan edilir. Zaten Rasulüllah'ın (s.a.v); “Sabah namazını aydınlık zamanına bırakmak çok daha sevabı büyüktür” hadisi bunu teyit ediyor.
NAMAZDA KERAHET VAKİTLER
Mekruh; iğrenç, nahoş görülen şey veya işlenmesi caiz olmayan fiil demektir. Bu nedenle mekruh; şeriatın haram kılmadığı, ancak zaruret olmaksızın yapılmasına izin vermediği zanna dayanan bir delilden hareketle böyle adlandırılmıştır.
O halde ehlisünnet âlimlerin çalışmaları sonucu ortaya koydukları misallerle konuya daha bir açıklık getirmeye çalışalım. Şöyle ki; çeneği göğse dayayıp güneşe bakmaya çalıştığımızda, şayet güneşi ufukta göremezsek kerahet vakti çıkmış demek olur ki, bu durumda güneşin ufuktan yükselmiş olduğunu anlarız. Derken üç vakitte, yani güneş doğarken, tepe noktada iken ve batarken namaz kılmanın caiz olmadığının şuuruna varırız. Tabii her şey bu açıklamalarla sınırlı değil, fıkhı kaynaklarda çok dahası var. Mesela kerahete neden olan hususun; güneş doğduğunda şeytanın iki boynuzu arasında doğduğu, tepede iken cehennem ateşi yakıldığını, battığında şeytanın iki boynuzu arasında batması gösterilir. Hakeza güneşe tapanlara benzememek gerekçesi de öyledir.
İşte bu ve buna benzer örneklerden çıkardığımız sonuç; güneş doğarken veya batarken ister kaza, ister vacip, ister cenaze namazı, ister tilavet secdesi olsun bunlar eda edildiğinde tahrim-i mekruh (harama yakın mekruh) olduğudur. Ancak ikindi namazı bundan istisnadır. Zira bir kimse ikindi namazını kılarken güneş batsa namazı bozulmaz. Fakat sabah namazı kılarken güneş doğsa namaz bozulur. Peki ya bu kılınan nafile bir namazsa? Bu durumda; şayet sabah namazının farzından sonra güneşin doğmasına az bir zaman kala veya ikindinin farzından sonra güneşin rengi değişmesine az bir zaman kala nafile namaz kılınırsa mekruh olur. Bu yüzden Resulü Kibriya Efendimiz; ‘İkindiden sonra güneş kavuşuncaya kadar, sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar namaz kılınamaz’ buyurmuştur. Yine ulemamız kerahet vaktinde salâvat getirmek Kur’an okumaktan efdal olduğunu beyan etmişlerdir.
ÇOCUKLAR İÇİN NAMAZ DURUMU
Resulü Kibriya (s.a.v); Çocuklarınıza yedi yaşına geldiği zaman namazı emredin, on yaşına vardıklarında namaz için onları dövün diye buyurmuştur. Şayet çocuk namazı abdestsiz kılarsa tekrar kılması için ikaz edilir. Fakat orucunu bozarsa emr edilmez, çünkü çocuk için orucun tekrarında zorluk vardır. Malum dövmekten kasıt üç tokadı geçmeyecek ölçüdür, asla darp manasına değildir. Hatta talebe okutan Hoca dahi bu kapsamla sınırlı tutulmuştur. Anlaşılan dövmenin sınırları var, namazın haricinde bile sopayla birini dövmeme hükmü apaçık ortada iken, her nedense bu konunun istismarcıları dinimizi hafife alma maksadıyla habire dillerine dolamaktalar. Onlar hafife aladursunlar bakın Rasulüllah (s.a.v) bu konuda Mirdase; Sakın üç tokattan fazla vurma! Zira üçten fazla vurursan Allah senden kısas alır ikazını yapmıştır. Anlaşılan ortada özür durumu da olsa namazı terk etme hususunda taviz yoktur. Hatta bir kimse hiç kılmayacak durumda olsa bile kaşıyla veya ima ile kılması gerekir. Kaldı ki harp esnasında bile kılmama yönünde fetva verilmemiştir. Demek ki; namaz her halükarda kılınması gereken mühim bir vecibedir. Üstelik tek başına değil, cemaatle kılmak teşvik edilmektedir. Öyle ki sahabe mescide gelip cemaate yetişemediğinde o kadar üzülürdü ki evine döndüğünde sanki ailesinden birini kaybetmiş gibi matem tutardı. İşte namaz hassasiyeti budur.
