Zamanın geçmesini beklemek sabır işi... Vaktin yakın olduğunu bilmek çıldırtıcı... İftar vakti belli olmayan oruç gibi...
Hava kasvetli... Kara bulutlar gökyüzünde çepeçevre... Göz pınarları dolan bulutlar yeryüzünün yanaklarını yıkamak üzere... Hıçkırıklar gök gürültüsü... Birkaç yüzyıldır sinesi acılarla dolu olan ve çok çile çeken dünya ağlamaklı...
İnsanlık gözyaşlarına hasret... Kalabalıklar rahmet yağmurlarına muhtaç... Beton yığınları, bozkırlar, çöller ve ıssız dağlar âb-ı hayat beklemekte...
Hasret, hele hasret... Ananın yavrusuna, kuşun yuvasına, çölde susuz kalanın suya hasreti... Her köşe başında, belki çıkar gelir diye beklenen kahramanlara olan büyük hasret… Mekke’nin Medine’ye, hastanın doktora, soluk benizlerin gül yüzlülere, amansız dertlerin ‘Mesih’e olan hasreti gibi bizim insanımızın bağrı yanıklara, gönlü toklara, sinesi geniş yiğitlere hasreti...
Güneşi hiç göremeyenler; kapı, pencere ve perdelerden sızan bir avuç ışığa hasret... Hâlbuki kısa bir zaman önce bayram hazırlıkları vardı. Bozkırlar tomurcuğa durmuştu. Üfül üfül rüzgârlar saadet devrinin mutluluk nağmelerini mırıldanıyor, ruhu güzelliklere açık insanlar, yeni bir şafağı müjdeliyordu. Gönüller coşmuştu.
O ne coşkuydu Allah’ım! Kardeşlik buydu. Yaşamak; demek buydu. Cenneti yudum yudum, sindire sindire dünyada tatmak buydu. Gönlü güzelliklerle dirilmiş insanlar atlarını mahmuzlamış, çorak beldelere seferler başlamıştı. Hizmet gâye, hizmet mekânlarına yolculuk bayram, sabır azık, kanaat rızıktı. Asr-ı Saadet dantelâsı atlas atlas sanki tekrar örülüyordu. Rüyaları bile hizmet süsler olmuştu.
Sonra sert bir rüzgâr esti, hava âniden bulandı. Ufukta kara atlılar göründü, mutluluk türküleri susturuldu, bayram meşaleleri söndürüldü, rengârenk çiçekler ezildi. Atlasların üzerinde gezindiler. Yetmedi... Gönlü yitiklerin plânı vardı. Sanki bir daha bayram olmayacakmış gibi havai fişekler alındı; kırlardaki yediveren tomurcuklar poyraza salındı. Gönlü bahar sevdasıyla dolu insanlar kırıldı. Kelimeler boğazlarda düğümlendi. Nefesleri boğulan insanlar bir şeyler söylemek istediler. Nafile... Akıllara “Dövene elsiz, sövene dilsiz” nidâsı geldi.
Belki imtihandı... Belki bir doğum sancısı... Belki de hamın, olgundan ayrılma süreci… Bahar Muştucusu gönlü kırık ayrıldı. Bahar çiçekleri; dalga ve fırtınalara rağmen kendilerini bir yelkenli gibi bıraktılar denize. Kaderde imzalanınca ayrılık fermanını, bilemeden dermanını, Gül yetiştiren Adam’la fideler birbirlerinden ayrıldılar etle tırnak gibi...
Şimdi Bahar Muştucusu, bahar çiçeklerine; bahar çiçekleri de Bahar Muştucusu’na hasret. Vatan semalarında özlem bulutları katar katar… Dualar artık daha bir içten Muştucu hatırlandıkça.
Belki bir gün.. çok uzak değil.. kalbler kıpır kıpır.. gözler yollarda.. geceler bitiyor, şafaklar hep bir vuslat bestesini hecelemekte.




