HÜNKÂRIM BEN TİRYAKİYİM
Sultan İkinci Mahmut bir gün çok sevdiği musahibi Said Efendiye sordu:
-Kuzum Said... Bu tiryakilik ne demektir? İnsan iradesini ve aklını pekâlâ kullanabilir ve istediği zaman arzu, heves ve itiyatlarına hakim olabilir.
Musahip Said Efendi bu fikirde değildi bu konuşma bir Ramazan gününün ikindi vakti geçiyordu.Said Efendi dediki:
-Åževketli Sultanım... Sizi iftardan yarım saat önce, İstanbul’un en titiz tiryakilerinden birine götüreceÄŸim.Orada tiryakiliÄŸin ne demek olduÄŸunu gözlerinizle göreceksiniz.
PâdiÅŸah ve musahibi, iftardan yarım saat evvel kalktılar, İstanbul’un sayılı çubuk, nargile, kahve tiryakilerinden olan Hamidiye türbesi türbedarını ziyarete gittiler. Malûmdur ki bu türbede Sultan Mahmud’un babası Sultan birinci Abdülhamidin de kabri vardı. Bu da PâdiÅŸahın babasının mezarını ziyaret etmesi gibi tabii bir imkân veriyordu.
PâdiÅŸah ve Said Efendi Türbeye geldikleri zaman, ihtiyar türbedarın yaklaÅŸan iftarı karşılamak üzere 4’lü cezveyi mangala sürdüğünü, nargilesini hazırlamış, çubuklarını doldurmuÅŸ olduklarını gördüler. Türbenin içi, yanan mangalın dumanı içinde idi türbedar o saatte karşısında padiÅŸahı görünce hem ÅŸaşırdı hem de keyfi kaçtı.İftar topu da gittikçe yaklaşıyordu.
İçeri girdikleri anda Said Efendi sahte bir heyecanla pâdişaha hitab etti.
“-Efendimiz...Pederiniz cennetmekân efendimizin ÅŸu türbesinin haline bakınız, dumandan göz gözü görmüyor.” Ve hiç cevap beklemeden, mangalı, üzerindeki dörtlük cezve ile yakaladığı gibi dışarı attı. Bu arada nargile ve çubukları da atmayı ihmal etmedi. Hemen eline bir bez alıp sandukanın tozunu almaya giriÅŸti. Bir eliyle sandukanın üzerindeki sarığı kasten bozuverdi ve söylendi:
“-Sen böyle ÅŸerefli bir yerin türbedarı olacaksın...Åžu sarığın hali nedir?”
Padişah, Said Efendinin maksadını anlamıştı. Kaşları çatık türbedara seslendi:
“-Hakkın var Said Babamın sarığı ne zamandan beri düzeltilmemiÅŸ. Türbedar Efendi ÅŸimdi onu çözer ve yeniden sarar...”
Bir Padişah sarığının sarılması merkad üzerinde de olsa en az aşağı bir saat sürerdi. Zavallı tiryaki türbedar efendinin dizleri titremeye başlamıştı. Oruç keyfi, kahve, nargile çubuk tiryakiliği başına vurmuştu. Canını dişine taktı:
“-Efendimiz... Kulunuz ihtiyarım. İftara pek az kaldı. Lütfedin orucuu açayım, biraz aklım başıma gelsin, iradenizi derhal yerine getiririm.”
PadiÅŸah kaÅŸlarını çattı:”-Olmaz babama hürmetsizliktir. Sen benim nasıl bir PadiÅŸah olduÄŸumu bilirsin...”
Türbedar hünkârın ayaklarına kapandı:
“-Hünkârım... Ben tiryakiyim. Bu menhus keyfimi yerine getirmezsem divâne olurum. Elim ayağım titrer. Kurbanınız olayım. İzin veriniz sarığı iftardan sonra sarayım.”
Sultan Mahmut bir tiryakinin itiyadına ne kadar mukavemet edebileceğini anlamak kararında idi:
“-Olmaz dedik ya... Babamın sarığı ÅŸimdi sarılacak... “
Türbedar son kozunu kullandı. Yaşlı gözlerle sızlandı:
“-Efendimiz merhametinize iltica ediyorum.”
Padişah sahte bir gazabla gürledi:
“-Artık yeter. Sarığı ÅŸimdi çözüp saracaksın.”
Tiryaki dedenin gözleri dönmüştü. O anda iftar topu da patlayınca dünyaya değişemediği keyfini, belki başını cellada götürecek meydan okumasına ekleyiverdi:
“-Yani ne olacak? Baban merhum yarın Cuma selamlığına mı çıkacak? Patladı mı?
Ve, başı bedeninden ayrılmışçasına oraya çökerken padişah gülmeye başladı:
“-Hakkın varmış Said... Dedi. Åžimdi bize düşen tiryakinin düzenini hemen tazelemek... Getir mangalını, cezvesini, çubuÄŸunu.”
Ve, oraya bir kese altın bırakarak uzaklaştı


