RABITA-İ ŞERİFE


İslami İçerikli Makaleleri Paylaşabileceğiniz Alan

Moderatörler: ucharfbesnokta, Ertugrul

RABITA-İ ŞERİFE

Mesajgönderen alperen » 10 Ağu 2007, 20:56



RABITA-İ ŞERİFE
SELİM GÜRBÜZER
Düşünmek iyi yönde de olabilir, menfi yönde de. Hani güzel bir atasözümüz var ya: ‘Dervişin fikri neyse zikri de odur’ diye. Madem öyle, iyi olanı düşünmek varken, menfi yönde düşünmekte niye? Hem menfi düşünmekle, ta baştan Hz. Ali (k.v)’in beyan buyurduğu “Niyeti kötü olanın attığı ok eninde sonunda kendine döner” veçhiyle kendi kendimizi heba etmiş oluruz. O halde daha ne duruyoruz, gelin hep birlikte iyi yönde düşünelim ki; Ariflerin deyişiyle hayırlar feth ola, şerler def ola, gönüller şad oluversin.
Malumunuz İslam’da müsbet manada düşünmek tefekkür olarak karşılık bulurken, menfi düşünmekse koyu cehalet ve taassub olarak karşılık bulur. Hakeza tasavvufi manada deruni düşüncelere dalmak ise, tıpkı Abdurrahim Karakoç’un ‘Ben hep seni düşünürüm’ şiirinde dile getirdiği:
“Aşktan yana söz duyunca,
Ben hep seni düşünürüm,
Uçsuz hayaller boyunca
Ben hep seni düşünürüm” şeklinde ‘Rabıta-i Şerife’ olarak anlam kazanacaktır. Öyle ya, kâinat aşk üzerine mayalandığına göre, bir sofi içinde Allah’ı hatırlatacak bir kâmil mürşide aşkla muhabbetle gönlü gönle bağlayıp bu durumun rabıta-i şerife olarak anlam kazanması son derece gayet tabiidir. Zira Ubeydullah Ahrar (k.s)’ın Reşahat’ta geçen sohbetinde “Bu keyfiyet iki kısımdır: Birincisi zahiren beraberlik, ikincisi kalbi beraberliktir” diye beyan buyurması bunun teyididir. Öyle ki bu teyid ‘Rabıta-ı Şerife’ manasına bir teyittir. Şayet ortada kalbi beraberlik yoksa zahiri beraberlik ister istemez şekli olacaktır. İlla ki kalbi bağ kurmak gerekir ki şekil olmaktan çıkılabilsin. Nitekim Yüce Allah’ın “Allah’tan korkun, sadıklarla beraber olun” (Tevbe suresi, 119) diye beyan buyurduğu hükmün kapsayıcılığı hem zahiren hem de manen bağlılık gerektiren bir hükümdür. Ki; Sadatlardan Şeyh Abdullah El Ahrari (k.s.); bu ayet-i celileyi okuduğunda sadıklarla zahiren beraberliği ‘sohbet beraberliği’ manasına tefsir ederken, manen beraberliği ise gönlü gönle bağlama manasına ‘Rabıta-i şerife’ olarak tefsir etmiştir. Anlaşılan rabıtasız sofilik olmaz, tasavvufi hayat gönlü gönle bağlamayı gerektirir çünkü. Zaten bir sofiyi tasavvufi hayata bağlayan da ya mürşidinin lisanından çıkan güzel bir sohbet kelamı ya da mürşidinin iki kaşı arasından süzülerek kalbine akan nurani feyzidir. İşte bu bağlayıcılık olmasa sofi ne mümkün ki, tefekkür deryasına dalabilsin. Bakınız, Peygamberimiz (s.a.v)’e Allah’ın veli kulları kimlerdir diye sual tevdi edildiğinde verdiği cevap çok manidardır: “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah (c.c) hatıra gelir.“ (Taberi, 4/2731)
Gerçektende Allah Resulünün bu güzel beyanına tasavvufi gözle baktığımızda ‘Rabıta-i Şerife’nin ne demek olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz dersek yeridir. Zaten öyle de anlamamız icab eder. Çünkü Yüce Allah’ın kâinatı Habib’inin yüzü suyu hürmetine yaratmasının temelinde bizatihi ilahi aşk gerçeği yatmaktadır. Dolayısıyla bir sofinin ilahi aşka kayıtsız kalması sofilikle asla bağdaşmaz, bilakis sofinin ‘Onlar görüldüğünde Allah’ı hatıra gelir’ hadis-i şerifin mana ve ruhuna uygun olarak aşkla muhabbetle rabıta yapıp Allah Resulünün bu buyruğuna icabet etmesi gerekir. Malumunuz Rabıta-i Şerife’nin Arapça lügat anlamı gönlü gönle bağlamak demektir. Hatta Rabıta-i Şerife’nin lügat manasının ötesinde yukarıda zikrettiğimiz Karakoç’a ait ‘Ben hep seni düşünürüm’ şiirinin devamındaki dizelerle bile anlamlandırabiliriz pekâlâ:
Yıldızlar kayar yüceden;
Renkler sıyrılır geceden;
Yüreğim sızlar inceden;
Ben hep seni düşünürüm.
* **
Aklın ucu değer hiçe;
Yol ararım içten içe,
Kâinat uyur sessizce,
Ben hep seni düşünürüm.
İşte bu müthiş dizelerden yola çıkarak kâinat uyuya kalsa da, aklının ucu hiçe değse de gönlünü mürşidine rabt etme halini sofinin ruh dünyasında Allah’ı hatırlatacak derecede nasıl etki yaptığını az çok tahayyül edebiliyoruz. Şayet dizelerinde bizim gibi aklı melekeleri olmuş olsa tahayyül gücüyle oyalanmak yerine kendini sofinin yerine koyup ‘Rabıta-i Şerife’ hal lisanınca şöyle dile gelecekti:
Korkunun bittiği yerde,
Haz duyarım perde perde,
Bir mezar görsem bir yerde,
Ben hep seni düşünürüm.
***
Zaman hep sonsuza akar,
Meyve dökülür, dal kalkar,
Çiçeklere bakar bakar,
Ben hep seni düşünürüm.
* **
Rüzgâr esen ilden ile
Sağlıkta bitmez bu çile,
Vardan öte, Yokta bile,
Ben hep seni düşünürüm.
Ne diyelim, işte görüyorsunuz gerçek aşk-ı bendi ve gönül bağı bu dizelerin dilinde gizlidir. Bu öyle aşk-ı bendi bir haldir ki, üstelikte vardan öte, yokta bile Allah’ı hatırlatacak derecede bir gönül bağı gizemdir bu. Varda yok yokta var, hiç fark etmez, sofi için asl olan düşünde hep o’nun var olması mühimdir. Hele sofinin yolu bir mezara düşmeye görsün kendini ölümsüz aşk deryasının ortasına düşmüş hissedecektir. Sofi nasıl öyle hissetmesin ki, iç âleminde kıpır kıpır cezbe halde dizginleyemediği öyle bir aşk muhabbeti vardır ki, o aşk-ı bendi cezbesi kemale erdiğinde bir tutkudan bir tutkuya kendisini taşıyan aydınlık bir meşale olur da. Öyle ki, içindeki bu aydınlık aşk-ı bendi meşalesi sayesinde sırasıyla bir bir “Fena Fil Sofi, Fena Fiş Şeyh, Fenâ Fir Resul, Fenafillâh, Bekabillah" basamaklarını aşıp en nihayetinde şeb-i arus vuslat hâsıl olurda.
Bakınız, Kur'an ve Sünnet Işığında Rabıta ve Tevessül adlı kitabın sayfalarını çevirdiğimizde Seyda Hazretleri'ne bir gün ''Efendim, rabıta, tevessül ve himmet konularında bize sohbet eder misiniz?'' diye sorulduğunda mübareğin şöyle buyurduğunu görürüz:
''Tarikat-ı Nakşibendî'de mürşid rabıtası çok önemlidir. Çünkü müride en fazla fayda veren şeyh rabıtasıdır. Bir mürid şeyhinin ruhaniyetini manevî tasarruf ve yardımını her an yanında düşünmelidir. Hatta her attığı adımda şeyhinin ayak izlerine bastığını düşünerek onda (onun halinde) fani olmaya bakmalıdır. Çünkü insan şeyhine rabıta yapa yapa onun manevî tasarrufatı altına girer ve ondan istifade eder. Müridin mürşidinden istifadesi iki şekilde olur: Birincisi, zahiren o’ndan şeriatı öğrenmek,. İkincisi, batınen şeyhin feyzinden istifade etmek. Birincisinde her Müslüman, Müslüman’ca yaşaması için gerekli olan ilimleri öğrenmektedir. İkincisinde ise yine herkese farz-ı ayn olan ilahî muhabbeti tahsil, ihlâsa ulaşma, ahlâk-ı hamideyi elde etme, kin, haset, ucub gibi çirkin sıfatlardan kurtulma gibi nimetleri elde etmektedir. Bu ilimlerin öğrenimi ve uygulanması ekseriya bir manevî tedavi neticesinde vukua gelir. Bu feyiz ve nisbet, kalblere tasarruf eden Cenab-ı Hakk tarafından verilir. Allah kime murad ederse Sadat-ı Kiram o tarafa yönelir ve o kimseye nasibini ulaştırır. Bu işte her şey, şeyhin isteği ile değildir. Öyle olsaydı Gavs- Hizanî (k.s) manevî emaneti (hilafeti) Seyda-ı Taği'ye değil, kendi çocuklarına verirdi.
