Çocuğumuzdan önce kendimizi yetiştirsek? : Kişisel Gelişim

Çocuğumuzdan önce kendimizi yetiştirsek?

Kişisel Gelişim Köşemiz

Yetkili: abu_hayat, Berzah, Zulal, inci

  • Reklam

Çocuğumuzdan önce kendimizi yetiştirsek?

İleti mektup » 26 Arl 2009, 13:14

Sevgili anne ve babalar; çocuklar çabuk büyüyor... Çocuklar büyüdükçe dertleri de büyüyor. Ve anne babanın şikayetleri başlıyor.



Şikayetler başlıyor, çünkü hızlı bir şekilde kontrolümüzden çıkıp değişikliklerini görüyoruz. Çocuklarımız, bizim gençliğimizde var olmayan bir yaşama biçiminin etkilerine giriyorlar. İstemediğimiz alışkanlıkları ediniyorlar. Yanlış arkadaşlıklar kuruyorlar.

Uyarıları, ricaları dikkate almıyorlar. Anne baba olarak bizi dinlemiyorlar. Tavırları zaman zaman saygısızlığa varıyor. Zaman zaman saldırganlaşıyorlar.
Biliyoruz ki; dünya imtihan dünyası. Bazılarımız servetle, şöhretle imtihan olurken, bazılarımız da çocuklarımızla imtihan oluyoruz.

Türkiye’de çocuk yetiştirmek zor zenaat. Annelik zor, babalık zor. Bir yerlerde yapılan küçük bir hatanın faturası çok ağır olabiliyor. Yine de işin hemen hemen bütün yükü ailelere, özellikle de anne babalara düşüyor. Anne baba olarak bu kutsal yükü kaldırmak zorundayız. Çünkü söz konusu olan hem onların, hem de bizim geleceğimiz.
Çocuğunuza belli yaşlarda namaz kılmayı, Kuran okumayı öğretebilirsiniz. Namaz sureleri ile birlikte bir sürü de ilahi, ayet, hadis ezberletebilirsiniz. Ama onlara büyükleri saymayı, küçükleri sevmeyi öğretemezseniz, milli ve manevi değerleri veremezsiniz, tarihiyle bütünleştiremezseniz, imandaki huzurun yanı sıra, inanmanın mantığını kavratamazsanız, çocuk, belli yaşlarda yalpalamaktan kurtulamayacaktır.

Bu da çocuğun geleceği açısından önemli bir tehdit oluşturur. Çünkü o takdirde çocuk, sokağın, televizyonun, gazetenin, envay çeşit müstehcen yayınların, sorumsuz politikacıların ve ‘sanatçı’denilen kimselerin etkisine girer. (Gerçek sanatçıları tenzih ederiz) Hem kıbleden, hem aileden kopar, yozlaşır, tükenir...

Çocuğunuza kendi yaşantınızla örnek olamazsanız, milli-manevi değer ölçülerini veremezseniz, batılılaşma sürecinin toplumumuza bulaştırdığı tortulardan ve tereddütlerden koruyamazsınız.

Anne-baba olarak önce biz kendimizi eğitmeliyiz. Kendimizi yeterli hale getirmeliyiz. Kendimizi sürekli olarak eğiteceğiz. Televizyondan ziyade kitapla dost olacağız. İnanın kitap okumamak için uydurduğumuz bahanelerin hiçbiri geçerli değil. Ne kitapların fiyatı, ne zaman kıtlığı, ne şu, ne bu... Okumamanın mazereti olamaz. Unutmayalım, bahanelerimiz, çocuklarımızın geleceğini kurtarmaz.

Çocuk, babasının sırrı ve hususiyetlerinin sahibidir. Hayatı boyunca onun gözbebeği, ölümünden sonra da mevcudiyetini devam ettiren bir parçasıdır. Bütün hususiyetleri (iyi ve çirkinini) ondan âdeta miras yolu ile aktarır. Zira o, kalbinin bir parçasıdır. Bundan dolayı Allah-u Teâlâ, neseplerin korunmasını, neslin tevhid inancı üzere yetişmesini emretmiştir.
Bunun için aile halkına, özellikle yeni yetişen çocuklara her şeyden önce öğretilmesi gereken şey, iman esaslarıdır. Yani Allah'ın varlığı ve sıfatlarıyla tanıtılması, hiç bir şekilde O'nun ortağı yardımcısı olmadığı, insanların O'nun hükümleri, emir ve yasaklarına uygun yaşaması gerektiği inancıdır. Yaş ve idrak yönüyle bir şeyler öğrenme durumuna gelen bir çocuğa, öncelikle bu inanç kazandırılmalıdır. Nitekim bir çok rivayetlerde Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz çocuk konuşmaya başlar başlamaz ona tevhîdi (Lailahe illellah Muhammedun Rasulullah) öğretmemizi buyurmuştur.