NAMAZ BİR ZİYAFET SOFRASI
Namaz, müminlere emr edilen farz olmanın ötesinde, kılındığında yedi kat gök kapıları ardına kadar açılıp ruhun Allah’ta dirilişinin gerçekleştiği bir ziyafettir. Nasıl ziyafet olmasın ki; namazın her rüknü Allah’ı hatırlatıp ömür boyu kulluk idrakiyle yaşamaya vesile olur da. Her ne kadar namaz görünüş itibariyle yatıp kalkmak gibi görünse de her bir rükün başlı başına zikir hükmünde olup her rekâtta okunan tekbir, kıraat, tespih, salâvatlar gafleti bertaraf edecek güçtedir. Zaten Allah Teâlâ’nın; “Kulum farzlarla benim azabımdan kurtulur, nafilelerle bana yaklaşır” beyanı bunu teyit ediyor. Dolayısıyla namazı terk etmek zikri terk etmek gibidir. Zira Resulü Ekrem (s.a.v) bu anlamda; “Namaz Din’in direğidir, onu kim kılarsa Din’in direğini diker, kim terk ederse Din’in direğini yıkar” buyurmuştur. Madem, namaz dinin direği bu yüzden inkâr eden kâfir, terk eden ise fasık damgası yer, o halde bir müminin namazı terk etmesi asla düşünülemez. Nasıl ki, bir insana borçlu olduğumuzda borcumuzu ödemek zorundaysak, namazda Allah’ın hakkı kul hakkından önce gelmesi hasebiyle her halükarda eda etmek mecburiyetindeyiz. Bu yüzden bir kısım fukaha beynamaz kişilerin haps edilmesinde mahsur görmemişlerdir. Maalesef namaz bu kadar önem arz ederken hala birileri namazı hafife alıp önemli olan kalp temizliğidir deyip ipe un sermekteler. Oysa hiçbir fiil farz namazın karşılığı değildir.
DENİZDE KITLIK
Köyünden ayrılıp şehre gitmek için deniz kenarına gelen bir Allah dostu, gelen gemiye binip denizi seyre daldığında birde ne görsün; denizdeki bütün balıklar birbirini yemekteler. Tabii Allah dostu bu durumu tuhaf bulur, merak edip gemi kaptanına:
— Bu ne iştir diye sorar.
Kaptan:
—Sebebini bilemem, ama bu hadise yeni değil, aşağı yukarı on seneden beri meydana gelen bir durumdur. Daha evvel böyle bir şey yoktu.
Pir-i fani zat bu manzara karşısında etkilenip, Allah’a iltica ettiğinde;
—Ya Rabbi! Bu ne haldir ki denizde kıtlık olmuş, balıklar birbirini yemekteler niyazında bulunur.
Tabii gaipten gelen bir ses meseleyi vuzuha kavuşturmaya yetiyor:
—Bir gün susamış beynamaz (namaz kılmayan) bir adam, susuzluğunu gidermek için eğilip denizden bir avuç su ağzına aldığında deniz suyu tuzlu ve acı olması hasebiyle içemeden denize kustu. İşte o gün bugündür o namazsızın ağzından denize boşalan bir avuç su yüzünden bu koca denizi açlığa ve kıtlığa mahkûm ettik, birbirlerine saldırmaları bundan dolayıdır.
