Karların yeryüzünü sarmaladığı,etrafı bir ressam edasıyla beyaza boyadığı demlerden mevsim trenimiz yavaş yavaş uzaklaşmakta. Trenimizin varacağı istasyon ufuklardan başladı görünmeye. Ufuklar yeni bir uyanışın muştusunu vermekte ölümü yaşayan her bir mevcudata. Görünen ve ilerledikçe daha da belirginleşen her şey bir doğum sancısını çekmekte adeta.Dallar,çiçekler,çimenler...Velhasıl bütün kainat bu uyanışın birer parçası.Fakat o da ne?Bu tablonun temaşasına namzet olan insan da uyanışın bir parçası olmaktan ziyade sürdürmekte uyuyuşunu. Tabiat beyaz örtüyü üstünden atıp kendi varlığını ortaya koymaya çalışırken insanoğlu,gerçekleri görmesini engelleyen gaflet perdesini indirememekte gözlerinden.Göremekte görmesi gereken asıl güzellikleri ve bu güzellikler içindeki asıl güzeli.Varlığının anlamını bilemekte ve bu anlamla birlikte gelen sorumluluklardan azad olmuş edasında.Güzel insanlar güzel atlarına binip gittiler de güzellikleri görebilecek güzel insanlar mı kalmadı yeryüzünde?Veyahut güzel şeyler mi kalmadı bakmaya değer?Dağların kaldıramayacağı yükü yüklerken sırtına ademoğlu,dağları göremeycek kadar mı körleşti acep?Bu sorular yumağıyla cebelleşen beynimiz,mevsim trenimiz de ulaştı menziline. Tohum derdinde olan ağaç odun olmaktan kurtulup,dallarda meyveye durmuş vaziyette.Tabiat kendisine biçilen rolü büyük bir ustalıkla oynuyorsa şayet,tabiatında anlayabildiği ölçüde ustası olan insanoğlunun bu bihaberliği uzun sürmeyeceğe benziyor.Değil mi ki güneşin doğuşuna en yakın zaman karanlığın en yoğun olduğu demlerdir.Yarasalıktan kurtulup insan olma bahtiyarlığını iliklerimize değin hissetmemiz ve aydınlıklara gark olmamız umuduyla...