Çocuğun ilk öğrendiği konuların başında, Allah-u Zülcelal’in onu gördüğü, bildiği ve onunla beraber olduğu gerçeğidir. Daimi olarak çocuğu Allah ile irtibatlandıracak bu görüş ve düşünüş sayesinde, Allah’a olan imanın tohumu da kalbe atılmış olur. Ayrıca, çeşitli vesilelerle korku duyan, güvensizlik sıkıntısı çeken çocuk için Allah’ın her an onunla beraber olması, önemli bir güven merkezi ve dayanağıdır.

Ebeveynin evlâda bırakacağı en güzel mirâs, hiç şüphesiz ki, onu güzel terbiye etmesidir (Tirmizî, Birr, 33). Güzel terbiye edilen çocuk, ebeveyni için âhiret mutluluğunun sebebidir. Ölen insanın amel defteri kapandığı halde Salih/iyi evlât bırakanın defteri kapanmaz; onun yaptığı hayırlı işlerden ebeveyn de mutlak fayda görür (Müslim, V, 73; Ahmed b. Hanbel, IV, 105).


TAVSİYELER

- Çocuğunuzu kendinize düşman etmek istemiyorsanız, bir başarısızlığından sonra “Ben sana demedim mi?” demeyin.
- Çocuğunuza emir vermeyin. Ondan isteyin.
- Haksızlığa uğradığınız bir yerde, hakkınızı arayış biçiminize çocuğunuzun tanık olmasını sağlayın. Ona kavga etmeden ve bağırmadan haksızlıklara karşı çıkmanın mümkün olduğunu gösterin.
- Çocuğunuzu dinlerken, mutlaka yüzüne bakın ve onunla göz teması halinde olun. Kendisine önem verildiğini hissedecektir.
- Çocuklarla anlaşmanın en iyi yolu, onlara iyi niyetle yaklaşmaktır.
- Çocuğunuzla aranızdaki duygusal çatışma, istemediğiniz boyutlara varıyorsa, “Kimin haklı olduğunu” düşünmek yerine, varmak istediğiniz amacı düşünün ve davranışınızı gözden geçirin.
- Bir tartışma sırasında asla birkaç sorunu birlikte çözmeye çalışmayın. Sorunları teker teker ele alın.


Küçük demeyin, terbiye beşikten başlar,
Hata, kızarak değil, öğreterek düzeltilir,
Düşünceler, inandırılarak benimsettirilir,
Aile içindeki geçimsizlik, çocuğu çok sarsar,
Her kötü hareketine, hep göz yumulmaz,
Aynı harekete bir iyi, bir kötü denilmez,
Çok sertlik gibi, çok şefkat de zararlıdır,
Hiçbir zaman onlara yalan söylenmez,
Sözünden çok, yaptığına değer verilir,
Kararlı olmak, çocuğu kötü hareketten korur,
Onun yanında başkaları çekiştirilmez,
Terbiyeden anne ve baba mesuldür,
Çocuklar hiçbir zaman kötülenmez,
Çocuğa verilen sözden dönülmez,
Onlar yalancılıkla asla suçlanmaz,
Sırlar onların yanında açıklanmaz,
Kibirlenmesine göz yumulmaz,
Samimi olduğunuza inandırılır,
Konuşmaktan ziyade yaşatılır,
Başkalarına yardıma alıştırılır,
Sabırlı olmasına alıştırılır,
Hayatın zorluğu öğretilir,
Her isteği yapılmaz.

Medeni olmayan milletler, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkumdur.(MUSTAFA.KEMAL ATATÜRK...)
Kullanıcı avatarı
mektup
Özel Üye
Özel Üye
 
İleti: 180
Kayıt: 16 Arl 2009, 00:00
Konum: istanbul

Mesaj konusu

İleti N-U-R-D-A-N » 26 Arl 2009, 16:26

Mektup; ÇOK GÜZEL ALLAH RAZI OLSUN

ELLERİNİZE SAĞLIK

BOL BOL DUA İLE İNŞ...
________________________________________________

RABBİM BANA YETER.
Kullanıcı avatarı
N-U-R-D-A-N
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye
 