Gerçekten de kıssadan hisse budur. Elbette ki bu kıssada herkesin kendince çıkarması gereken dersler var. Nasıl ders alınmasın ki, bakın bir tek farz namazı geçirmenin veya zekât vermemenin ya da farz orucunun tutulmamasının cezası beş yüz bin senedir. Düşünsenize ağzından boşalan birazcık su ile kocaman deniz zehirlenir de insan namaz kılmamakla manen zehirlenmez mi? Elbette ki zehirlenir.
O halde Namazın hakkını verip Resulü Kibriya Efendimizin (s.a.v) bu hususta ki hadislerine kulak verelim;
Nice namaz kılanların ondan nasibi yorgunluk ve zahmetten başka bir şey değildir.
Beş vakit namaz kılan, evinin önünde akan, tatlı, gür ırmakta günde beş defa yıkanan gibidir. Bu kişi de kir kalır mı? İşte suyun kiri giderdiği gibi beş vakit namazda kebairden başka günahları yok eder.
Sahibini fenalıktan men etmeyen namaz. Onu Allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramaz.
Yine Rasulüllah Efendimiz namazda sakalıyla oynayan biri için; Eğer bu kimsenin kalbinde huşu (korku) olsaydı azalarında da olurdu diye buyurmuşlardır. Tüm bu hadis-i şeriflerden hareketle ulema namazda dört şeyin şeytandan kaynaklanan haller olduğunu, bunların; burun kanaması, uyuklamak, vesvese, esnemek, kaşınmak, bir şeyle oynamak, etrafına bakınmak vs. diye sıralamışlardır. Bundan dolayıdır ki Ömer b. Abdullah Hz.leri; “Namazda hatırıma bir şey gelmektense süngülenmek daha ehvendir” demiştir. Bu anlamda Hz. Ali de (k.v) mübarek vücuduna saplanan oku çıkarmak adına yardım için yanına gelenlere; “Hele bir durun namaza durayım da öyle alın” buyurmuşlardır.
İmama uyan, cemaatle namaz kılan, ezan okuyan, tilavet secdesinde bulunan ve zekât veren her kimse görüldüğünde Müslüman olduğuna hükmedilir. Hatta bir kâfir bile cemaatle namaz kılarken görüldüğünde mü’min olduğuna kanaat edilir. Nitekim Resulü Ekrem bu hususta; “Her kim bizim kıldığımız namazı kılar ve kıblemize dönerse o bizdendir” buyurmuştur. Kur’an’da Rabbül Âlemin kâfirlerin ayetlerimizi işittiğinde secde etmediklerini bildirmiştir. Madem öyle bu ayetten bir kâfir tilavet secdesi yapmakla Müslüman olduğu anlaşılır. Hakeza namaz için imama uymakta öyledir. Fakat cemaatle namaz kılma esnasında namazdan çıktığında, ya da tek başına kılmakla da Müslüman olmadığı kanaatine varılır.
Madem cemaat dedik, yeri gelmişken cemaatle kılınan namaz için yirmi yedi derece sevabın olduğunu belirtmekte fayda var.
Velhasıl; Namaz kurtuluş miracımızdır.
En son alperen tarafından 08 Şub 2015, 01:08 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
alperen
Özel Üye
Özel Üye
 
Mesajlar: 527
Kayıt: 15 Haz 2007, 23:00

Reklam

Re: MÜMİN’İN MİRACI NAMAZ

Mesajgönderen gulyaprak » 10 Ağu 2007, 23:55

Emeğinize sağlık güzel bir yazı olmuş özelliklede balık kıssasından cok etkilendim.Allahu ekber Halimiz nicedir ?? Rabbim taksiratlarımızı af eylesin.
gulyaprak
İslamiYasam Genel Sorumlusu
İslamiYasam Genel Sorumlusu
 
Mesajlar: 931
Kayıt: 08 Kas 2006, 00:00

NAZAR BER KADEM

Mesajgönderen alperen » 06 Kas 2007, 06:29

NAZAR BER KADEM
SELİM GÜRBÜZER
Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s)’ın Hâcegân yolunda ilerlemek için on bir madde olarak belirlediği usullerden biride ‘gözle sağa sola bakmak değil, kendi ayağımızın ucuna bakaraktan adım atmak’ ve ‘başkalarının kusurlarını gözlemlemek değil kendi kusurlarımızı gidermenin derdiyle yol almak’ usulüdür. Ki, tasavvufta bu usul ‘Nazar ber-kadem’ düsturu olarak karşılık bulur. Hiç kuşkusuz tasavvufta karşılık bulan bu usulün kaynağı bizatihi Resûlullah (s.a.v)’in kendisidir. Nitekim Rabbül Âlemin, Habib’ini Miraçla huzuruna aldığında şöyle över:
-O’nun gözü bir lahza olsun sağa sola kaymadı.
İşte ‘Nazar ber kadem’ düsturu ve usulü budur. Zaten O’nun sağa sola bakmaktan hayâ duyan bu adabıdır ki, tüm peygamberler arasında en sevilmiş ve en seçilmiş Nebi olmasına yetmiştir. Keza Allah’ın huzurunda el pençe divan duruşuyla da en seçilmiş, en sevilmiş ve en karakter abidesi âlemlere rahmet bir peygamberdir O. Madem öyle, ümmeti olarak bize O’nun ahlakıyla ahlaklanmak düşer. Öyle ahlaki karakter kişilik edinmemiz gerekir ki, O’nun izini iz sürdüğümüzde kendimizi bir hiç olarak görmek gerekir, her ne varsa Peygamber ahlakında var deyip öyle yola koyulmalı. Bakın bu hususta Seyyid Sıbğatullahi Arvasi (k.s) sofilerine nasıl bir tavsiyede bulunuyorlar: “Sofi tavus kuşu gibi olmalıdır. Tavus kuşu ayaklarının siyahlığına bakar. Vücudunun ne kadar rengârenk güzel olduğuna bakmaz. Sofi de kendi iyi haline bakmamalı, yaptığı amellerine güvenmemeli. İyiliği görmek ve amellere güvenmek kibir ve gururlanmaya sebep olur. Yaradılmışlar arasındaki bütün manevi olgunluk, Allah Teâlâ’nın kemâlâtının bir yansımasıdır. İnsanın bunu kendinden kaynaklandığını düşünmesi bir kusur olur” (Bkz. Minah-5).
İşte bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere bir salikin tasavvufta ilerleyebilmesi için ilk evvela harama nazar etmemesi ve gözünü mümkün mertebe etraftan sakınıp ayağının ucuna bakaraktan adımlarını atması gerekir. Zira öyle bir zamandayız ki, etrafımız hak getire, toz duman halde, helaller haramlar iç içe geçmiş durumda, şimdi gel de onca curcuna içerisinde bu pirincin taşını ayıkla, ne mümkün. Hele birde bu curcuna içerisinde Hak yolcusu bir salikin gözünü ayağının üzerine değil de etrafa bakaraktan yürüdüğünü düşünün, bak gör o zaman salikin iç dünyasında kopan fırtınayı, bu durumda Seyr-i sülûk yolunda çok büyük kayba uğrayacağı muhakkak. Bakın şöyle bir etrafa resmen sağımız solumuz ve her yanımız kuşatılmış durumda. Hadi biz neyse de bilhassa kendini hak yoluna adamış bir salik için etrafın bu kokuşmuşluğu öldürücü zehir olabiliyor. Elbette ki bu vahim tablo salikin sıratı müstakim üzere adım atmasına çok büyük engel teşkil edecektir. Malum, hak ve hakikat yolunda Allah’tan gayri her şey masivadır, Bu nedenle gerçek bir salik masivalardan kendini arındırması için hak ve hakikat yolunda her daim ‘Nazar ber kadem’ üzere adım atmaya kendini mecbur hisseder de.
Evet, bir salik için Allah’tan gayri her şey masiva olduğu gibi Hak yolunda ilerlemesine engelde olmakta. Şayet illa da etrafa bakacak olursa da Allah’ı hatırlatacak olan her ne varsa ona bakmalı. Ki, normal yollardan böylesi bir bakışın bile tasavvufta belli bir ölçüsü, kaidesi ve adab-ı muaşereti söz konusudur. Nasıl mı? Mesela bir an kendimizi Allah dostlarının meclisinde olduğumuzu düşünelim. Biz biliyoruz ki onların yüzüne bakıldığında bize Allah’ı hatırlatırlar hep. Ancak bakmak iyi hoşta, bu demek değildir ki onların yüzüne bakarken doğrudan göz göze gelecek şekilde bakılsın. Oysa tasavvufta nasıl bakılacağının adabı usulü bellidir zaten, yani bakmanın adabı göz göze gelmeyecek şekilde bakmaktır. Ki, Evliyaullah’ın bakışı bizim gibi değil, Allah’ın nuruyla bakmaktalar, işte bu nedenledir ki, Allah dostunun iki kaşı arasından çıkan nura doğrudan bakıldığında adeta şimşek çakarcasına bir etkileşim olur ki her salik bunu kaldıramayabilir. O halde salikin her halükarda mürşidiyle göz göze gelmemeye dikkat etmesinde fayda vardır. Aksi halde mürşidinin nazarından istifadesi zorlaşabilir.
Demek ki, Allah dostlarının nazarından istifade etmek ancak tasavvufun belirli adap ve usullerine riayet etmekle mümkün olabiliyor. Nitekim Gavs-ı Sâni (k.s) istifade yönünden bu hususu şöyle dile getirir: “Bu zamanda insanlara yapılabilecek en büyük iyilik, tevbeyi tarif etmek ve bir mürşid-i kâmile yönlendirmektir. Sadat-ı Kiramın nazarı kaplumbağa nazarı gibidir. Kaplumbağa yumurtasını yapar, biraz geri çekilir, yumurtaya bir müddet nazar eder. Sonra onu kuma veya toprağa gömüp gider. Onun bu bakışı yumurtayı olgunlaştırmaya yeter ve belli müddet sonra yavru meydana gelir. Sadat-ı Kiramın nazarı da kalbi olgunlaştırır. Allah dostlarının nazarı ilahi nurdur. Bu nur kalbin ilacı olur da.”
Öyle ya, nasıl ki Resulullah (s.a.v.)'in nazarıyla Sahabe-i kiram halden hale girip kemale erdiyseler, günümüzde de Sadatların nazarıyla sofilerin kaplumbağa misali olgunlaşmaları da öyle bir şeydir. Malumunuz Peygamberimizden sonra peygamberlik kapısı kapanmıştır. Ama O’nun varisi hükmünde mürşid-i kâmiller her devirde var olacaktır, dolayısıyla onun varisi hükmünde Rabbani âlimlerin nazarlarıyla olgunlaşmaya elbette ki çok büyük ihtiyaç vardır. Hele bir sofi bağlı olduğu mürşid-i kâmilin hal ve hareketinden istifade etmeye kendini adadıysa bu durumda o sofinin Allah’a (c.c) yakınlığı daha da bir ziyadeleşecek demektir. Nasıl ziyadeleşmesin ki, bikere Allah dostlarının gidişatı Allah Resulünün ‘Nazar ber kadem’ adımı üzere attığı istikamet bir yoldur. Dolayısıyla Peygamberimiz (s.a.v) en son peygamber olarak bu dünyadan göç etmiş olsa da, Allah’a çok şükürler olsun ki kendisinden sonra ‘Nazar ber kadem’ üzere attığı adımların izini iz sürecek Rabbani âlimlerimiz vardır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v.) bu hususta şöyle beyan buyurmuştur ''Ben size öyle bir şey bırakıyorum ki, siz ona yapıştığınız müddetçe sapmazsınız. Bunların birincisi Allah'ın kitabı, ikincisi benim sünnetimdir.'' O halde bu noktada Allah ve Resulünün izini iz süren irşad edicilerin gölgesine girmekle hem Allah’ın ipine sarılmış oluruz hem de Resulullah’ın sünnetine mutabaat etmiş oluruz. Zaten her kim Allah ve Resulünün hakikatleri dışında başka izler peşinde koşturuyorsa şunu iyi bilsin ki bu düpedüz hurafecilerin izini iz sürmekten başka bir şey değildir. Maalesef günümüzde sünnetten bihaber bir takım aklı evvel insanlar türedi ki; mürşid-i kâmile değil, hurafelere inanmaktalar. İlginçtir bu tip insanlara dini mevzuda bir şey sorsan hemen hoca kesilip mangalda kül bırakmazlar da, ama bu nasıl hocalıksa bir bakıyorsun ya evinde ya arabasında ya da kapısında nazar boncuğu hiç eksik olmuyor. Hele bir şaşırıp Allah dostunun nazarını onlara soruversek, hiç kuşkusuz insanı sorduğuna da bin pişman edip bir sürü laf kalabalığıyla reddiye döşeyerekten kin kusacaklardır. Ama söz konusu ıncık boncuk olunca hemen bir bahane ile o uğur böceğimizdir deyip cansız eşyaya muhabbet beslemekte hiçbir sakınca duymazlar. Yok, öyle yağma, hem şirkten söz edeceksin hem uğur böceğim diyeceksin, işte asıl şirk budur. Hele uğur böceğim dediği nazar boncuğuna birde araç gözüyle değil de doğrudan etken unsur olarak görüp gayeleştirirse vah o adamın haline. Hem de ne vah, küfre girmesi kaçınılmazdır. Tıpkı Allah Resulü döneminde müşriklerinin kendi elleriyle yaptıkları putları gayeleştirip ulûhiyet isnat etmelerinde ki gibi bir durumdur bu. Kaldı ki, eşyayı gayeleştirmeyip etken unsur olduğuna inanmaza bile sırf uğur getrisin diye onu yanında bulundurması bakımdan küfre girmese de ona günah olarak hanesine yazılmasına yeter artar da. Allah akıl fikir versin, düşünsenize cıncığa, boncuğa, sihre büyüye inanmakla kalmayıp para harcıyorlar da. Sanki cincilere büyücülere gidip para harcıyorlar da ellerine ne geçiyor ki, bir bakıyorsun psikopat hasta olup çıkıyorlar da. Hasta olduktan sonra da yok efendim bana büyü yaptılar, yok efendim beni sihirleyiverdiler, yok efendim beni cin çarptı türünden bir sürü serzenişler gırla gidiyor. Öyle ya, Resulullah (s.a.v.)’ın ‘Nazar ber kadem’ düsturunca attığı adımların izi dışında başka izler peşinden koşturulursa olacağı buydu, normal bir şey beklemek hayal olurdu zaten. Hele bir insan yakasını hurafelere kaptırmaya görsün bir daha iflah olması mümkün olmayabiliyor. Baksanıza şöyle bir etrafa sünnet-i seniyye üzerine yaşama biçimi hak getire, varsa yoksa ecnebi hayat biçimi revaçta. Tabii bu denli kültür emperyalizmi diyebileceğimiz ecnebi adetleri baş tacı edilirse, bu zamanda yeni kuşaklara Allah Resulünün izini takip eden Rabbani âlimleri kabul ettirmek çok kolay olmayacaktır elbet. Hatta bu zamanda bir evliyanın paçasından keramet aksa asla hiç oralı olunmayacaktır, yine inadım inat cincilerin, falcıların, fitnecilerin yolu tutulacaktır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuş ki, ''Öyle bir zaman gelecek ki, benim ümmetimin başına, yemek üzerine toplanan kişiler, nasıl elini yemeğe uzatıyorsa gayrimüslim kâfirler de Müslümanların işine ellerini öyle uzatıp Müslümanların işini karıştıracaklardır. Tabii Sahabeler merak edip bu durumu şöyle soruyorlar:
'' -Ya Resulullah! O gün biz azınlıkta mı olacağız? ''
-Yok, siz çoksunuz. Ama selin üzerinde olan çok gibi olacaksınız. Siz de iki haslet olacak: birincisi dünya muhabbeti çok fazla olacak, ikincisi ise ölüm korkusu. Ve böylece düşmanın kalbinden sizin korkunuz çıkmış olacak. Böylece düşman korkusu, sizin kalbinize girecek. Öyle ki düşman sizden korkmayıp, siz düşmandan korkacaksınız.''
Gerçekten de öyle değil mi, geldiğimiz noktada Allah Resulünün attığı adımların izini süren insan-ı kâmillerin yolunu tutmuyor, nerede şeytanın izini iz süren onca sapkın dünyaperest, onca cinci, onca sihirbaz vs. varsa onların yolu tutulduğu aşikâr. Peki sonuç? Resulullah (s.a.v.)’in çok önceden ümmetine bildirdiği üzere İslami yaşama biçiminin peşinden değil gayri İslami yaşama biçimini kalbe yerleştirmek suretiyle şeytan kılıklı tiplerin peşinden koşar hale gelmenin doğurduğu bir sonuçtur bu. Oysa bunalımdan çıkış yolu ne büyücüde, ne cincide, ne şunda ne bunda, bilakis Resulullah (s.a.v.)'in izini iz süren Rabbani âlimlerin kılavuzluğunda Allah ve Resulünün hakikatlerine sıkı sıkıya sarılmaktan geçer. Bakınız Resulü (s.a.v.) son veda hutbesinde buyurduğu gibi, ''Ben size iki şey bırakıyorum: birisi Allah'ın (c.c) kitabı, ikincisi benim sünnetimdir.”
Evet, çare Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaktan ve Resulullah’ın (s.a.v.) sünnetine yapışmaktan geçiyor. Sünnetine nasıl yapışılır diyorsanız, sahabenin hayatına bakmak kâfi. Düşünsenize Peygamber (s.a.v.) namaz kıldıktan sonra tesbihatta sağ tarafa yüzünü çevirdiği zaman, yani namaz kıldıktan sonra yüzünü cemaate sağ tarafa döndüğü zaman Ashab-ı Kiram'da hepsi o tarafa yöneliyorlardı. Niye? Çünkü Peygamberimizin (s.a.v.) nazarı üzerlerine sirayet etsin diye elbet. Zira Peygamberimizin nazarı sahabe üzerine sirayet ettiğinde Allah-u Zülcelâl’in nuru da beraberinde üzerlerine tecelli ediyordu. İşte iz sürmek bu ya, ''El-ulema’ü veresetü’l-enbiya'', yani Hz. Peygamber (s.a.v.)'den sonraki evliya ve ulemalar da aynı ‘Nazar ber kadem’ üzere adımlarını ataraktan iz sürüyorlar hep. Hele bir insanın üzerine Rabbani âlimlerin nazarı üzerine sirayet etmeye görsün, bu demektir ki o kişinin iyi olmasını bizatihi Yüce Allah (c.c) diliyor demektir. Ki, buna inancımız tam da. Hem nasıl inancımız tam olmasın ki, bakın Gavs-ı Hizani (k.s.) ''Bizim meclisimize gelip de, bizden menfaati olmayanlar, bizim yanımızdan uzaklaşsınlar.'' demiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında Hanzala isimli bir sahabe vardı ki, kendi kendine habire ''Hanzala münafık oldu'' der dururmuş. Tabi arkadaşları merak edip sorarlar:
''-Ya Hanzala! Habire niye böyle kendi kendine söylenip duruyorsun?
O da cevaben.
''-Nasıl söylenmeyeyim ki, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) huzuruna vardığımda halim başka oluyor. Eve geldiğim de bir başka oluyor. Şimdi soruyorum bu münafıklık alameti değil de, peki ya nedir? Oysa Allah (c.c) her yerde hazır ve nazırdır. Hiç kuşkusuz Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanındayken de hazır ve nazırdır. Keza Allah (c.c), eve döndüğümde de hazır ve nazırdır. O halde Hz. Peygamber'in yanına vardığımda güzel hallere bürünüyorum da, evime geldiğimde aynı haller neden olmuyor?”
Tabii Hanzala’nın hissettiği bu duygu selini diğer sahabelerde hissedip şöyle diyeceklerdir:
-Vallahi Hanzala doğru söylüyor. Hatta Peygamberimiz (s.a.v)’in can dostu Hz. Ebu Bekir (r.anh.)’da aynı hisleri tasdik edip hep birlikte soluğu Hz. Peygamber'in (s.a.v.) yanında alırlar. Derken hal vaziyetlerini huzurda şöyle arz ederler:
-'Ya Resulullah! Biz senin yanına geldiğimiz zaman Allah’ı hatırlıyoruz hep. Fakat gel gör ki eve vardığımız zaman aynı halimizi koruyamıyoruz. Yoksa bizde münafıklık alameti mi var?''
Hz. Peygamber (s.a.v.), Ashab-ı Kiram'a cevaben şöyle der:
''Eğer siz, benim yanımda ki halinizle kalsaydınız hepiniz aç susuz kalıp çoluk çocuğunuzun ihtiyacını gidermeyecektiniz.
Tabii Ashab-ı Kiram bu sözleri duyunca derin bir nefes alıp rahatlar da. Böylece kendilerini şüphelerden arındırıp Allah Resulünün izini iz bileceklerdir.
Evet, nasıl ki Allah Resulünün nazarı altında Sahabe-i kiramın her birinde çok büyük değişmeler oluyorduysa, aynen 12 Eylül öncesi ve sonrası dönemlerde yediden yetmişe hemen herkesin gönlünde taht kuran Seyda Hz.lerinin kapısına her kim vardıysa o Allah dostunun nazarını yediğinde çok büyük bir değişime uğruyorlardı. Bilhassa ziyaret edenler arasında içkiyi bırakıp namaza ve zikre başlayanlar bunun bariz bir göstergesi zaten. Üstelik değişime uğrayan insanlar oraya gitmeden önce muhakkak ki birileri onlara vaaz ve nasihatte etmişlerdi, ama gel gör ki o vaaz ve nasihatler pek tesir etmemiş olsa gerek ki, bir şekilde yolu Seyda Hz.lerinin dergâhına düşenler orada her ne görüyorlarsa bir bakıyorsun sabaha yeniden doğmuş gibi kendilerini hissediyorlar. Anlaşılan o ki, irşad sırf zahiren olmuyor, manevi tasarruf ve nazarla da oluyor. Nitekim onu gören mest oluyordu da. Nasıl mest olmasın ki, öyle salına salına bir yürüyüşü vardı ki, mest olmamak elde mi? Adeta Peygamberimiz (s.a.v)’in yürüyüşü gibi ‘Nazar ber kadem’ usulü üzere yürüyordu. Zira Allah Resulü yürürken mecbur kalmadıkça etrafına bakınmaz, umumiyetle ayaklarının ucuna bakaraktan yokuştan iniyormuşçasına seri ve vakarlı bir şekilde yürürlerdi.
Gerçekten hele bir insanın gözü hakikatin dışında bir yere baka durmaya görsün hemen gönülde o tarafa kayıp beraberinde etraftan sıçrayan bir takım kötü huylar ve bozuk fikirler kalbe sirayet eder bile. O halde bu yolda neydik edip ‘Nazar ber kadem’ üzere, yani ayaklarımızın ucuna bakaraktan yürümeli, otururken de önümüze bakarak oturmalı. Aksi halde hak ve hakikat yolunda mesafe kat edemeyiz
Velhasıl-ı kelam, ‘Nazar ber kadem’ üzere adım atmalı ki, tasarrufu altına girdiğimiz velinin kerameti kendi istikametimiz olsun.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/35 ... kadem.html
alperen
Özel Üye
Özel Üye
 
Mesajlar: 527
Kayıt: 15 Haz 2007, 23:00


Dön Makaleler

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: MSN [Bot] ve 2 misafir