Çanakkale ve Akif nasıl unutturuldu
Çanakkale ve Akif nasıl unutturuldu
Çanakkale zaferi ilk kez 1934'te kutlandı. Millî şairimiz M.
Âkif Ersoy, ebediyete intikalinden 40 yıl sonra, ilk defa devlet eliyle anıldı.
Peki, Çanakkale ve Âkif'i kim niye unutturdu?
Zaman gazetesi yazarı Mustafa Armağan, tarihimizle ilgili toplumun önemli bir
yanılgısına dikkat çekerken, yıllarca 'tarihin kimsesizler mezarlığı'nda
bekleyen Çanakkale ve Akif'i hatırlattı.
Çanakkale ve Akif nasıl unutturuldu?
MUSTAFA ARMAÄžAN
İnsan hafızası boşluk kabul etmez. Geçmişindeki bütün kayıtları, bugünü
veri alarak sürekli yeniden gözden geçirir, tekrar hizaya sokar, kimisini eler,
kimisini de öne çıkarır. Toplumların hatırlama mekanizmaları da biraz buna benzer.
Toplumlar da başlarından geçmiş olayları içinde yaşadıkları günün
“dikiz aynası” nda belirdiği kadarıyla hatırlarlar,
yoksa kimsesizler mezarlığına defnederler.
Bugün 18 Mart’ı hatırlayan vardır da, 16 Mart’ı hatırlayan, anan var mıdır?
İyi ama 16 Mart İstanbul’un işgal günüdür ve o gün İngilizler Şehzadebaşı
KarakoluÂ’nu basarak masum askerlerimizi hunharca ÅŸehit etmiÅŸlerdir.
Tarihimizin bu hakikaten acı günü, 1960’lara kadar özellikle İstanbul’da anılır,
16 Mart şehitlerini yeni nesillerin unutmaması için adeta çırpınılırdı. Ne yazık ki,
unutulup gittiler. Allah’tan ki, 18 Mart genel olarak “Şehitleri
Anma Günü” ilan edildi de, unutulan kim varsa o gün hatırlayabiliyoruz.
Sonra ÅŸu var:
Biz son yıllarda yapılan yoğun etkinlikler, programlar ve yayınlar
sayesinde zannediyoruz ki, 18 Mart 1915’ten itibaren Çanakkale zaferine
sahip çıkılmış, gençliğe atalarının bu vatan uğruna katlandıkları fedakârlıklar
olanca görkemiyle anlatılmış ve aktarılmıştır.
Bu kanaatteyseniz fena halde yanıldığınızı söylemek zorundayım. Zira Çanakkale,
Enver Paşa’nın -ne yalan söylemeli, biraz da cephelerden gelen yenilgi haberlerinin
üstünü kapatmak için- Çanakkale’yi yeniden gündeme getirme gayretlerinden sonra
uzun bir unutulmuşluk devresine girildi. Atatürk, bilinen ilk resmi Çanakkale ziyareti
sırasında (1928) bir şehitlik yapılması emrini vermiştir. Ancak bu
“emir” de, bürokrasinin örümcek ağına takılmış, yıllar
yılı savsaklanmıştır.
Cumhurbaşkanı sıfatıyla Atatürk’ün Çanakkale Savaşı hakkındaki bilinen ilk resmi
demeci, 1934 yılına rastlar. Bu konuşma da, aynı yıl, Anzakların Çanakkale’yi
ziyaretinin hemen ardından yapılmıştır ve ilginçtir, Anzakları kucaklayan bir
mesajdır. Törenlerde okuması için dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya
verilen bu metni hatırlayalım mı?:
“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken
kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde
uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan
evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim
bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar,
bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim de evlatlarımız olmuşlardır.”
30 Nisan 1934’te Avustralya’da çıkan “Melbourne”
gazetesinde yayınlanan yazılı açıklaması ise şöyledir:
“Gelibolu Yarımadası’na yapılan çıkarma hareketi ve muharebeler, burada kanlarını
dökenlerin kahramanlığını bütün dünyaya kanıtlamıştır. Bu savaşa katılan milletler
için bu savaşın sebep olduğu kayıplar ne kadar yürekler acısıdır.”
