ALLAH İÇİN YOL GÖSTERENLER
ALPEREN GÜRBÜZER
Allah yolunda Rıza-i Bari için yol gösterenler; hiç şüphesiz enbiya, evliya ve ulemadır. Bu yüzden Ebubekir Verrak (k.s) insanları:
1- Âlimler (İlmi ile amil olan âlimler),
2- Dervişler (İrşada talip olanlar),
3- Emirler (İdareciler)'' diye üç kısımda tasnif eder.
Bu tasnif güzel olmasına güzel de, peki âlimler ve emirler bozulunca halkın hali nice olur acaba? Olacak olan besbelli; milletin idarecilere karşı itaatı bozulacağı muhakkak. Yahutta tam tersi sofiler (dervişler) bozulursa ahvali durum ne olur derseniz, bu seferde milletin ahlakı bozulacağı gün gibi aşikâr. Yani her iki durumda da âlimsiz ve sufisiz o ülkenin hali viranedir dersek yeğdir.
Yol göstericilerden enbiyanın hayatına bakıldığında karşımıza irşad çıkıyor hep. Zaten Allahü Teala’nın; ''Biz muhakkak Nuh isminde bir peygamberi kendi kavmine irşad için gönderdik'' beyanı şeriflerindeki ilahi hüküm bunun bariz delilidir. Hangi peygamberin kıssasını açarsak açalım, bila istisnasız ''irşad'' gerçeği söz konusu. Zira Enbiyalar ilahi emri yüklenir yüklenmez, insanlara mürşitlik yaparak rehberlik görevi üstlenmişlerdir. Çünkü peygamberlerin esas vasfı, irşad yapmaktır. Günümüzde ise sadece tebliğ yapmak irşat sanılıyor. Oysa ''Âlimler peygamberlerin varisleridir'' hükmüne göre, âlim irşad sahibi olmakla görevlidir. Şayet Hud (a.s.) gibi irşat dairesi çizilemiyorsa tebligat yapılıyor demektir, irşad söz konusu değildir orada. Hâsılı asıl tebliğ irşad etmektir. Nasıl ki müzik aletlerinden ney’i üflemeyince musiki gerçekleşemiyorsa, aynen öyle de bir din’i yaşamayıp sadece dille telaffuz etmekle de, o din müzelik olmaktan öteye geçemeyecektir.. Dinin emir ve gereklerini hayatımızda tatbik edince ister istemez dinin etki alanı da beraberinde gelecektir, işte irşat daire halkası oluşturmaktan amacımız bu.
Enbiyaya varis olmak ancak ve ancak hem zahiri ilme, hem de batıni ilme sahip olmakla mümkün. Bir insanda ilm-i zahiri olup, ilim-i batıni yoksa Peygambere varis olunamaz. Veyahut ilm-i batıni olup da, ilm-i zahiri yoksa yine varis olunamaz, mutlaka her ikisi bir arada olması lazım ki Peygambere varis olunabilsin.
Mürşid-i Kamiller, hem zahiri ilmi, hem de batıni ilmi bitirmiş zatlardır. İslam’ın bütününü kapsayan ana başlıkta yer alan 12 ilmin (Sarf, nahiv, fıkıh, kelam, hadis vs.) eğitimini tamamlayıp icazet almak zahiri ilmi bitirmek demektir. Bir Mürşid-i Kamil'in kontrolü altında, manen terbiye olmak ve tasavvufdaki bütün manevi mertebelerden aşarak seyri süluku tamamlamak da batıni ilme haiz olmak demektir.
Allah dostları, ilme çok önem vermişlerdir. Her zaman, ilim olan yerde bereket olduğunu vurgulamışlardır. Nitekim bu konuda Seyda (K.S.)’ın; ''Bir ilim talebesini binlerce sofiye değişmem'' demekteki gayesi budur. Bazı âlimlerin fıkıhsız bir yere varılamaz sözü de bu amaca yöneliktir. O halde malımızı, mülkümüzü, gerekirse herşeyimizi ilme adamalıyız.
Allah’a ulaşmada şu basamaklardan geçmek gerekir; önce şeriat (İslamın zahiri kaide ve kuralları), sonra tarikat (İslam'ın tatbiki ve uygulama yolu) ve daha sonra da hakikat olmalıdır. İbn-i Abidin: ''İlimden maksat Allah'a ulaşmaktır.'' Diye beyan buyurmaktadır çünkü.
Demek ki; Hakk'a götüren, irşad ilmidir. Zira İmam-ı Gazali bile tasavvufa meylettikten sonra ''Ömrümü boşa zayetmişim'' diye tasavvufi öncesi irşatsız kalışına kendi kendine hayıflanmıştır.