İleti: 81
Kayıt: 09 Kas 2009, 00:00

Mesaj konusu

İleti N-U-R-D-A-N » 26 Arl 2009, 16:33

Nasıl Bir Yuva




İnsanoğlu’nun üzerinde yaşadığı ihtiyâr dünyâmızda sosyal organizmanın en küçük hücre dokusu âiledir. Âile, insanoğlunun dünyevî huzûr ve sükûnu ile âhenk ve mutluluğu solukladığı ilk ve tek yuvadır. İnsanların olduğundan fazla görünmek kaygısı taşımadığı; her üyesinin birbirinin röntgeninden haberdar olduğu bir sevgi laboratuvarıdır. “Yuvayı dişi kuş kurar” derler. Evet, temelde kadının varlığı ve şefkatli nefesiyle oluşan âile yuvası aslında bir huzûr ve sükûn ortamıdır. Allah Teâlâ âiledeki sevgi ve güvene dayalı huzûr ve mutluluğu, kendi azametine âid bir delil, bir mucize ve âyet olarak takdîm buyurmaktadır: “Allah’ın varlığına, kudret ve kuvvetine delillerden biri de kendileriyle huzûr bulasınız ve gönül rahatlığı içinde yaşayasınız diye size kendi cinsinizden eşler yaratmasıdır. Aranıza sevgi ve şefkat duyguları koydu. Bunda düşünenler için uyarıcı ve Allah’ın varlığını kanıtlayıcı deliller vardır.” (er-Rum, 30/21)

Âile Allah’ın iki nefsi, bağların kuvvetlisi ile bağladığı bir beraberliktir. Yuvanın sevgiye dayalı bu beraberliğini Allah Rasûlü de açık bir biçimde: “Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi. Güzel koku, kadın ve gözümün nûru namaz.” (İbn Hanbel, III, 199) buyurarak ifâde etmiştir. Sevginin en çok arandığı ve harç gibi bağlayıcı görüldüğü yer âile yuvasıdır. Orada sevgiyi sürekli kılan güven ve güzel geçimdir. Sevginin yerini doldurabilecek bir başka harç olmadığı gibi sevgiyi güven kadar besleyecek başka bir besin de yoktur.

Aslında uyum, güven, saygı ve sevgiye dayalı evlilik kadar mutluluk veren bir başka beraberlik yoktur. Kadın ve erkeğin birbirine rûhen yabancı olduğu bir izdivâc kadar kötü bir birliktelik sözkonusu olamaz. Bu duruma göre mutlu bir evlilik için ikişey önem kazanmaktadır. Önce eşlerin uyumu için denkliklerinin araştırılarak birbirlerini tanımaları, ikinci olarak eşlerin güzel geçim, insan idâresi, uzlaşma, hak ve sorumluluklar konusunda belli bir bilgilenme sürecinden geçmeleridir. Bu konuda, bir takım kitaplarla nazarî bilgiler elde edilebileceği gibi, “âile okulu” gibi seminerlerle eşler bu konuda bilgi sâhibi olabilirler.

Evlenecek eş adaylarının birbirlerini her türlü kusur ve özelliklerini gizlemeden söylemeleri esastır. Ancak insanlar böyle zamanda olduğundan fazla görünme kaygısıyla bir takım kusurlarını gizlemeyi meziyet saymaktadır. Oysa selef-i sâlihin bu konuda açık yürekli davranmayı tercih ederdi. Nitekim Hz. Ömer zamanında evlenen bir adam evlenmeden önce saç ve sakalını boyatıp kendisini öyle tanıtmıştı. Evlendikten bir müddet sonra boya gidip saç ve sakalının beyazlığı ortaya çıkınca durum halifeye şikâyet edildi. Hz. Ömer: “İnsanları kandırmaya kalkan yok” diye adamı cezâlandırdı.

Bu dünyada müslümanlıktan sonra en büyük lütuf ve mazhariyet, insanın kendisiyle ülfet edebileceği uygun bir eşe sâhip olmasıdır. Böyle bir eşle hayat arkadaşı ve yoldaş olmak insan için dünya konusunda bir ünsiyet ve güvence, dinî konularda bir güç ve destektir. Nitekim İbn Abbas: “Gencin ibâdetinin evlilikle kemâle erdiğini” söylerdi. Çünkü harama düşen gönülden imân bile sökülüp atılırdı.

“Rabbımız bize dünyada güzellik ver, âhirette de güzellik ver!” (el-Bakara, 2/201) âyetindeki “dünyadaki güzelliğin” mutluluk vesîlesi bir eş olduğuna işâret edilmiştir. Ayrıca “Kadın ve erkek, inanmış olarak kim sâlih amel işlerse ona hoş bir hayat yaşatırız.” (en-Nahl, 16/97) âyetindeki “hoş bir hayat”tan murâdın iyi bir eş olduğu ifâde edilmektedir. Hattâ bu yüzden Hz. Ömer “sâlih bir hanımı dünyadan saymazdı.” Çünkü o, insânı âhirete yönlendirir, derdi.

