Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetleri Allahû Tealâ buyuruyor:
-10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
-10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).
İnne: Muhakkak ki, şüphesiz ki.
ellezîne: Onlar.
lâ yercûne: Dilemezler, istemezler, talep etmezler
likâenâ: Mülâki olmak yani ruhu hayattayken Allah’a ulaştırmak, herhangibir yere mülâki olmak, ulaşmak, varmak. Likâenâ: Bize ulaşmayı dilemezler.
ve radû: Ve razı olurlar, razıdırlar.
bi: İle.
el hayâtid dunyâ: Dünya hayatından razı olurlar. Dünya hayatı ile razı olurlar. (Türkçe’mize uymuyor. Onun için “Dünya hayatından razı olurlar.” diye Türkçeleştirmek zorundayız.)
vatme’ennû: Ve tatmin olurlar. Doyuma ulaşırlar.
bihâ: Onunla. (Dünya hayatıyla tatmin olurlar.)
vellezîne: Ve onlar.
hum: Ki onlar.
an âyâtinâ: Âyetlerimizden.
gâfilûn: Gâfil olanlardır.
Öyleyse tamamlayalım konuyu, ne çıkıyor?
Allahû Tealâ: “Muhakkak ki onlar Bize ulaşmayı yani hayattayken ruhlarını Bize ulaştırmayı, Allah’a ulaştırmayı dilemezler. Onlar dünya hayatından razıdırlar, dünya hayatıyla doyuma ulaşırlar yani onları doyuma ulaştıran şey dünya hayatıdır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.” diyor.
Âyetler Allah’a ulaşmayı dilemeyi emrediyor ama onlar onun gafletinde.
Ulâike: İşte onlar.
me’vâhum: Onların, işte onlar ki onların mevası, varacakları yer.
un nâru: Nardır, ateştir.
bi: İle.
mâ: Şey.
bimâ kânû yeksibûn: İktisap ettikleri, kesp ettikleri, kazandıkları dereceler itibariyle, onların varacakları yer, mevaları, ulaşacakları yer, son durakları, kalacakları yer ateştir.
Hangi sebeple? İktisap ettikleri dereceler sebebiyle.
Sadece 2 türlü derece var. Ya kazandığımız dereceler ya da kaybettiğimiz dereceler. Kim Allah’ın emirlerine itaat ederse Allah’ın emrettiği şeyleri yerine getirirse, meselâ; namaz kılarsa, oruç tutarsa, zekât verirse, hacca giderse, kelime-i şahadet getirirse ve özellikle zikir yaparsa derecat kazanır. Allah’a ulaşmayı dilediği zaman derecat kazanır. Bir başkasına bir iyilikte bulunduğu zaman, yardım ettiği zaman derecat kazanır. Allah’ın emirlerini, o emirlerin var olmasına rağmen yerine getirmeyen kişi derecat kaybeder. İşte bu Allah’ın emirleri konusunda burada Allah’a ulaşmayı dilemek konumuzun temelini oluşturuyor. Allah’a ulaşmayı dilemek, Allahû Tealâ’nın emridir. Rûm Suresinin 31 ve 32. âyetlerinde Allahû Tealâ bir şeyler söylüyor bize, diyor ki:
-30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
Munîbîne ileyhi vettekûhu: O’na, Allah’a yönel yani Allah’a ulaşmayı dile.
“Munîb” olmak, “Enâbe” kelimesi, “Yunîb” kelimesi aynı kökten geliyor; mülâki olmayı dilemek. Eğer bir insan Allah’a mülâki olmayı dilemezse, dilemediği taktirde o kişi takva sahibi olamaz.
Munîbîne ileyhi vettekûhu: O’na, Allah’a yönel, Allah’a ulaşmayı dile ve O’na karşı takva sahibi ol.
ve ekîmûs salâte: Ve namaz kıl.
ve lâ tekûnû minel muşrikîn: Müşriklerden olma.
Bir sonraki âyet-i kerime Rûm-32:
-30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
“O müşriklerden olma ki; onlar dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır ve herbiri kendi elindekiyle ferahlanırlar.”
Öyleyse fırkalara ayrılmak bir şirktir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki: “Benim ümmetim putlara tapmazlar, onlar için açık şirk asla söz konusu olmaz. Ama gizli şirkten korkuyorum.”
İşte Yûnus Suresinin 7. ve 8. âyet-i kerimesi, gizli şirkin sırrını açan bir âyet-i kerime. Allah’a ulaşmayı dilemek veya dilememek. Allahû Tealâ dilemeyenlerin 2 vasfından bahsediyor:
1- Onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
2- Onların gideceği yer cehennemdir.
O zaman bir şirkin mevcut olduğunu görüyoruz ama bu şirk gizli şirktir. Yani sadece insanların fırkalara ayrılması sebebiyle.
Gene Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in zamanına bir âyetten girerek dönelim. Allahû Tealâ Sebe Suresinde diyor ki:
-34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mûminîn(mûminîne).
Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.
O insanlardan, Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlardan bahsediyor ama orada Allah’a ulaşmayı dilemekle bir ilişki kurmamış. İnsanları kâfirler ve mü’minler diye ikiye ayırıyor. Allahû Tealâ’nın kâfirler ve mü’minler ayırması neye dayalı? Allahû Tealâ 2 çeşit insandan bahsediyor. Birinde kâfirler diyor, birinde mü’minler ama ayırım çok dikkat çekici bir ayırım. Çünkü bir tanesinde bir tek fırka var; mü’minler. Tek fırkaya “mü’minler” diyor. Geri kalan bütün fırkalar “kâfirler” adıyla geçiyor.
“Kıyâmet günü şeytan insanlara olan vaadini (hedefini) yerine getirdi. Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç, bütün fırkalar kıyâmet günü şeytana kul oldular, taguta kul oldular.”
Öyleyse her iki grup âyet-i kerimede de:
1- Tek bir fırka yer almış.
2- Geriye kalan onun dışındaki bütün fırkalar yer almış.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Öyleyse Rûm-31’e baktığımız zaman orada da tek bir fırka var: Allah’a ulaşmayı dileyen ve böylece takva sahibi olan ve cehennemden, takva sahiplerinin gideceği yer cennet olduğu cihetle mutlaka kurtulan bir grup. Bir de geri kalan bütün fırkalar; gidecekleri yer cehennem çünkü hepsi şirkte. Şirkten, gizli şirkten kurtulabilen bir tek fırka var. O fırka Allah’a mülâki olmayı dileyenlerin fırkası. Dilediği anda kişi kendisini cehennemden kurtarıyor. O takva sahibi olan fırkaya ulaşıyor. Kaf Suresinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîdin.
Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.
-50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.
Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîdin: Cennet, takva sahiplerine uzak olmayarak yaklaştırıldı.
Hâzâ mâ tûadûne: İşte vaadolunduğunuz şey budur.
li kulli evvâbin hafîz: Bütün evvab olanlar için, Allah’a ulaşmayı dileyen ve meaba ulaşmış, Allah’ın Zat’ına ruhlarını ulaştırmış olanlar için ve hafîz, başlarının üzerine devrin imamının ruhu muhafaza edici olarak gelmiş olanlar için.
Bu mürşide tâbiiyet anında gerçekleşen bir olaydır. Kim mürşidine tâbî olursa Allahû Tealâ diyor ki: “Biz onların üzerine bir muhafız göndeririz.”
Allahû Tealâ: “Onların başlarının üzerine, onlara Allah’a yevm’et talâkın geldiğini, Allah’a mülâki olma gününün geldiğini haber vermek üzere, onların başlarının üzerine katımızdan bir ruh göndeririz.” diyor.
-40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.
“Yevm’et talâkı, Allah’a mülâki olma gününü onlara izhar etmesi için, açıklaması için.”
Allahû Tealâ Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesinde mürşidine tâbî olan insanların kalplerinin içine îmânın yazıldığını ve başlarının üzerine katından bir ruh gönderildiğini buyuruyor:
-58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhıri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ev ebnâehum ev ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hızbullâh(hızbullâhi), e lâ inne hızballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve âhiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
“Onların kalplerinin içine îmân yazılır ve üzerlerine Allah’ın katından ruh gönderilir.” diyor.
İşte o ruh, yevm’et talâkın geldiğini haber veren devrin imamının ruhudur. Bütün insanların başlarının üzerine aynı ruh gelip yerleşir. O insanların sayısı sonsuz olsaydı, o sonsuz sayıda devrin imamının ruhu mutlaka Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesi gereğince o kişilerin başlarının üzerine gelecekti.
Öyleyse bir vakıayla karşı karşıyayız. Allahû Tealâ Allah’a ulaşmayı dileyen insanlar veya dilemeyen insanlar diye 2 gruba ayırıyor. Ne yazık ki insanların %90’dan fazlası Allah’a mülâki olmayı dilemezler. Daha açık bir ifadeyle, biz Allah’ın bize öğrettiği bu kavramı açıklamamış olsaydık, böyle bir kavramdan insanlar çoktan beri haberdar olmadıkları için gidecekleri yer cehennem olacaktı.
Gerçekten bir insan Allah’a ulaşmayı dilemezse cehenneme mi gider? Evet, sevgili kardeşlerim. Gördük ki; Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde 2 grup insan var. Birisi mü’minler, birisi kâfirler. Müteaddid âyet-i kerimelerde Allahû Tealâ kâfirlerin gideceği yerin cehennem olduğunu söylüyor. Bu kesin bir olgu. Mü’minlerdense sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlerin gideceği yer cennettir. Diğerleri, Allah’a ruhlarını hayattayken ulaştırmayı dilemeyenler, Allah’ın cennetine giremezler. İşte Rûm-31 ve 32 onu gösteriyor. Sadece bir grup insan, Allah’a mülâki olmayı dileyenler, onlar takva sahipleridir, gidecekleri yer cennettir. Ama diğerleri şirktedir.
Öyleyse takva sahipleri ve şirkte olanlar diye bir ayrım kesinlikle var. Bir tek fırka takva sahipleri, gidecekleri yer cennet. Geri kalan bütün fırkalar, Peygamber Efendimiz (S.A.V) fırka sayısının 72 olduğunu söylüyor. Birbirinden farklı inanç biçimlerinin sayısının 72 olduğunu söylüyor. Ama “İnsanlar 73 fırkaya ayrılacaklar.” diyor. O zaman sahâbe soruyor:
-Ey Allah’ın Resûl’ü! 72 inanç biçimi varsa, insanlar nasıl oluyor da 72 fırkaya değil de 73 fırkaya ayrılıyorlar?
-Çünkü öyle bir fırka var ki; bu fırka o 72 fırkanın herbirinin içinde yaşıyor, onların oluşturduğu toplumun içinde yaşıyor. Ama onlar Allah’a ulaşmayı diliyorlar. Onlar diğerlerinden farklılar, Allah’a ulaşmayı diliyorlar. Diledikleri için cehennemden kurtuluyorlar. Onlar Fırka-ı Naciye’dir.
Allah’a ulaşmayı, ruhunu hayattayken Allah’a ulaştırmayı dilemeyen bir insan acaba cehenneme mi girer? Kesin. İşte Allahû Tealâ Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde bunu söylüyor:
“Ulâike me’vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn: Onların gidecekleri yer, kazandıkları dereceler itibari ile ateştir.” diyor. Burada kesin sonuca ulaşıyoruz. Sadece 2 tane alternatif var; Allah’a ruhunu hayattayken ulaştırmayı dilemek ya da dilememek. Dilemeyenlerin gideceği yer ateştir. 3 özellik sayıyor:
1- Âyetlerinden gâfil olmaları.
2- Dünya hayatından razı olmaları.
3- Varacakları yerin cehennem olması.
Kim bu insanlar? Bir tek özellikleri var: Ruhunu hayattayken Allah’a ulaştırmayı dilememişler.
Allah’a ulaşmayı dilemek… Dilemek bir kurtuluştur. Çünkü Allahû Tealâ Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde diyor ki:
-42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
“Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah onları Kendisine ulaştırır.”
Oradaki muhtevada Allahû Tealâ 2 grup insandan bahsediyor: Allah’a ulaşmayı dileyenler ve dilemeyenler. Şöyle âyet-i kerime:
“allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb: Allah dilediği kişiyi Kendisine seçer.”
İnsanların %90’dan fazlası Allahû Tealâ tarafından seçilir. Sadece Allah’a ulaşmayı dilememekle kalmayıp başka insanları da Allah’ın yolundan ayırmaya çalışanlar, onlar devre dışı kalacaklardır. Allahû Tealâ onları seçmez. İnsanların %90’dan fazlasını mutlaka seçer. Ama ne yazık ki o seçtiklerinden Allah’a ulaşmayı dileyenler çok az sayıdadırlar. %5’ten daha az.
Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ açıklamasını yapmış. Bu Kur’ân’daki açıklama. Daha evvel bu açıklama İncil’de yapılmış. Daha evvel bu açıklama Tevrat’ta yapılmış. Açıklamalar kesin olarak mevcut ve açık bir şekilde bunu anlatıyor. Öyleyse bir insanı cehennemden kurtaracak şey, onun Allah’a inanması değildir. Allah’a inanan kimse, Allah’a inanıyor diye takva sahibi olmaz. İnanç, sadece inanç, kimseyi takva sahibi kılmaz. Kişinin takva sahibi olabilmesi için inancının ötesinde bir dileğin yer alması lâzım. Münîb olması lâzım, Allah’a mülâki olmayı dilemesi lâzım. Onun için Allahû Tealâ dilemeyi bu kadar önemli sayıyor. Diyor ki: “Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu Kendime ulaştırırım.”
Allah, dilediğini Kendisine seçer. Seçildiği zaman insan Allah’ın kulu olur. Ondan evvel tagutun kuludur. Allah dilediğini Kendisine seçer. Seçildiği zaman diyoruz ama seçildiği zaman hemen seçildiği an değil. Seçildikten sonra, seçildiği zaman kişi Allah’a ulaşmayı dilerse Allah’ın kulu olur. Yoksa tagutun kulu olarak ebediyyen, hayatta olduğu sürece tagutun (insan ve cin şeytanların) kulu olarak yaşar ve öyle ölür. Gideceği yer de mutlaka cehennem olur.
Öyleyse %90’dan fazlasını seçen Allahû Tealâ onların kurtulması için imkân veriyor: “Bana ulaşmayı dilesinler de kurtulsunlar diye.” Ama o seçilenlerin de %90’dan fazlası Allah’a ulaşmayı dilemiyor. Dilemediği için de gideceği yer cehennem.
Allahû Tealâ Zumer Suresinde buyuruyor ki:
-39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.
“Üzerinize azap gelmeden önce, kıyâmet gününden önce Allah’a ulaşmayı dileyin.”
Başka bir ifade kullanalım: “Şu dünya hayatını yaşarken Allah’a yönelin, Allah’a ulaşmayı dileyin ve O’na teslim olun.” diyor.
Bu teslim çok safhalı bir teslimdir. “Ruhunuzu Allah’a teslim edin, fizik vücudunuzu Allah’a teslim edin, nefsinizi Allah’a teslim edin ve iradenizi Allah’a teslim edin.” anlamlarının hepsi konunun içinde var.
Öyleyse bir insan Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa o kişi için netice Yûnus-7 ve 8. âyetleri gereğince kesindir:
1- O kişi Allah’ın âyetlerinden gâfildir.
2- Kazandığı dereceler kaybettiği derecelerden azdır.
3- GideceÄŸi yer ateÅŸtir, cehennemdir.
Allah’a mülâki olmayı dilemeyen hiç kimsenin kazandığı dereceler kaybettiği derecelerden fazla olamaz. Neden olamaz acaba? Allahû Tealâ Kehf Suresinde buyuruyor ki:
-18/KEHF-105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).
İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.
“Allah’a mülâki olmayı reddedenler, onu yok sayanlar, onu inkâr edenler, onların amelleri boşa gider.” diyor.
“Allah’a ulaşmayı dilemeyi yok sayanlar, onu inkâr edenler, onların amelleri boşa gider.” diyor. Amelleri boşa gidiyorsa, amelleri sebebiyle kazandıkları bütün dereceler sıfırlanıyor. O kişi Allah’a ulaşmayı yok saydığı, kabul etmediği için, Allah’a ulaşmayı dilemesi mümkün olmayan birisidir. Dilemiyorsa onun bütün amelleri boşa gidiyor. Böylece çok ciddî bir sonuçla karşı karşıya oluyoruz.
2 kişi düşünelim; ikisi de 80 yaşına kadar yaşamış olsunlar, 15 yaşında sorumluluklarını bilsinler. Birisi 65 yıl sorumluluklarını yerine getirsin. Yani bugünkü sorumluluklar; namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek. Bunların hepsini 65 yıl boyunca bu insan yapsın. Cennetlerden hangisine Allahû Tealâ’nın kendisini göndereceğini düşünürken bir sürprizle karşılaşacak; gideceği yer cehennem olacak.
Öbür tarafta Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, takva sahibi. Allah’a ulaşmayı dilediği an, o kişi takva sahibi. Takva sahibi ise Allahû Tealâ: “Munîbîne ileyhi vettekûhu: Allah’a ulaşmayı dile ve takva sahibi ol.” diyor. Takva sahibi ise gideceği yer Allah’ın cenneti. Cennet takva sahipleri için hazırlanmış (Kaf-31, 32).