Sadatın nisbeti, Peygamber Aleyhisselamın ümmeti için verilmiş bir rahmet, bereket ve hidayettir.
Geçmiş meşayih aynı usul ve meşreb üzere olmayıp, değişik şekillerde terbiye, ta'lim ve irşad içindeydiler. Mesela, Gavs-ı Hizani kendisi zahirî ilmi Molla Camî'ye kadar okumuştu. Ama Mevlana Halid-i Ölekî (k.s) gibi zamanın büyük bir âlimi, onun yanında seyr-u sülukunu tamamlıyordu.
Gavs- Hizanî (k.s) çok az konuşurdu, fakat müridlerinde aşırı bir muhabbet ve cezbe vardı. İrşad ve vaazda en önemli olan; va'z eden kimsenin manevî durumudur. Seyru sülukunu tamamlamış bir kimsenin irşadı farklı olur. Sâdatların hâli başkadır. Bir gün Hazret (k.s) sevdiği bir hocaya şöyle demiştir: ''Hoca! Şu karşıdaki ağaçlara bak; içinde kalem gibi doğru olanlar da var, eğri büğrü olanlar da var. Sadatlar, kalem gibi düzgün ağaca benzer, sen onlardan istifade etmeye bak.''
Bir ayet-i kerimede ''Sadıklarla beraber olun'' buyrulmuştur. Bu ayeti kerimenin tefsirinde birçok ulema rabıtaya işaret olduğunu söylemiştir.
Elimize kuvvetli bir mıknatıs alsak etrafımdaki küçük metal parçalarını kendisine çektiğini görürüz. İşte insanın durumu da böyledir. İlmen ve aklen kuvvetli olan kişiler etrafındaki insanları etkilerler.
Mürşidler kuvvetli imanlarından ve ilâhî tasarruflarından dolayı müridlerinin kalplerini dünya sevgisi ve malayani şeylerden temizleyip Allah'a bağlarlar. Bu da tevbe-i nasuh ile meydana gelir. Tevbe-i nasuh insanın sıfatını değiştirir. Sıfatın değişmesi demek, haram fiilleri, çirkin sıfatları terk ederek İslâm'ın meşru dairesine girmek yani sırat-ı müstakim üzere yaşamaktır.
Bazı sadatlar demişler ki: ''Bizim görevimiz çözüp bağlamaktır.'' Kendilerine: ''Siz neyi çözüp bağlarsınız?'' diye sorulduğu zaman ''Biz, bize tabi olanların kalplerinden dünya muhabbetini çözüp Allah ve ahiret sevgisine bağlarız'' demişlerdir.
Rabıta manevî bir hattır, müridi, mürşidine ve geçmiş sadatlarına bağlar. Rabıtaya sımsıkı sarılıp devam ettiriniz. İslâmî hizmetleri bırakmayınız. Virdlerinize devam ediniz. Sülukunuzu ilerletiniz. Letaiflerin aslî makamlarına ulaşmasına gayret ediniz. O zaman göreceksiniz ki Allah'ın izniyle Peygamber Efendilerimiz manen size yardım ediyor, geçmiş sadatlar tasarrufta bulunuyor. Bu nimetleri dünyada iken kazanmak isterseniz, tarikat-ı aliyye'nin edeblerine uyunuz; o zaman halk içinde Hakk ile beraber olma sırrı tecelli eder, imanınız taklitten tahkike yükselir. İlme'l yakin ise ayne'l yakin, ayne'l yakin ise hakke'l yakin olur. Bunların hepsi tarikatın temin ettiği nimetlerdir.
Allah dostları hakkında ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: ''Biliniz ki Allah'ın velileri için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.'' Bu nimete ermek ancak dünyada amel-i salih yapmakla olur. Amel-i salih sahipleri için ahiret âlemi ne kadar kolay ve ne kadar güzeldir. Ameli olmayanların vay haline. Akıllı kişiler, bir nefesini dahi gafletle geçirmeyen kimselerdir. Siz akıllı kimselerden olun.''
Bir gün Seyda (k.s) Hazretleri'ne ''Efendim! Namazda, virtte, hatmede rabıta olur mu? Olursa nasıl yapılmalıdır? Diye sorulduğunda şöyle cevap vermişlerdir: ''Namazda rabıta hususunda bazı sadatlar değişik sözler söylemişlerdir. Sonra cahiller onu ifrata götürüyor. Sizler, namaza başlamadan önce rabıta yapınız. Böyle olursa namaza huşu içinde başlanır.
Cenab-ı Hakk, her müridinin yanında mürşidinin bir ruhaniyetini halk eder (Onun ruhunun nuraniyeti mürid üzerine akseder). Bu yolla mürşid, kalbe tasarruf eder. Bu, Cenab-ı Hakk'ın bir ikramıdır; her şeyi halk eden o’dur. Bu halin vakıada örnekleri çoktur. Nitekim bazı müridlerin kötülüğe meyil durumunda, bazen mürşidi temessül ederek, bazen rüyada, bazen de manevî bir halle onu sakındırdığı vakidir. Bu işleri hakikatte yaptıran Allah'tır. Tarafından bir rahmet olarak mürşidi bu işe vesile kılmıştır.
Virtte rabıtaya gelince; sadatlara okunan fatiha bir hediyedir. Hediye karşılıksız olmaz. Bu sayede silsiledeki meşayih sizleri tanır. Böylece hatme ve teveccühte sadatlarla baraber olursunuz. Hatmeleri kaçırmayın; teveccüh, ilahî muhabbeti getirir.
Bir mürid, zikir çekerken Fatihalardan sonra biraz rabıta yapar sonra zikrine başlarsa çok fayda görür. Zikir çekerken huşu ve edebinizi kontrol ediniz.
İnsana en çok fayda veren bir şey de ölüm rabıtasıdır. Ölüm rabıtası tul-i emeli yıkar, ihlâs ve yakini doğurur.
Hazret (k.s.), her gün yakınlarından ahirete gidenlerin isimlerini zikrederek ''sıra bize geldi'' derdi.
Rabıta, nefse karşı en büyük ilaçtır. Rabıta kuvvetlendikçe insan, nefsin hile ve azgınlıklarından kurtulur. Rabıtaya devam ediniz.
İnsan kendini mahlûkatın en aşağısı olarak görmelidir. Köprü gibi olmalıdır. Üzerinden herkes geçse o görevini yapmalıdır. Nakşibendî nisbeti, nefsini terbiye eden, ihlâs ve teslimiyet sahibi kimselerin üzerine gelir. Evrad-ı Nakşibendiyyeden maksad nefsi ıslahtır. Şeytanın helakı, kendini üstün görmesindendir. Cenab-ı Rabbu'l âlemin bizleri nefsin şerrinden muhafaza eylesin''(Bkz. Kur'an ve Sünnet Işığında Rabıta ve Tevessül-Hazırlayan: Ömer Yıldız).
Yukarıda da namazda rabıta hususunda her ne kadar sadatlar değişik görüşler bildirmiş olsalar da bu mesele Kütub-i Sitte'de özetle şöyle geçer:
Ashab-ı Kiram'dan biri Hz. Peygamber'e (s.a.v.) rabıta yapıp namaz kıldığında bunu bir sahabe arkadaşıyla şöyle paylaşır:
- Belki inanmayacaksın ama şimdiye kadar hiç böylesine lezzetli namaz kılmamıştım.
Tabii arkadaşı bunun üzerine itiraz edip şöyle der:
-Sen nasıl olurda Hz. Peygamberi (s.a.v.) böyle hayal ediyorsun (rabıta ediyorsun) bu bir küfürdür.
Derken her iki sahabede soluğu Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanında alırlar.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’e durum intikal ettiğinde hoş görüp:
-İyi yaptı der.
Fakat burada ince bir ayrıntıya dikkat etmekte fayda vardır. Şöyle ki, bu hususta sadatların da hem fikir olduğu, yani dikkat edilmesi gereken husus sofinin kendi kendine “mürşidim benim ne yaptığımı, nerede olduğumu her an, her saniye her halime vakıftır” türünden yanlış düşüncelere kaptırmaması çok mühimdir. Oysa mürşidin mürid üzerindeki tasarrufatı Allah bildirirse bildirir kadarıyla bir tasarrufattır, bunun aksini iddia etmek maazallah haddi aşmak olur, zaten küfürdür bu. Hiç kuşkusuz mutlak manada bilmek sadece Allah'a (c.c) mahsus bir sıfattır.
Velhasıl-ı kelam, Rabıta-i Şerife hakkında adı geçen kitapta Seyda Hz.leri söyleyeceğini söylemiş zaten, bize ancak bu noktada Gönül Sultanının ardından bıraktığı Gönül Sultanlarına gönülden rabt olmak düşer.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/38 ... a-i-serife
En son alperen tarafından 18 Mar 2020, 09:06 tarihinde düzenlendi, toplamda 2 kere düzenlendi.
alperen
Özel Üye
Özel Üye
 
Mesajlar: 527
Kayıt: 15 Haz 2007, 23:00

Reklam

Re: MÜMİN’İN MİRACI NAMAZ

Mesajgönderen gulyaprak » 10 Ağu 2007, 23:55

Emeğinize sağlık güzel bir yazı olmuş özelliklede balık kıssasından cok etkilendim.Allahu ekber Halimiz nicedir ?? Rabbim taksiratlarımızı af eylesin.
gulyaprak
İslamiYasam Genel Sorumlusu
İslamiYasam Genel Sorumlusu
 
Mesajlar: 931
Kayıt: 08 Kas 2006, 00:00

NAZAR BER KADEM

Mesajgönderen alperen » 06 Kas 2007, 06:29

NAZAR BER KADEM
SELİM GÜRBÜZER
Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s)’ın Hâcegân yolunda ilerlemek için on bir madde olarak belirlediği usullerden biride ‘gözle sağa sola bakmak değil, kendi ayağımızın ucuna bakaraktan adım atmak’ ve ‘başkalarının kusurlarını gözlemlemek değil kendi kusurlarımızı gidermenin derdiyle yol almak’ usulüdür. Ki, tasavvufta bu usul ‘Nazar ber-kadem’ düsturu olarak karşılık bulur. Hiç kuşkusuz tasavvufta karşılık bulan bu usulün kaynağı bizatihi Resûlullah (s.a.v)’in kendisidir. Nitekim Rabbül Âlemin, Habib’ini Miraçla huzuruna aldığında şöyle över:
-O’nun gözü bir lahza olsun sağa sola kaymadı.
İşte ‘Nazar ber kadem’ düsturu ve usulü budur. Zaten O’nun sağa sola bakmaktan hayâ duyan bu adabıdır ki, tüm peygamberler arasında en sevilmiş ve en seçilmiş Nebi olmasına yetmiştir. Keza Allah’ın huzurunda el pençe divan duruşuyla da en seçilmiş, en sevilmiş ve en karakter abidesi âlemlere rahmet bir peygamberdir O. Madem öyle, ümmeti olarak bize O’nun ahlakıyla ahlaklanmak düşer. Öyle ahlaki karakter kişilik edinmemiz gerekir ki, O’nun izini iz sürdüğümüzde kendimizi bir hiç olarak görmek gerekir, her ne varsa Peygamber ahlakında var deyip öyle yola koyulmalı. Bakın bu hususta Seyyid Sıbğatullahi Arvasi (k.s) sofilerine nasıl bir tavsiyede bulunuyorlar: “Sofi tavus kuşu gibi olmalıdır. Tavus kuşu ayaklarının siyahlığına bakar. Vücudunun ne kadar rengârenk güzel olduğuna bakmaz. Sofi de kendi iyi haline bakmamalı, yaptığı amellerine güvenmemeli. İyiliği görmek ve amellere güvenmek kibir ve gururlanmaya sebep olur. Yaradılmışlar arasındaki bütün manevi olgunluk, Allah Teâlâ’nın kemâlâtının bir yansımasıdır. İnsanın bunu kendinden kaynaklandığını düşünmesi bir kusur olur” (Bkz. Minah-5).
İşte bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere bir salikin tasavvufta ilerleyebilmesi için ilk evvela harama nazar etmemesi ve gözünü mümkün mertebe etraftan sakınıp ayağının ucuna bakaraktan adımlarını atması gerekir. Zira öyle bir zamandayız ki, etrafımız hak getire, toz duman halde, helaller haramlar iç içe geçmiş durumda, şimdi gel de onca curcuna içerisinde bu pirincin taşını ayıkla, ne mümkün. Hele birde bu curcuna içerisinde Hak yolcusu bir salikin gözünü ayağının üzerine değil de etrafa bakaraktan yürüdüğünü düşünün, bak gör o zaman salikin iç dünyasında kopan fırtınayı, bu durumda Seyr-i sülûk yolunda çok büyük kayba uğrayacağı muhakkak. Bakın şöyle bir etrafa resmen sağımız solumuz ve her yanımız kuşatılmış durumda. Hadi biz neyse de bilhassa kendini hak yoluna adamış bir salik için etrafın bu kokuşmuşluğu öldürücü zehir olabiliyor. Elbette ki bu vahim tablo salikin sıratı müstakim üzere adım atmasına çok büyük engel teşkil edecektir. Malum, hak ve hakikat yolunda Allah’tan gayri her şey masivadır, Bu nedenle gerçek bir salik masivalardan kendini arındırması için hak ve hakikat yolunda her daim ‘Nazar ber kadem’ üzere adım atmaya kendini mecbur hisseder de.
Evet, bir salik için Allah’tan gayri her şey masiva olduğu gibi Hak yolunda ilerlemesine engelde olmakta. Şayet illa da etrafa bakacak olursa da Allah’ı hatırlatacak olan her ne varsa ona bakmalı. Ki, normal yollardan böylesi bir bakışın bile tasavvufta belli bir ölçüsü, kaidesi ve adab-ı muaşereti söz konusudur. Nasıl mı? Mesela bir an kendimizi Allah dostlarının meclisinde olduğumuzu düşünelim. Biz biliyoruz ki onların yüzüne bakıldığında bize Allah’ı hatırlatırlar hep. Ancak bakmak iyi hoşta, bu demek değildir ki onların yüzüne bakarken doğrudan göz göze gelecek şekilde bakılsın. Oysa tasavvufta nasıl bakılacağının adabı usulü bellidir zaten, yani bakmanın adabı göz göze gelmeyecek şekilde bakmaktır. Ki, Evliyaullah’ın bakışı bizim gibi değil, Allah’ın nuruyla bakmaktalar, işte bu nedenledir ki, Allah dostunun iki kaşı arasından çıkan nura doğrudan bakıldığında adeta şimşek çakarcasına bir etkileşim olur ki her salik bunu kaldıramayabilir. O halde salikin her halükarda mürşidiyle göz göze gelmemeye dikkat etmesinde fayda vardır. Aksi halde mürşidinin nazarından istifadesi zorlaşabilir.
Demek ki, Allah dostlarının nazarından istifade etmek ancak tasavvufun belirli adap ve usullerine riayet etmekle mümkün olabiliyor. Nitekim Gavs-ı Sâni (k.s) istifade yönünden bu hususu şöyle dile getirir: “Bu zamanda insanlara yapılabilecek en büyük iyilik, tevbeyi tarif etmek ve bir mürşid-i kâmile yönlendirmektir. Sadat-ı Kiramın nazarı kaplumbağa nazarı gibidir. Kaplumbağa yumurtasını yapar, biraz geri çekilir, yumurtaya bir müddet nazar eder. Sonra onu kuma veya toprağa gömüp gider. Onun bu bakışı yumurtayı olgunlaştırmaya yeter ve belli müddet sonra yavru meydana gelir. Sadat-ı Kiramın nazarı da kalbi olgunlaştırır. Allah dostlarının nazarı ilahi nurdur. Bu nur kalbin ilacı olur da.”
Öyle ya, nasıl ki Resulullah (s.a.v.)'in nazarıyla Sahabe-i kiram halden hale girip kemale erdiyseler, günümüzde de Sadatların nazarıyla sofilerin kaplumbağa misali olgunlaşmaları da öyle bir şeydir. Malumunuz Peygamberimizden sonra peygamberlik kapısı kapanmıştır. Ama O’nun varisi hükmünde mürşid-i kâmiller her devirde var olacaktır, dolayısıyla onun varisi hükmünde Rabbani âlimlerin nazarlarıyla olgunlaşmaya elbette ki çok büyük ihtiyaç vardır. Hele bir sofi bağlı olduğu mürşid-i kâmilin hal ve hareketinden istifade etmeye kendini adadıysa bu durumda o sofinin Allah’a (c.c) yakınlığı daha da bir ziyadeleşecek demektir. Nasıl ziyadeleşmesin ki, bikere Allah dostlarının gidişatı Allah Resulünün ‘Nazar ber kadem’ adımı üzere attığı istikamet bir yoldur. Dolayısıyla Peygamberimiz (s.a.v) en son peygamber olarak bu dünyadan göç etmiş olsa da, Allah’a çok şükürler olsun ki kendisinden sonra ‘Nazar ber kadem’ üzere attığı adımların izini iz sürecek Rabbani âlimlerimiz vardır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v.) bu hususta şöyle beyan buyurmuştur ''Ben size öyle bir şey bırakıyorum ki, siz ona yapıştığınız müddetçe sapmazsınız. Bunların birincisi Allah'ın kitabı, ikincisi benim sünnetimdir.'' O halde bu noktada Allah ve Resulünün izini iz süren irşad edicilerin gölgesine girmekle hem Allah’ın ipine sarılmış oluruz hem de Resulullah’ın sünnetine mutabaat etmiş oluruz. Zaten her kim Allah ve Resulünün hakikatleri dışında başka izler peşinde koşturuyorsa şunu iyi bilsin ki bu düpedüz hurafecilerin izini iz sürmekten başka bir şey değildir. Maalesef günümüzde sünnetten bihaber bir takım aklı evvel insanlar türedi ki; mürşid-i kâmile değil, hurafelere inanmaktalar. İlginçtir bu tip insanlara dini mevzuda bir şey sorsan hemen hoca kesilip mangalda kül bırakmazlar da, ama bu nasıl hocalıksa bir bakıyorsun ya evinde ya arabasında ya da kapısında nazar boncuğu hiç eksik olmuyor. Hele bir şaşırıp Allah dostunun nazarını onlara soruversek, hiç kuşkusuz insanı sorduğuna da bin pişman edip bir sürü laf kalabalığıyla reddiye döşeyerekten kin kusacaklardır. Ama söz konusu ıncık boncuk olunca hemen bir bahane ile o uğur böceğimizdir deyip cansız eşyaya muhabbet beslemekte hiçbir sakınca duymazlar. Yok, öyle yağma, hem şirkten söz edeceksin hem uğur böceğim diyeceksin, işte asıl şirk budur. Hele uğur böceğim dediği nazar boncuğuna birde araç gözüyle değil de doğrudan etken unsur olarak görüp gayeleştirirse vah o adamın haline. Hem de ne vah, küfre girmesi kaçınılmazdır. Tıpkı Allah Resulü döneminde müşriklerinin kendi elleriyle yaptıkları putları gayeleştirip ulûhiyet isnat etmelerinde ki gibi bir durumdur bu. Kaldı ki, eşyayı gayeleştirmeyip etken unsur olduğuna inanmaza bile sırf uğur getrisin diye onu yanında bulundurması bakımdan küfre girmese de ona günah olarak hanesine yazılmasına yeter artar da. Allah akıl fikir versin, düşünsenize cıncığa, boncuğa, sihre büyüye inanmakla kalmayıp para harcıyorlar da. Sanki cincilere büyücülere gidip para harcıyorlar da ellerine ne geçiyor ki, bir bakıyorsun psikopat hasta olup çıkıyorlar da. Hasta olduktan sonra da yok efendim bana büyü yaptılar, yok efendim beni sihirleyiverdiler, yok efendim beni cin çarptı türünden bir sürü serzenişler gırla gidiyor. Öyle ya, Resulullah (s.a.v.)’ın ‘Nazar ber kadem’ düsturunca attığı adımların izi dışında başka izler peşinden koşturulursa olacağı buydu, normal bir şey beklemek hayal olurdu zaten. Hele bir insan yakasını hurafelere kaptırmaya görsün bir daha iflah olması mümkün olmayabiliyor. Baksanıza şöyle bir etrafa sünnet-i seniyye üzerine yaşama biçimi hak getire, varsa yoksa ecnebi hayat biçimi revaçta. Tabii bu denli kültür emperyalizmi diyebileceğimiz ecnebi adetleri baş tacı edilirse, bu zamanda yeni kuşaklara Allah Resulünün izini takip eden Rabbani âlimleri kabul ettirmek çok kolay olmayacaktır elbet. Hatta bu zamanda bir evliyanın paçasından keramet aksa asla hiç oralı olunmayacaktır, yine inadım inat cincilerin, falcıların, fitnecilerin yolu tutulacaktır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuş ki, ''Öyle bir zaman gelecek ki, benim ümmetimin başına, yemek üzerine toplanan kişiler, nasıl elini yemeğe uzatıyorsa gayrimüslim kâfirler de Müslümanların işine ellerini öyle uzatıp Müslümanların işini karıştıracaklardır. Tabii Sahabeler merak edip bu durumu şöyle soruyorlar:
'' -Ya Resulullah! O gün biz azınlıkta mı olacağız? ''
-Yok, siz çoksunuz. Ama selin üzerinde olan çok gibi olacaksınız. Siz de iki haslet olacak: birincisi dünya muhabbeti çok fazla olacak, ikincisi ise ölüm korkusu. Ve böylece düşmanın kalbinden sizin korkunuz çıkmış olacak. Böylece düşman korkusu, sizin kalbinize girecek. Öyle ki düşman sizden korkmayıp, siz düşmandan korkacaksınız.''
Gerçekten de öyle değil mi, geldiğimiz noktada Allah Resulünün attığı adımların izini süren insan-ı kâmillerin yolunu tutmuyor, nerede şeytanın izini iz süren onca sapkın dünyaperest, onca cinci, onca sihirbaz vs. varsa onların yolu tutulduğu aşikâr. Peki sonuç? Resulullah (s.a.v.)’in çok önceden ümmetine bildirdiği üzere İslami yaşama biçiminin peşinden değil gayri İslami yaşama biçimini kalbe yerleştirmek suretiyle şeytan kılıklı tiplerin peşinden koşar hale gelmenin doğurduğu bir sonuçtur bu. Oysa bunalımdan çıkış yolu ne büyücüde, ne cincide, ne şunda ne bunda, bilakis Resulullah (s.a.v.)'in izini iz süren Rabbani âlimlerin kılavuzluğunda Allah ve Resulünün hakikatlerine sıkı sıkıya sarılmaktan geçer. Bakınız Resulü (s.a.v.) son veda hutbesinde buyurduğu gibi, ''Ben size iki şey bırakıyorum: birisi Allah'ın (c.c) kitabı, ikincisi benim sünnetimdir.”
Evet, çare Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaktan ve Resulullah’ın (s.a.v.) sünnetine yapışmaktan geçiyor. Sünnetine nasıl yapışılır diyorsanız, sahabenin hayatına bakmak kâfi. Düşünsenize Peygamber (s.a.v.) namaz kıldıktan sonra tesbihatta sağ tarafa yüzünü çevirdiği zaman, yani namaz kıldıktan sonra yüzünü cemaate sağ tarafa döndüğü zaman Ashab-ı Kiram'da hepsi o tarafa yöneliyorlardı. Niye? Çünkü Peygamberimizin (s.a.v.) nazarı üzerlerine sirayet etsin diye elbet. Zira Peygamberimizin nazarı sahabe üzerine sirayet ettiğinde Allah-u Zülcelâl’in nuru da beraberinde üzerlerine tecelli ediyordu. İşte iz sürmek bu ya, ''El-ulema’ü veresetü’l-enbiya'', yani Hz. Peygamber (s.a.v.)'den sonraki evliya ve ulemalar da aynı ‘Nazar ber kadem’ üzere adımlarını ataraktan iz sürüyorlar hep. Hele bir insanın üzerine Rabbani âlimlerin nazarı üzerine sirayet etmeye görsün, bu demektir ki o kişinin iyi olmasını bizatihi Yüce Allah (c.c) diliyor demektir. Ki, buna inancımız tam da. Hem nasıl inancımız tam olmasın ki, bakın Gavs-ı Hizani (k.s.) ''Bizim meclisimize gelip de, bizden menfaati olmayanlar, bizim yanımızdan uzaklaşsınlar.'' demiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında Hanzala isimli bir sahabe vardı ki, kendi kendine habire ''Hanzala münafık oldu'' der dururmuş. Tabi arkadaşları merak edip sorarlar:
''-Ya Hanzala! Habire niye böyle kendi kendine söylenip duruyorsun?
O da cevaben.
''-Nasıl söylenmeyeyim ki, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) huzuruna vardığımda halim başka oluyor. Eve geldiğim de bir başka oluyor. Şimdi soruyorum bu münafıklık alameti değil de, peki ya nedir? Oysa Allah (c.c) her yerde hazır ve nazırdır. Hiç kuşkusuz Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanındayken de hazır ve nazırdır. Keza Allah (c.c), eve döndüğümde de hazır ve nazırdır. O halde Hz. Peygamber'in yanına vardığımda güzel hallere bürünüyorum da, evime geldiğimde aynı haller neden olmuyor?”
Tabii Hanzala’nın hissettiği bu duygu selini diğer sahabelerde hissedip şöyle diyeceklerdir:
-Vallahi Hanzala doğru söylüyor. Hatta Peygamberimiz (s.a.v)’in can dostu Hz. Ebu Bekir (r.anh.)’da aynı hisleri tasdik edip hep birlikte soluğu Hz. Peygamber'in (s.a.v.) yanında alırlar. Derken hal vaziyetlerini huzurda şöyle arz ederler:
-'Ya Resulullah! Biz senin yanına geldiğimiz zaman Allah’ı hatırlıyoruz hep. Fakat gel gör ki eve vardığımız zaman aynı halimizi koruyamıyoruz. Yoksa bizde münafıklık alameti mi var?''
Hz. Peygamber (s.a.v.), Ashab-ı Kiram'a cevaben şöyle der:
''Eğer siz, benim yanımda ki halinizle kalsaydınız hepiniz aç susuz kalıp çoluk çocuğunuzun ihtiyacını gidermeyecektiniz.
Tabii Ashab-ı Kiram bu sözleri duyunca derin bir nefes alıp rahatlar da. Böylece kendilerini şüphelerden arındırıp Allah Resulünün izini iz bileceklerdir.
Evet, nasıl ki Allah Resulünün nazarı altında Sahabe-i kiramın her birinde çok büyük değişmeler oluyorduysa, aynen 12 Eylül öncesi ve sonrası dönemlerde yediden yetmişe hemen herkesin gönlünde taht kuran Seyda Hz.lerinin kapısına her kim vardıysa o Allah dostunun nazarını yediğinde çok büyük bir değişime uğruyorlardı. Bilhassa ziyaret edenler arasında içkiyi bırakıp namaza ve zikre başlayanlar bunun bariz bir göstergesi zaten. Üstelik değişime uğrayan insanlar oraya gitmeden önce muhakkak ki birileri onlara vaaz ve nasihatte etmişlerdi, ama gel gör ki o vaaz ve nasihatler pek tesir etmemiş olsa gerek ki, bir şekilde yolu Seyda Hz.lerinin dergâhına düşenler orada her ne görüyorlarsa bir bakıyorsun sabaha yeniden doğmuş gibi kendilerini hissediyorlar. Anlaşılan o ki, irşad sırf zahiren olmuyor, manevi tasarruf ve nazarla da oluyor. Nitekim onu gören mest oluyordu da. Nasıl mest olmasın ki, öyle salına salına bir yürüyüşü vardı ki, mest olmamak elde mi? Adeta Peygamberimiz (s.a.v)’in yürüyüşü gibi ‘Nazar ber kadem’ usulü üzere yürüyordu. Zira Allah Resulü yürürken mecbur kalmadıkça etrafına bakınmaz, umumiyetle ayaklarının ucuna bakaraktan yokuştan iniyormuşçasına seri ve vakarlı bir şekilde yürürlerdi.
Gerçekten hele bir insanın gözü hakikatin dışında bir yere baka durmaya görsün hemen gönülde o tarafa kayıp beraberinde etraftan sıçrayan bir takım kötü huylar ve bozuk fikirler kalbe sirayet eder bile. O halde bu yolda neydik edip ‘Nazar ber kadem’ üzere, yani ayaklarımızın ucuna bakaraktan yürümeli, otururken de önümüze bakarak oturmalı. Aksi halde hak ve hakikat yolunda mesafe kat edemeyiz
Velhasıl-ı kelam, ‘Nazar ber kadem’ üzere adım atmalı ki, tasarrufu altına girdiğimiz velinin kerameti kendi istikametimiz olsun.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/35 ... kadem.html

SOFİNİN DÜNYASI
SELİM GÜRBÜZER
Sofinin dünyası ilahi aşk ve muhabbetle yanıp tutuştuğundan içi dışına, dışı içine hâkim güzel ahlak olarak yansıyabiliyor. Ki, Arifler sofinin bu halini ‘Gel, gör, tat ve anla’ aşamalarından geçmek suretiyle idrak edilebileceğini belirtmişlerdir. Belli ki, dergâhın yolunu tutmadan, bu yolu gidip görmeden, görüp tatmadan sofinin dünyası öyle kolay kolay anlaşılamayacağı çok açık.. Hem, aşk-ı bendi yaşanmadan sofinin dünyası nasıl anlaşılsın ki. Kaldı ki bu iş öyle hariçten gazel okumaya benzemez. Hele hariçten gazel okuyan kişi değim yerindeyse gırtlağına kadar dolu riya, kibir, şirk ve haset türü hastalıklara bulaşmış biriyse Derviş Yunus’un “Gel gör beni aşk neyledi” haline hiç anlam veremeyecektir. Anlam verememesini kınamayız elbet, bilakis normal karşılarız. Çünkü sofinin dünyası lafla, kalemle, kitapla izah edilecek türden bir dünya değil ki anlayabilsin. Böylesi bir dünyayı ancak yaşayan idrak edebiliyor. Dolayısıyla işin bu tarafı (anlayamama kısmı) pek kınayacağımız durum değil, asıl bizi irrite eden taraf bir takım aklı evvellerin hariçten gazel okuyaraktan habire sofilere deli divane yaftası yapıştıraraktan alay konusu etmeleri anormalliğidir. Öyle ya, birilerinin illa deli divaneliği masaya yatırılacaksa asıl böyle anormal tutum ve davranışlar içerisine girenlerin ruh hallerinin psikolojik vaka olarak masaya yatırılması gerekir. Gerçektende masaya yatırıldığında atalarımızın deyişiyle ‘ak koyun kara koyun geçit başında belli olur’ misali asıl kendilerinin klinik vaka olduğu görülecektir.