“Rabbımız, bize göz aydınlığı olacak eşler ve çocuklar bahşet!” (el-Furkan, 25/74) âyetinde niyaz edilen göz aydınlığı, insanın kendisi için gerçek göz aydınlığına vesile olan kulluktan alıkoymayacak ve insanı o büyük kavuşmaya hazırlayacak bir göz aydınlığıdır. Allah Rasûlü’nün kendisine sevdirilen namazı göz aydınlığı olarak anması, kadını ve kokuyu bir arada sayması buna işâret sayılmaktadır.

Evlilik bir nasîb işi olmakla birlikte belli bir hazırlık zarûrîdir. Bu hazırlık safhasında ehlullahdan birinin kızına nasîhati ilginçtir: “Yavrum, doğduğun ve büyüdüğün yuvandan, kendi kuracağın yuvaya uçuyorsun. En yakınlarının yanından bugüne kadar sana yabancı olan birinin yanına gidiyorsun. Sen ona yeryüzü gibi ol ki o da sana gökyüzü olsun. Sen ona câriye ol ki, o da sana köle olsun. Ona büsbütün yapışma ki seni atmaya kalkışmasın. Uzak durma ki seni unutmasın. Kulağı çirkin bir söz duymasın, burnu kötü bir koku almasın, gözü senden bir çirkinlik görmesin!”

Eşlerin gözlerini ve gönüllerini sâdece birbirlerine açması esastır. Nitekim Allah Teâlâ Cennet hanımlarını överken onları şöyle anlatır:

“Orada bakışların, sadece eşlerine çevirmiş, daha önce ne insan, ne de cinlerin dokunmuş olduğu hanımlar vardır,” (er-Rahman, 55/56) Yani onlar başkasına bakmayan sadece kocalarını “en yakışıklıklı” gören hanımlar ve eşlerini “en güzel” gören beylerdir.

Mutlu bir yuva için evlenen erkek, hanımını idâre etmeyi öğrenmeli; hikmetli sözler, tatlı şakalar; güzel espriler ve hediyelerle eşinin gönlünü fethetmeyi bilmelidir. Hanımına karşı yumuşak davranmalı, onun lüzumsuz harcamalarını yerine göre hoş görebilmelidir. Bu ise ilim ve bilim sâhibi olmayı gerektirir. Bu davranışı ancak hikmet ve irfan sâhibi kimseler başarabilir. Cimri, kaba, hoyrat kimselerin toplum içinde huzûrla yaşamaları zordur. Böyleleri kadınları idâre edemez. Kaba davranan ve cimrilik yapan kimse hem acı verir, hem acı görür. Hem eziyet çeker, hem eziyet çektirir. Hem günaha girer, hem günaha sokar. Kadınların duygusallığını yumuşaklıkla, bilgisizliğini tecrübe ve ilimle aşmak mümkündür. Erkek hoşgörüden uzak, câhil, kaba ve akılsız ise karşılıklı kabalık ve sertlik ortaya çıkar, bu da yuvadaki huzûru bozar, nefreti körükler. Yumuşaklık ve hoşgörü ise gönüller fetheder, en zor insanları idâre eder.

“Er” kişi, hanımının ezâsına, cevr u cefâsına âhirette göreceği ecri düşünerek katlanır. Çünkü insanların hatâ ve kusurlarına sabretmek kişiyi olgunlaştırır ve yüceltir. Nitekim Yûnus Peygamber’in âhiret ecrini düşünerek kendisine hakaretler yağdıran eşine katlandığı nakledilmektedir.

Yine tasavvuf ricâlinden Ebu’l-Hasan Harakânî için de benzer şöyle bir kıssa nakledilir: Harakânî, İslam filozoflarından İbn Sinâ ile çağdaştır. İbn Sinâ, Harakânî’nin şöhretini duyup kendisini tanımak ister ve Harakan’a gelir. Şeyhi evinde bulamaz. Kendisini karşılayan Harakanî’nin eşi ona: “O sahtekâr zındığı ne yapacaksın?” diye başlayarak bir sürü hakaret dolu sözler eder. Bu arada şeyhin orman tarafına oduna gittiğini söyler. İbn Sinâ orman tarafına doğru giderken dönmekte olan Harakanî ile karşılaşır. Ama ne görsün, Harakanî odunları bir arslanın sırtına yüklemiştir. İbn Sinâ: “Ey üstad bu ne hâl böyle?” deyince Harakanî: “Biz evdeki arslanın kahrını çekince dağdaki arslan da bizim kahrımızı çekiyor” diye karşılık verir.

Erkeğin, hanımının bir takım çıkışlarına ve ölçüsüz davranışlarına gösterdiği tahammül, verdiği ezâya sabır karşılığında âhirette ecir kazanacağını düşünmesi insanın davranışlarını ölçülü hâle getirmektedir.

Evlilik yukardaki âyette belirtildiği gibi bir yuva için mutlu yuva da insan neslinin devâmını, sağlayan yavrular içindir, Kur’an’da Zekeriyâ Peygamber’in duâsı ile karısının doğuma elverişli hâle geldiği ve Yahya (a.s.)’ı doğurduğu ve bunun bir lütfî ilâhî olduğu anlatılarak (bk. el-Enbiyâ, 21/89-90) yuvada çocuğun önemine de dikkat çekilmiştir. Selef, nesillerin devamı için çocuk sâhibi olmak üzere evlenirdi. Çocukları yaşarsa Allah’ı zikretmesini; ölecek olursa yüklerini hafifletip şefaatçi olmasını dilerlerdi. Nitekim Allah Rasûlü buyurur: “Sabî çocuk, anne-babasının boyunlarından tutarak cennete götürür.” (bk. İbn Mâce, Cezâir, 58; İbn Hanbel, V, 241)

“Ona malı da kazandığı da fayda vermedi” (Tebbet, 111/2) Bu âyette “kazandığı” ile kasd edilen çocuklardır. Allah yolunda harcanan mal, nasıl fayda veriyorsa çocuk da aynen öyle fayda verebilir. Nitekim Allah Rasûlü: “Kişinin kazandıklarından biri de çocuğudur. Yediği rızkın en helâli kendi kazancından yediğidir.” (Nesâî, Büyû, 1; İbn Mâce, Ticâret, 1; Dârîmî Büyû, 6; İbn Hanbel, VI 31, 42, 127, 193) buyurmaktadır. Âile yuvasında mutluluğun temeli, kurulacak ilişkiye bağlıdır. Otorite ve tahakküme bağlı âile yuvasında otoriter baba ve otoriter koca anlayışı vardır. Fertlerin şahsiyetlerini zedeleyen bu tür bir model artık yerini Nebevî usûldeki rehber ve hizmetkâr âile reisliğine ve babalığa bırakmaktadır. Aslında bizim kültürümüzde oğula “mahdûm”; yani hizmet sunulan, kıza kerime; yani ikram edilen denmesi “hizmetkâr âile” reisliğinin târihen varlığına delildir. Öyleyse hizmet merkezli diğergâm, fedâkar bir âile mutluluğudur aslolan.

Hasan Kamil Yılmaz

BOL BOL DUA İLE İNŞ...
_______________________________________________

RABBİM BANA YETER.
Kullanıcı avatarı
N-U-R-D-A-N
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye
 
İleti: 81
Kayıt: 09 Kas 2009, 00:00

Mesaj konusu

İleti N-U-R-D-A-N » 26 Arl 2009, 16:43

[ img ]

ÇOCUK
Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan çocuk;
Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk...
Çocukta, uçurtmayla göğe çıkmaya gayret;
Karıncaya göz atsa 'niçin, nasıl?' ve hayret...
Fatihlik nimetinden yüzü bir nurlu mühür;
Biz akıl tutsağıyız, çocuktur ki asıl hür.
Allah diyor ki:'Geçti gazabımı rahmetim!'
Bir merhamet heykeli mahzun bakışlı yetim...
Bugün ağla çocuğum, yarın ağlayamazsın!
Şimdi anladığını, sonra anlayamazsın!
İnsanlık zincirinin ebediyet halkası;
Çocukların kalbinde işler zaman rakkası...
Kullanıcı avatarı
N-U-R-D-A-N
Tecrübeli Üye
Tecrübeli Üye
 
İleti: 81
Kayıt: 09 Kas 2009, 00:00

İleti mektup » 26 Arl 2009, 17:32

sağol kardeş paylaşımın için bu zamanda doğru insanı bulmak zor herkes kişiliğinin arkasına saklanıyo gerçekleri gizliyo rabbim herşeyin hayırlısını versin :cry: :cry: :cry: :cry: :cry: selam ve dua ile
Medeni olmayan milletler, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkumdur.(MUSTAFA.KEMAL ATATÜRK...)
Kullanıcı avatarı
mektup
Özel Üye
Özel Üye
 
İleti: 180
Kayıt: 16 Arl 2009, 00:00
Konum: istanbul


  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Gösterim
    Yazar

  • Reklam

KiÅŸisel GeliÅŸim

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir