Her "şey" in aksiyle vücud bulduğu kâinatta, herhangibir "şey" in varlığını isbâtın en zahmetsiz yolu, evvelce o "şey" in aksini isbatlamaktır.
Misâl; ak karayla, iyi kötüyle, güzel çirkinle, sevinç gamla îzah edilir ki, kelâmı da sükût ile şerh edebilelim.
Söz ile dilin kulaklara akseden naif yâhut nânaif raksını "kelâm" olarak ifâdelendirmek yersiz olmasagerektir.Tarafımızdan ne de fütursuzca başvurulur bu raksa...
İmdi, daha baştan topyekûn, "lüzumsuzluk" olarak nitelendirince "konuşma" yı, belki bir miktar aşırılık gibi geliyorsa da kulağa, değil efendim, hiç değil.
Israrla ve kat'iyetle iddiâ edebiliriz ki, konuşanlar "ulemâ", konuşulanlar "ilim" olmadıktan sonra, ağızdan çıkan hemen her kelâm fuzûlîdir.
Bâhusus; sükûta dâir zikredeceğimiz tüm kelâmlar dâhi malâyânîdir.
İşte bu pek mânidar.
Sükûtu îzah için dâhi olsa harcanan her kelâmı fuzûlî saymak...
Her ameli ile gayrınizâmî bir duruş içerisinde olan biz nâsa, sükûttan dem vurmak ne kadar isâbetli olur meçhul.Lâkin sözlerimiz; yalana, yalan yere yemîne, gıybete, iftirâya, kul hakkına, sui-zana, kibre, zulme, haksızlığa ve tecessüse pek kolay kayabileceğinden, Allah ve Resûlünün son derece hassâsiyet gösterdiği bu mevzûda, harama düştükten sonra değil, henüz haram sınırlarına yaklaşmadan korumalıyız nefislerimizi dil belâsından.
Çok söz, boş sözdür ve kıyısından köşesinden ahlâksızlığa dâvetiye çıkarır mâzallah.
"Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalp gibi âzânın hepsi de sorguya çekilecektir."
[İsrâ:36]
Âyeti ile bizler apaçık bir delil ile, uyarılmadık mı ?
Yine bu mihverde, boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını isteyeceği o dehşetli günde, dilimiz dile gelip de acep nelerimizi nelerimizi haykıracaktır yüzümüze.
O vakte kadar daha kaç can yakarız, kaç vebâl yükleniriz ve kaç fitneye sebebiyet veririz dil-i belâmızla bilinmez.
Lâkin hiç olmazsa ömrümüzde bir defâ, sorgusuz sualsiz, buyrunuz, imdi râm edelim dilimizi sükût orucuna...
Belki konuşmaz kucağımızdaki İsâ'lar ama, bir Meryemî emâre kalır bize iffetten ...