İşte Çanakkale zaferi ilk kez o yıl bildiğimize yakın bir şekilde kutlanmıştır.
Daha önce de bazı törenler yapılmaktaydı elbette ama bunlar genellikle resmi
zevatın katıldığı ve kuru nutuklarla geçiştirilen ruhsuz törenlerdi. O kadar kuruydu ki,
yetkililer lüks bir vapurun yumuşak koltuklarına kurulur, Çanakkale önlerinde demirleyen
vapurun içinde, karaya adımlarını atmaksızın gazetecilere demeçler verir ve sonra
kaptana ‘Çek evladım İstanbul’a’ diyerek geriye dönerlerdi. Tabii basın da bu
açıklamayı kısa ve kuru bir haber şeklinde mütevazı bir köşecikte aktarırdı. O kadar.
Düşünün, Çanakkale şehitlerine bir anıt inşası için ciddi
bir adım atılması bile Menderes dönemine rastlar. 1933’te Nihal Atsız, Fethi
Tevetoğlu, Nejdet Sançar ve Tevfik İleri gibi milliyetçi gençlerin gayretleriyle
başlayan ve tam 9 gün süren sivil Çanakkale gezisi, basın tarafından rahatsızlık
verici bir ‘olay’ haline getirilmişti. Hatta gençlerin aralarında para toplamak suretiyle
bir Çanakkale şehitleri anıtı yapılması girişiminde bulunmaları karşısında zamanın
CHP Genel Sekreteri Recep Peker, “Bu işin sonu kötü olur” tehdidinde bulunmuştur.
Neden acaba?
Anladınız tabii, o zamanlar Çanakkale henüz İngiliz birlikleri Çanakkale’de
bulunuyordu ve İngilizlerin bulunduğu bölgeler tel örgüyle çevriliydi. İzinsiz
içeriye girilemezdi. Bu durum, 1936’da imzalanan Montrö Antlaşması’na kadar
devam etti ve Türk askeri ilk defa Çanakkale Boğazı’na o yılın Temmuz
ayında girebildi.
Peki İngiliz işgali altında bulunan savaş bölgesinde bir şehitler anıtı yapımı kimi
kızdırırdı öncelikle? İngilizleri tabii ki. Sonradan Başbakanlık koltuğuna da
oturacak olan Recep Peker de İngilizleri kızdırmak istemiyordu. Ağzından
çıkan “Bu işin sonu kötü olur” sözünün asıl anlamı, “Türkiye’nin başını belaya sokacaksınız çocuklar” değil midir?
Sade Çanakkale’ye mi yönelikti unutkanlığımız? Ne gezer! Keşke öyle olsaydı.
Bildiğiniz gibi bu yıl hükümet, İstiklal Marşı’nın kabul ediliş tarihi olan 12 Mart’ı
aynı zamanda kanunla “Akif günü” ilan etti.
Lakin bu bizi yanıltmasın: Mehmed Akif resmi unutkanlıktan nasibini, 40’ı çıkana(!)
kadar fazlasıyla tatmıştı, yani Akif, günümüzden 30 küsur yıl önceye kadar
ölüm yıldönümlerinde resmen hatırlanmaz ve anılmazdı. Halk sahip çıkıyor,
devlet unutuyordu. İlginçtir, sonunda halkın dediği oldu.
İşte Kültür Bakanlığı tarafından çıkarılan, yani resmi bir yayın olan “Millî Kültür”
dergisinden bir haber (Sayı: 2, Şubat 1977, s. 80.):
“İstiklal Marşı’mızın yazarı, millî şair Mehmed Âkif Ersoy, ebediyete
intikalinden 40 yıl sonra, ilk defa devlet eliyle anıldı. (…) Rıfkı Danışman,
milli şairimize devletin de kadir-şinaslığını belgeleyen ilk Kültür Bakanı oluyordu.”
Belirtelim ki, Mehmed Akif’in bu ilk resmi anılışı, 29 Aralık 1976 gününe rastlar.
Şaşırdınız, biliyorum ama tarihin ambarı, doğru sandığımız izlenimlerle ve
hafızamızın bugünü geçmişe de yayma ve yansıtma arzusundan, daha
doğrusu alışkanlığından doğan çuval çuval yanılsamalarla doludur.