Öyleyse bir başka insan düşünelim. Bu insan ömrünün 30-40 yılında, 50 yılında, 60 yılında hep yanlış şeyler yapmış. Allah’a ulaşmayı dilememiş, namaz kılmamış, oruç tutmamış, hep insanlara kötülükler yapmış. Ama bir gün aklı başına gelmiş, Allah’a ulaşmayı dilemiş, sonra da ölmüş. Bu kişinin günahları sevaplarının kaç katıyken, kim bilir kaç bin katıyken bütün günahları örtülüyor. Allahû Tealâ Enfâl Suresinde diyor ki:
-8/ENFÂL-29: Yâ eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.
“Ey âmenû olanlar! (Allah’a îmân edenler) Allah’a mülâki olmayı dileyin ki; Allah sizi takva sahibi kılsın ve size furkanlar versin. Daha sonra yani tâbiiyetinizde de günahlarınızı sevaba çevirsin.”
Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi de Allah’a inanırsa mü’mindir. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi de Allah’a inanıyorsa -ki inanmaması mümkün değil- tabiatıyla mü’mindir. Ama bir grup Allah’a ulaşmayı dilemediği için Allah’a inanmasına rağmen cehennemden kurtulamaz. Diğer grup mutlaka Allah’a ulaşmayı diledi diye Allah’ın cennetine girer.
Şimdi misalimize geri dönelim. 65 yıl İslâm’ın 5 şartını yerine getiren kişi Allah’a mülâki olmayı dilemeden öldü; gideceği yer cehennem. Çünkü Allah’a mülâki olmayı dilemeyen kişi, onun gideceği yer kesinlikle cehennem. Onun amelleri boşa gidiyor. Başka birisi de, o da o kadar yaşadı ama hayatının sonunda Allah’a ulaşmayı diledi. Bir dilek, o tek dilek onu cehennemden kurtarıyor. Onun kazandığı dereceler mutlaka kaybettiği derecelerden fazla oluyor.
İşte Allahû Tealâ’nın Allah’a ulaşmayı dileyen kişiye verdiği dereceler, mutlaka onların günahlarını örtecek derecelerdir. Sevaplarını günahlarından öteye geçirecek dereceler. Ne demek istiyoruz? Nasıl oluyor bu? Çok basit. Allahû Tealâ onun günahlarını örtüyor. Günahlarını örttüğü zaman bu kişinin en azından Allah’a ulaşmayı dilediği için kazandığı var. O pozitif dereceler sebebiyle, bütün hayatı günah içinde geçmiş olsa da Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesine göre Allahû Tealâ günahlarını örtüyor.
Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesi: “Allah’a karşı âmenû olun. Allah sizin günahlarınızı örtsün.” diyor. Allah günahlarını örtünce kişinin bir derecelik sevabı olsa bile onun kazandığı derece, kaybettiği dereceden fazladır. Gideceği yer bu sebeple mutlaka Allah’ın cennetidir.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Görüyor musunuz ne kadar önemli bir şey, bir insanın ruhunu hayattayken Allah’a ulaştırmayı dilemesi?
Bir insan Allah’a ulaşmayı dilemeden evvel tagutun kuludur. Allahû Tealâ bütün sahâbenin, tagutun kuluyken Allah’a ulaşmayı dileyip Allah’ın kulu olduğunu ifade ediyor:
-39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
Allahû Tealâ: “Sahâbe taguta kul olmaktan içtinap ettiler, kaçındılar, kendilerini kurtardılar.”
Ne yapmışlar? “Allah’a mülâki olmayı dilediler, Allah’a münîb oldular.” diyor.
Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi: Ve Allah’a münîb oldular, yöneldiler, Allah’a ulaşmayı dilediler.
fe beşşir ıbâd: Kullarımı müjdele!
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’ın hakikatlerini sahâbe de Peygamber Efendimiz (S.A.V) onlara öğretmeden evvel bilmiyordu. En büyük günahların içindeydiler. Ama sonra onların hepsinden kendilerini kurtardılar, dünyadaki en üstün insanlardan oldular.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Görülüyor ki bir dilek, bir tek dilek, Allah’a ulaşmayı dilemek, o kişinin taguta kul olmaktan kurtulmasını kesinleştiriyor. Derecelerini, kaybettiği derecelerden öteye geçirtiyor. Neden? Çünkü Allah onların günahlarını örtüyor.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah ile olan ilişkilerinizde Allah için olmak söz konusu. Allah için olmanın olmazsa olmaz şartı, Allah’a ulaşmayı dilemek. Mutlaka Allah’a ruhunu hayattayken ulaştırmayı dileyin. Bu dilek varsa mutlaka cehennemden kurtulursunuz sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.
Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.