Her neyse, sofilerin dünyasıyla alay ede dursunlar, şu bir gerçek, böylesi bir dünyadan nasiplenmek için illa ki dergâhın yolunu tutup ‘Gel, gör, tat ve anla’ safhalarından geçmek gerekir. Hatta bu safhalara ilaveten Gönül Sultanların sofilerine talim eyledikleri bu kutsi yolun tüm adap, usul ve talimatlarının da uygulanması icab eder. Aksi halde gerçek manada sofinin dünyasıyla boyanmamış oluruz. Öyle ya, nasıl ki zahiri hastalıklar için doktorun yazdığı reçeteyi harfi harfine uygulamaya çalışaraktan sıhhat buluyorsak, aynen Gönül Tabibi’nin taliplilerine uygulattığı manevi reçeteleri de harfi harfine uymak gerekir ki; her türlü manevi hastalıklardan kurtulup nefsi tezkiyemiz ve kalbi tasfiyemiz gerçekleşebilsin. İşte bu noktada Mevlana’nın “Ne olursan ol yine gel” çağrısını hatırlarız ki, ister istemez bu çağrı Gönül Tabiplerinin kapısında manen arınmak çağrısı olarak mana bulur da.

Bilindiği üzere iki türlü çağrı vardır; birincisi hayra çağrı, ikincisi ise şerre çağrıdır. Birincisinde başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere sırasıyla Sahabe-i Kiram, Tabiin ve ilmiyle amil olmuş Rabbani âlimlerin çağrısına icabet etmek vardır, ikincisinde şeytan ve nefsin telkinlerine yem olmak vardır. Hiç kuşkusuz bizim tercihimiz birincisinden yanadır. İyiki hayra çağrı yapan ışık kandillerimiz var da bu sayede ebedi saadete giden yolda kurda kuşa yem olmaktan kurtulmak mümkün olabiliyor. O halde bu noktada dualarımızda “Ya Rab! Şeytan ve nefsin şerrinden sana sığınırız” diye münacat etmeyi ihmal etmemekte gerekir.

Sakın ola ki, hazır önümüzde Asr-ı Saadet modeli dururken, başka modeller peşinden koşanlardan olmayalım, zaten başka model arayışına girmek boşa vakit kaybıdır. Nitekim Sahabe-i Kiramın bizatihi Allah Resulünün dizinin dibinde yetişerek Ümmet-i Muhammed’e örnek olmaları bizim en büyük avantajımızdır. Bu öyle bir avantaj kaynaktır ki, hangi sahabenin hayatına bakarsak bakalım bugün içinde yaşadığımız manevi hastalıkların onlara bulaşamadığın görebiliyoruz. Nasıl bulaşsın ki, bikere onlar manevi gıdalarını direk kaynağından alarak besleniyorlardı.

Peki ya, Asr-ı Saadet sonrası Müslümanlar? Malum, kaynaktan git gide uzaklaştıkça ister istemez pek çok manevi hastalıklar kalbe sirayet edip bu illetlerle uğraşmak mecburiyeti hâsıl oldu. Uğraşılması gerekir de. Ama nasıl? Hiç kuşkusuz Asr-ı saadet sonrasında Peygamberimizin varisi hükmünde ilmiyle amil Rabbani âlimlerin öğretilerine başvurup onların eşiklerini sürekli aşındırmakla elbet. Şimdilik ortada bunun dışında yaramıza merhem olacak pek çare yöntemde gözükmüyor. Aslında gönül isterdi ki başımız dara düşmeden zamanında Gönül Sultanların kapısını çalıp manevi ilacımızı alabilseymişiz bu çok daha iyi olurdu. Her neyse geçte olsa fark ettik ya, en azından zararın neresinden dönersek kârdır deyip şimdi önümüze bakma vaktidir. Yeter ki niyetimiz halis olsun bugün, yarın, gelecek zaman hiç fark etmez her defasında başımız dara düştüğünde Hızır misali imdadımıza yetişeceklerine inancımız tamdır. Nasıl inancımız tam olmasın ki, hele bu gül bahçesine yolumuz bir düşmeye bir görsün, kendimizi sevda ateşiyle gül bahçesinin bahçıvanı elinde bir demet gül yaprak olarak yetişmiş görürüz de. Belli ki bir demet gül yaprak olabilmenin sırrı, Yüce Allah’ın beyan buyurduğu ‘Levlâke levlâk lema halaktu’l eflâk-Ey Habibim! Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım’ fermanıyla cümle âleme duyurduğu ‘Adı güzel, kendi güzel Muhammed (s.a.v)’in nübüvvet gül kokusunda gizlidir. Madem öyle, bize bu sırra ermiş olan erenlerin izinden yürümek düşer.

Şu bir gerçek, sofinin dünyasını zindana çevirecek risklerde sözkonusudur. Nedir o riskler derseniz, elbette ki nefis ve şeytanın birlikte kurguladıkları her türlü hile ve desiselere düşme riskidir. Ki, nefis ve şeytan daha çok takva üzere yaşayanlarla uğraşmaktadır. Bu demektir ki, şu fani dünyada takva üzerine yaşayanlara öyle kolay kolay rahatlık yok gibi, son nefese dek bu mücadele devam edecekte. Ama ümitsizliğe kapılmamak gerekir. Yeter ki sofi, bu mücadelesine yılmadan usanmadan Sadatların aşkın mihrabında hazırlayıp önüne koyduğu nübüvvet gül kokusunu koklamaya devam etsin Allah’ın izniyle son nefesini hüsnü hatimeyle bağlarda. Anlaşılan önümüze iki seçenek konulmuş, ya Nübüvvet kokusunu koklayıp hayatımızı gül bahçesine çevireceğiz, ya da şeytan ve nefsin birlikte hazırladıkları pis kokuları koklayıp hayatımızı zindan çevireceğiz. Malum, gül kokusunda felaha ermek vardır, diğerinde ise azab. Şayet felaha ermek istiyorsak bir Gönül Sultanının zincir halkasına tutunmadan bu iş olmaz. İlla ki bir mürşidin halkasında pervane olmak gerekir ki o halkada 'Allah' deyip felaha erişilebilsin.

Zaten tüm dert davamızda ömürde bir kez olsun can-ı gönülden Allah diyebilmektir. Allah korusun ömürde bir kez olsun candan ‘Allah’ diyemediysek vay halimize. İşte bu noktada sofiliğin önemi ortaya çıkar ki, doğrusu buna kayıtsız kalmak bizim zararımıza bir durum ortaya çıkaracağı çok açık. Hem bu yol herkese nasip olmayabilir de, Çünkü ruhların toplandığı elest meclisinde kimler hangi Gönül Sultanının ervahıyla kaynaşıp yâr olmuşsalar bu dünyaya geldiklerinde de yine aynı Gönül Sultanıyla ünsiyet kurup aynı halkada beraber olmak nasip olacaktır. Hakeza bunu genel anlamda düşündüğümüzde hangi ruhlar bezm-i elestte biri birine gönül muhabbetiyle kaynaşmışsalar yine aynı ruhlar anne karnında ete kemiğe bürünür halde dünyaya geldiklerinde de birbirleriyle dost olacaklardır. Nasıl dost olup ünsiyet kurmasınlar ki, bikere tutunacakları halka sıradan bir halka değil ki, ta ucu Peygamberimiz (s.a.v)’e kadar dayanan ahde vefa halkasıdır bu. Şimdi gel de sofinin dünyasına heveslenmemek ne mümkün. Düşünsenize sofi her defasında ‘Hatme-i Hacegan’ halkasına oturduğunda nübüvvet gül rayihasıyla tütsülenip üzerine siner bile. Tabi bu gül rayihası sadece hatme halkasında sinmez, vird örtüsünün altına girdiğinde başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere O’nun âline, ashabına ve Sadatların ruhlarına Fatihalar göndermesiyle birlikte kalben çekilen vird esnasında da gül rayihası üzerine siner elbet. Böylece o sofi vird örtüsü altında gül bahçesine girercesine gülfidanının gölgesinde vird çekmek sayesinde “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzura erer” (Ra’d, 28) ayeti kerimenin mana ve ruhunu iç dünyasında tadmış olur. Hakeza bu örtü sofiye Peygamberimiz (s.a.v)’in doğup büyüdüğü Mekke’de en çileli geçirdiği günlerinde vahy olunan “Ey örtünüp bürünen Resulüm! Gecenin yarısında, ister biraz sonra, ister biraz önce, bir müddet için kalk ve ağır ağır Kur’an oku. Doğrusu biz sana taşınması ağır bir söz vahy edeceğiz. Şüphesiz ki, geceleyin kalkmak daha tesirli ve o zaman okumak daha elverişlidir. Zira gündüz seni uzun uzun alıkoyacak işler vardır. Rabbinin adını an, her şeyi bırakıp yalnız O’na yönel” (el-Müzzemmil,1-8) ayet-i celilerin mana ve ruhunu da hatırlatır.

Sofiye gül kokusunu hatırlatacak o kadar çok örnekler var ki, üstelik her hatırlayışında Yunus gibi “Her ne var ki onun sinesinde gizli, derdim var inlerim” demekten kendini alamaz da. Ancak bu inleyiş karşısında mesti hayran olduğu maşuk “Oğul hizmet” deyip aşıkını gayrete getirmeyi yeğleyecektir. Öyle ya, Yunus dergâhın kapısına vardığında ilk başta ‘Neydeyim nefesi bana buğday gerek’ demişti. Ama baktı maşuku habire hizmet diyor, en nihayetinde Âşık Yunus sofiliğin dünya malına tamah etmemek olduğunu idrak edip hizmete koyulur bile. Ki, bu hususta Bişr-i Hafi Hz.leri şöyle der: “Böyle bir zamanda sofinin ganimeti insanların onu tanımaması, yerini yurdunu bilmemesidir.” Ve sözlerine şöyle açıklık getirir de: “Hangi sofide dünya metası sevgisi var, ona sofi demek doğru olmaz..”

Hakeza İmamı Gazali Hz.leri de gerçek sofinin dünyası hakkını şöyle teslim eder: “Hakka süluk edenler ancak sofilerdir. Ki, onların ahlakları ahlakların en güzeli, öyle ki umum insanların arasından en keskin akıllıların akılları bir araya gelseler sofilerin siret ve ahlakından hayırlı bir hale muvaffak olamazlar. Çünkü sofilerin bütün hareketleri Nur-u Nübüvvetten mükteseptir.”

Evet! Bu müthiş özlü sözler karşısında ne diyebiliriz ki, bize ancak Sadatların sürekli olarak tekrarladıkları “Âlimin yanında dilini, arifin yanında kalbini sağlam tut” uyarılarını dikkate alıp had hudud bilmek düşer. Gerçektende Rabbani âlimlerin bu müthiş sözlerine söz söylemek bizim ne haddimize. Öyle ya, had hudut bilmesek, sofinin dünyasından söz etmişiz neye yarar ki. Kaldı ki sözünü etmeye çalıştığımız sofi dünyası da tek bir sofiyle sınırlı bir dünyada değil, bilakis sofiden sofiye değişebilecek türden çok yönlü bir dünyadır. Nasıl mı? Tabi, haddimizi hududumuzu aşmadan yine bu hususta da işin ehli Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’in sohbetine kulak verdiğimizde üç tip sofilikten söz etmek mümkün. Şöyle ki:

Birincisi; Şeyh şeyhtir, sofi sofidir ki, bu türden bir sofi senede en az 2-3 kez de olsa şeyhini ziyaret etmeyi ihmal etmez.

İkincisi; Ne sofi sofidir, ne şeyh sofinin şeyhidir. Öyle ki aralarında hiçbir irtibatın kalmadığı bir durum söz konusudur. Kelimenin tam anlamıyla sofi mürşid elinden tövbe edip evine döndükten sonra sofilik yapmadığı gibi şeyhini ziyaret etmeyi de terk etmiştir. Elbette ki aradaki irtibatın kesilmesi gayet tabiidir, dolayısıyla bu duruma şaşmamak gerekir.

Üçüncüsü; Dışarıdan bakıldığında sanırsın ki sofi şeyh, şeyhte sofidir. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değildir, işin içine girdiğinde sofi şeyhinin hizmetine koşturması gerekirken bir bakıyorsun şeyh sofinin hizmetine girmiş durumda. Eeeh, Şeyh ne yapsın, zaman o zaman değil, artık zaman iman kurtarma zamanı olmuş, hizmet etmese kaçıp gideceği muhakkak. Bu yüzden bir kişide olsa o sofinin kurtarılmasına vesile olmak pahasına her daim Sadatlar her kim olursa olsun hizmetkâr olmaktan imtina etmezler de. İşte gerçek şeyhlik budur.

Birde madalyonun öbür tarafına baktığımızda, maalesef bu zamanda gerçek sofiyle karşılaşmak pek zor gözüküyor. Evet, içinde bulunduğumuz durum vaziyet bize öyle geliyor ki, Şeyhinin yükünü hafifletecek sofi sayısı binlerce kişiden belki bir kişidir dersek maksadımızı aşmış sayılmayız. Değil yüklerini hafifletmek, yük oluyoruz da. Oysa Sadatlar öyle mi, onca bir yığın yükün altında sofiliğin hakkını yerine getirmeyenler için bile Allah’a dua etmekten geri durmuyorlar. Bakınız, Şah-ı Nakşibend (k.s) bu hususta sohbet ettiğinde şöyle der:

“Allah’dan üç şey istedim;

-Birincisi; Buhara’da ki kabristanda ne kadar mevta varsa şefaatimle rahmetine nail olsunlar diledim,

-İkincisi; kıyamete kadar bu kapının mürşitlerinin bulunmasını ve kıyamete kadar bu yolun devamını istedim.

-Üçüncüsü de; hayatta vuslatı gerçekleştiremeyenlerin kabirde eksikliklerinin tamamlanıp vuslata ermelerini diledim ve Allah’a şükürler olsun ki, dileklerimin üçü de kabul olundu.”

İşte görüyorsunuz, Sadatlar neyin derdinde biz ne dertteyiz. Onlar ümmetin hidayeti için çırpınmaktalar, biz ise halen geldiğimiz noktada aklımızı başımıza toplayıpda daha henüz sofiliğin bilincine varmış değiliz. Bilinçlenmemiz için illa ki şu adaplara uymamız icab eder:

-Bikere her şeyden önce tasavvufi adab ve talimatları uygulamamız gerekir.

-Şeriata aykırı davranışlardan kendimizi azad etmeli.

- Kayda değer rüya gördüğümüzde kendi kendimize tabir etmeye ve bir başkasına tabir ettirmeye kalkışmamalı, bilakis rüyayı mürşide anlatmalı.

-Mürşidin meclisinde sesini yükseltmemeli,

- Mürşid bir şey sorduğunda lisanından çıkacak cümlelere pür dikkat kesilmeli,

-Şeyhinin sohbetini yaparken insanların anlayabileceği seviyede sohbet etmeli. Ayrıca her sohbet anlatılmamalı, dahası insanların kaldırabileceği sohbetler yapılmalı.

- Mürşidin huzurunda abdest almaya kalkışmamalı,

-Allah'a dua ettiğimizde dualar müşterektir düşüncesinden hareketle mürşidimizi dualarımızda ortak etmeli.

İşte bu ve buna benzer bir dizi adaplara uymalı ki, sofiliğin hakkı yerine getirilmiş olsun. Nasıl ki dünya işlerinde makam sahiplerinin yanında nasıl davranılacağı hususunda titiz davranılıyorsa, aynen öylede manevi dünyamızın mimarlarının huzurunda da aynı hassasiyetin gösterilmesi gerekir. Sadatlar, asla bildiğimiz türden sıradan insan tipi değiller, bilakis Allah indinde naz makamında sevilmiş ve seçilmiş veli kullardırlar. Elbette ki, naz makamında oldukları için Sadatların duaları öyle kolay kolay geri çevrilmez de.



Tabii sofinin uyması gereken bir diz adap, usul, erkân bunlarla sınırlı değil, yapması gereken pek çok adaplar daha var elbet. Uyulması gereken adablardan biraz daha bahsedip madde madde sıraladığımızda, her şeyden önce sofi;

-İmamlığa heveslenmemeli,

-Arkadaşı vefat edeceği zaman son yolculuğunda yalnız bırakmamalı,

-Amelini hiç görüp sofi kardeşinin uykusunu ibadet telakki etmeli,

-Sofi kardeşinin müşkülü olduğunda ona yardımcı olmanın Hakka hizmet olduğunun şuurunda olmalı,

-Tek başına yememeye özen gösterip birlikte bereketlenmeye talip olmalı,.

Aslında fazla söze ne hacet, mürşid–sofi ve sofi-mürşid arasında ki bağlılığın nasıl olması gerektiğini aşağıda kıssayla da meramımızı anlatmak pekâlâ mümkün:

Bilindiği üzere bir gün sofilerden biri Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’in huzuruna vardığında:

-Kurbanım, Sizin bizim üzerimizde hakkınız, bizim de sizin üzerinizde hakkımız nedir diye sual eyler.

Tabi, Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) tebessüm edip:

- Sofi biraz sabır, zamanı gelince bunu elbet söyleriz.

Gel zaman git zaman o soruyu soran sofisini çok uzak ve iki aylık bir yol için huzuruna çağırdığında şöyle der:



-Sofi, falanca şehre git, şu mektubu o şehrin sultanına teslim ettikten sonrada cevabını al bana getir.

Sofi hiç tereddütsüz yol harçlığım, neyle nasıl giderim, şu bu demeksizin tam aksine:

-Başım gözüm üstüne der.

Sofi mektubu o şehrin sultana verdiğinde, Sultan sofinin istirahat etmesi için adamlarına şu talimatı verir:

-Misafirim uzun bir yoldan gelmiştir, derhal misafirim için ne yapılması gerekiyorsa hamamsa hamam, elbiseyse en güzelinden giysin, yemekse en leziz yemeklerle karnını doyursun. Konaklaması içinde bir odaya alın ve bir tanede hizmetine cariye verin.

Gerçekten de Sultanın hizmetçileri hizmetlerinde en ufak kusur göstermezlerde. Bu arada sofi kendisi için ayrılan odaya istirahat için geçtiğinde cariye de peşi sıra bir ihtiyacı var mı diye içeri girer. Tabi, yukarıda demiştik ya, nefis ve şeytan en çok takva sahipleriyle uğraşır diye. Aynen öyle de nefis ve şeytan boş durmayacaktır, sofinin şehvet damarlarını kamçılayacaktır, hemen ‘bak ne güzel kadınmış şöyle boylu, böyle poslu’ diye güzellemelerde bulunup aklını çeleceklerdir. Nitekim eliyle tam cariyeye dokunacağı sırada adeta odanın duvarı sofiye televizyon ekranı olup Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)'nin şu sohbetine naklen muhatap kalır:

-Hey ey akılsız! Sen Yusuf (a.s.)’ın kıssasını ne çabuk unutuverdin deyince, sofi hayâsından, utancından yere düşüverir. Böylece cariye de telaşa kapılıp odadan tüymek zorunda kalır. Az sonra sofinin baygınlığı geçip aklı başına geldiğinde, soluğu tekrar sultanın yanında alıp şöyle der:

-Burada daha fazla duracak artık takatim kalmadı, şayet daha fazla durursam çok zarar edeceğim, mektuba cevap versen de vermesen de ben gidiyorum artık.

Her ne kadar Sultan sofiye gitme, bu gece burada kal dese de, kararından vazgeçmez dönüş yine mürşidinin kapısıdır. Huzura çıktığında Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) sofiye şöyle der:



-Hani bir zamanlar sen bana “mürşidin sofi üzerinde hakkı, sofinin de mürşidi üzerinde hakkı” nedir diye sormuştun ya, bende sen yoldan dönene kadar o sorunun cevabını hazırladım. Demem o dur ki; Sizin göreviniz şudur; sana mektubu verdiğimde hiç itiraz etmeksizin kabul etmenizdi. Bizim görevimiz de, şeytan sana vesvese verdiğinde seni o sıkıntılı anında elimizi uzatıp Allah’ın izniyle seni o zulmet bataklığından çıkarmaktı. Şayet böyle yapmasaydık helak olurdun..”

Velhasıl-ı kelam, sofinin dünyasının nasıl olması gerektiği bu kıssada yeterince mesaj olarak verilmiş zaten. Anlayan anlamıştır, anlamayansa kendi derdine yanmaktan başka elden bir şey gelmez.

Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/38 ... in-dunyasi
alperen
Özel Üye
Özel Üye
 
Mesajlar: 527
Kayıt: 15 Haz 2007, 23:00


Dön Makaleler

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir