Bir Bakıver Ya Rasulallah (sas) : Dini Hikayeler

Bir Bakıver Ya Rasulallah (sas)

Dini Hikayeler

Yetkili: abu_hayat, Zulal, Berzah, inci

  • Reklam

Bir Bakıver Ya Rasulallah (sas)

İleti yabangulu » 03 Åžub 2007, 19:54

Bir Bakıver Ya Rasulallah (sas)
Ercan YERLİ
Yâ Rasulallah! Haddim değil; ama bana misafir olsanız, Sizi kapıda karşılar; ellerinizi değil, ayaklarınızı öperdim. Sonra âb-ı hayat sunan yüzünüze doya doya bakar, yılların hasretini az da olsa gidermeye çalışırdım. Eğer müsaade ederseniz, Sizi ufak bir gezintiye davet ederdim.

Önce gecenin bir vakti, meslekleri, memleketleri farklı ama, duygu ve düşünceleri bir; aynı türküyü söyleyen, sîneleri yaralı, dertleri aynı, on beÅŸ-yirmi kiÅŸinin dertleÅŸtiÄŸi bir salona götürürdüm Sizi. Gecenin bir yarısı olmuÅŸ, herkes evinde çay keyfi yaparken, onlar Sen’in yolunun Mecnûn’u olmuÅŸ. BaÅŸka insanlar taksitlerden, ev kirasından, çoluk çocuktan dem tutarken, onların derdi de, ızdırabı da Sen’in garip kalan ismin olmuÅŸ Yâ Rasulallah! “Åžu okul için ÅŸu kadar, bu yurt için bu kadar ihtiyacımız var. Önümüz Ramazan, ihtiyaç sahiplerine de bir Ramazan paketi hazırlasak nasıl olur? İşte mesele böyle aÄŸabeyler, yük ağır, yollar yolcusuz, çeÅŸmeler susuz ve yine başınızı aÄŸrıtmaya geldik. Ne yapalım derdimizden baÅŸka anlayan yok ki, gidip kapısını çalalım.” diyerek konuya girilir yavaÅŸ yavaÅŸ. “Sen ne verirsin Mehmet AÄŸabey? denince, vallahi hocam iÅŸlerin de tam durgun zamanı, bir de ÅŸu ödemelerimiz var, bilmem ki ne diyeyim? Aslında ÅŸu kadar verecektim; ama bu durumlar...” İşte o an, ortalığın sessizliÄŸe büründüğü andır. Bakışları buÄŸulanmış bir hâlde başını yavaşça kaldırır Mehmet AÄŸabey, önceki titrek ses, yerini gök gibi gürleyen bir nidâya bırakmıştır: “Olsun be hocam! Üç diyecektim; ama beÅŸ olsun! Allah kerîm!” deyiverir. Sonra gözler baÅŸka bir ızdırap insanına çevrilir. Ahmet AÄŸabey durur mu? “Bana da ÅŸu kadar yazın! Mehmet AÄŸabey’den geri mi kalayım, burada beraber gidelim ki, öbür tarafta da ayrılmayalım!” der. Ve daha kim bilir ne kadar ismini bile bilmediÄŸimiz fedakâr aÄŸabeylerimiz, vermek bizden, yardım Allah’tan deyiverir. Bu uÄŸurda hayat arkadaÅŸlarının altınlarını, gelinlerinin bileziklerini, çocuklarının sünnet paralarını, hattâ ve hattâ kefen paralarını gözlerini kırpmadan veren; Ömerler gibi, Ebu Bekirlerle vermekte yarışan ÅŸu aÄŸabeylerimizin hâline bir bakıver Yâ Rasulallah!

Buradan çıkıp kimselere fark ettirmeden Sizi baÅŸka bir yere götürmek isterdim. Gece yarısı olmuÅŸ; ama hâlâ ışığı sönmemiÅŸ bir mutfaÄŸa uÄŸrardık Sizinle. İçeride Nesibe Hatunları hatırlatan birini, Saadet Hanım annemizi göreceksiniz. Annemizi yanında gelini Zeynep ve komÅŸuları Nursel Abla ile kurabiyeler, mantılar yaparken göreceksiniz. Biz, ‘Gecenin bu vaktinde nedir hâliniz?’ demeye kalmadan o anlatmaya baÅŸlayacaktır, bu telâşın niye olduÄŸunu. Belli ki yarın yapılacak kermes için hazırlık yapıyorlar. Kim bilir kaç saattir ince ince ter döküyorlar? İşte onları gece yarılarına kadar uykusuz bırakan Sen’in sevdan ve derdindir.

Saadet Hanım Annemizi ve yanındakileri bırakalım kendi hâllerine ve Sizinle baÅŸka bir yere gidelim. Sabahın erken saatlerinde hareketlilik baÅŸlamış, belli ki akÅŸama kadar sürecek. İşten çıkan, okuldan ayrılan kendini buralara atıyor. İnsanlar, çölün ortasında bir vahâya koÅŸuyor gibi. İçeriye bir girelim, nedir bu insanların derdi? Bu nasıl bir dert ki, kimini kendinden geçiriyor, kimine evinin yolunu unutturuyor? Kapıyı çaldığımızda karşımıza kim bilir kim çıkacak? Kapıyı açan bu genç Emre’dir Yâ Rasulallah! “Vicdanın ziyâsı, ulûmu diniyedir; aklın nuru, fünûn-u medeniyedir.” sözünü kendine düstûr edinmiÅŸ bir muhabbet fedâisi. Bu evin bütün odaları misafirlerle doludur Yâ Rasulallah! Åžu odadan gelen seslere bir kulak verelim: “Yâ Cemîlü yâ Allah, yâ Karîbü yâ Allah...” Sanki cennet bahçesinin bülbülleri bizlere senfoni sunuyor. Ya ÅŸuradan gelen sesler: “Bir köy muhtarsız olmaz, bir iÄŸne ustasız olmaz, bir harf kâtipsiz olmaz, olamaz biliyorsun...” Sanki kitâb-ı kâinat konuÅŸuyor. Yâ Rasulallah ÅŸu odadaki kasetten öyle feryatlar yükseliyor ki, seslere kulak veren kendini Asr-ı Saadet’te sanıyor. Hatip, öyle anlatıyor ki, insan kendini mânen Yemame’de buluyor. “Ya lel ensâr! Kerraten kekarrete Huneyn!” (Ey bozguna uÄŸrayıp kaçan ensar, toparlanın ve Huneyn’deki gibi tekrar hücuma geçin.) denince Ebû Akil canlanır gözümüzde. Oradan ayrılırken, ikinci bir gül devrinin bülbüllerini muÅŸtulayan ÅŸu başı gözü polatlara bir bakıver Yâ Rasulallah!

Sizinle yaptığımız bu küçük gezide ÅŸimdi sıra muhacirleri tanımaya geldi Ya Rasullallah! Müsaade edersiniz ÅŸimdi Siz’inle Türkistan diyarına, Asya steplerine, tâ Sibiryalara gidelim. Herkese insan olduÄŸundan dolayı deÄŸer veren ve bu niyetle ülkesinden çok uzaklara annelerini, babalarını ve hayat arkadaÅŸlarını bırakarak gelen, vatanını, yuvasını Mus’ablar gibi terk etmiÅŸ ÅŸu yiÄŸitlere bir misafir olalım! ‘Nâm-ı Celîl-i Muhammedî buralarda da garip kalmasın.’ diyerek, renkleri ve dilleri farklı, ÅŸu mâsum yavrulara Sizin sevginizi duyurmak, vatan millet sevgilerini oralara kadar götürmek için gelen, ay yıldızlı al bayrağı oralarda da göndere çeken, ÅŸu garip öğretmenlere belki bir tebessüm edip, alınlarından öpersiniz! Åžu öğretmenimizin söylediklerine bir kulak verebilir misiniz: “İmkânsızlıklar içinde güller kolay yetiÅŸtirilmiyor. Her ÅŸey Türkiye’den geldiÄŸi için biraz maddî sıkıntımız var. EÄŸitim son teknoloji ile yapılıyor, bizim ise ne fizik, ne de kimya lâboratuvarımız var, ama korkmuyoruz Yâ Habiballah! Allah ve Resulü bizlerle beraber ya, bu bize yeter.” Bu konuÅŸmanın ardından güzel iÅŸler yapmanın huzurunu taşıyan Ahmet Bey söze baÅŸlar: “Geçen ay, yüzlerce özel okul ve devlet okulu arasında yapılan ülke olimpiyatlarında ÅŸampiyon olduk Yâ Rasulallah! Çok uzaklarda Sizin kardeÅŸleriniz, ÅŸampiyonlar yetiÅŸtirmiÅŸ. Kara kışta kardelen çiçekleri gibi açan ÅŸu genç öğretmenlere bir bakabilir misiniz Yâ Rasulallah!”

Müsaade ederseniz Yâ Rasulallah; okyanuslar, daÄŸlar, tepeler hattâ kıtalar geçerek, gurbetin bir köşesinde, dört duvar arasında Sizinle oturup, Sizinle kalkan, bir muzdarip insana uÄŸrayalım. Gerçi Siz onu bizden daha iyi tanırsınız. O gençliÄŸinden beri milletinin ve insanlığın derdiyle dertlendi, aÄŸlamaktan göz altı torbaları ÅŸiÅŸmiÅŸtir. O bizlerin bu yola girmesine vesile olmuÅŸtur. O öyle bir yiÄŸittir ki, kendisine husumet besleyenlere bile muhabbetle bakar. Onun: “Ne olur Allah’ım, Sen’i tanımayan tek bir sîne dahi kalmasın yeryüzünde.” duasına ÅŸahit olmuÅŸtur birçok kimse. Onun: “BaÅŸlattığınız ÅŸu iÅŸe sahip çıkmanızı istirham ediyorum, ÅŸafak emareleri belirmeye baÅŸlamışken, aydınlık ÅŸafakların müjdecisi horozlar öterken, bu iÅŸe sahip çıkın, bir kırık plâk gibi yarıda kalmasın, bu beste tamamlansın Allah aÅŸkına…” sözleri ile nasıl iki büklüm olup, inlediÄŸine ÅŸahit olacaksınız.

Bu turnikeye girenler; mutluluÄŸu, çilede ve ızdırapta buldular. Sen’in de en büyük dostun çile ve ızdıraptı. Sen de gün yüzü görmemiÅŸtin, yaÅŸadığın müddetçe. Sana da çok çektirmiÅŸlerdi Ebû Cehiller, Utbeler, Åžeybeler. Onlar uzaklarda kaldı derken, meÄŸer talebelerini bırakmışlar inananlara. Ama olsun, madem yol Sen’in yolun, kahrı da hoÅŸ lûtfu da! Biz de büyüklerimiz gibi diyor ve bütün çektirenlere hakkımızı helâl ediyoruz. Sana da yalvarıyoruz! Ne olur bizleri yalnız bırakma! On dört asır sonra Mus’ablar, Hamzalar gibi, Ebu Bekir ruhlu Alileri, Ahmetleri, Mehmetleri bulmuÅŸken bizleri onlardan ayırma! Bizler, hakikatte birer saksaÄŸan olsak da, ikinci bir gül devrinin bülbülleri olmaya tâlibiz. Ne olur Sen bizleri garip bırakma Yâ Rasullallah! “Nasıl olsa bir gün Allah, nurunu tamamlayacak” diye müjdeyi ilk Sen’in aÄŸzından duymuÅŸtu sahabi efendilerimiz. Karaya oturmuÅŸ, İslâm gemisini yüzdürmede, bizlere de vazife ver. Âlem-i mahÅŸerde insanlar fevc fevc cehenneme giderken, hakkımızda hüsn-ü ÅŸahadetini esirgeme. Yaptığımız hatalardan dolayı piÅŸmanız ve çok günahkârız. Huzuruna varacak yüzümüz kalmadı. Kaç defa üzerimizi kirlettik, huzuruna iÅŸte böyle pürkusur geldik. Ama ÅŸirk koÅŸmadık Allah’a. Mücrim de olsak, ihlâsın hakkını tam veremediÄŸimiz için riyâ şüphesi içimizi kemirse de, baÅŸka bir kapı olmadığı için, yine Sana yalvarıyoruz ve son bir isteÄŸimizi Sana sunuyoruz. Ne olur, o hesap gününde Sana her ÅŸeyleri ile teveccüh etmiÅŸ olan bu ümmetini yalnız bırakma! Belki bizler Sana lâyık ameller iÅŸleyemiyoruz, Sen’in ÅŸefaatini hak edemiyoruz; ama sana lâyık olanlar ile beraberiz. GittiÄŸimiz sefînenin kaptanına güveniyoruz ve sonuna kadar ahdimizi koruma azmi içinde, ister fırtınada boÄŸulalım, ister saÄŸ selâmet karaya çıkalım, biz bu geminin tayfalarıyız ve emrine âmâdeyiz Yâ Nebiyallah! İşte bizi bırakıp gidiyorsun yine ait olduÄŸun hakiki âlemine, Hamzaların, Ebu Ubeydelerin, o vefakâr arkadaÅŸlarının yanına. Sen, Sevgili’nin yanına giderken ardında tek vücut olmuÅŸ, vuslat arzusu ile yanan âhirzaman gariplerine bir tebessümünü esirgeme Yâ Rasulallah.

SIZINTI DERGİSİ'NDEN ALINTIDIR!..
Kullanıcı avatarı
yabangulu
Özel Üye
Özel Üye
 
İleti: 114
Kayıt: 05 Kas 2006, 00:00

  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Gösterim
    Yazar

  • Reklam

Dini Hikayeler

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir