Dost ile dost muyuz? : Makaleler

Dost ile dost muyuz?

İslami İçerikli Makaleleri Paylaşabileceğiniz Alan

Yetkili: Zulal, Berzah, inci

  • Reklam

Dost ile dost muyuz?

İleti salih » 07 Haz 2007, 18:59

Bir süredir, özellikle son bir yıldır ibadetlerimde meydana gelen

gevşeklikten son derece muzdariptim. Namazlarımı vaktin sonuna kadar

sarkıtıyor, öylece kılıyordum. İbadetlerimdeki lezzet ise yitik bir haldi

benim için. Oysa, namazda yakalayamadığım karşı karşıya düşüşü, gökyüzünü

seyrederken yüreğimi sarsacak kadar yakalayabiliyordum. Hac da tam olarak

anlayamadığım bir ibadetti. Yokluğunu en derinden hissettiğim Rasulullah

(a.s.m.)’ın kabrini ziyaret etmeyi yürekten isterken, Kâ’beyi düşündüğüm

zaman aynı titreşimi hissedemiyor, yakalayamıyordum.



Biliyordum ki insan Zat’ına muhatap olmak için yaratılmıştı. Kendi gizli

özelliklerini açığa çıkarmak için kainatı yaratmış, kainatın içerisindeki

varlıkların bir kısmını hayat mertebesine yükselterek seçmiş, hayatı

vermesiyle her bir varlığı kainatın bir küçük özeti, gözü konumuna

getirmişti. Hayat sahibi varlıklardan bir kısmına da birer ruh vererek

onları hayatın nimetlerini arzular ve karşılık verir bir hale çevirmişti.

Hayatta çoğalan ve boyut atlayan özellikler, ruhun devreye girmesiyle bir

kez daha boyut değiştirmiş, böylece ruh sahibi olan varlık kainat ağacının

çiçeği konumuna geçmişti. İnsan ise bu ağacın meyvesiydi, gözbebeğiydi.

Kardeşleri hükmündeki diğer varlıkların üzerinde bir temsilci makamındaydı.

Bu makamın hakkını verebilecek nihayetsiz derin duygular, mükemmel latifeler

ve özelliklerle donatılmıştı. Seyrederek kavrayabilir, duyumsayabilir ve

duyumsadığını şuuruyla tartabilir, aklıyla yorumlayabilir, hamdedebilir,

şükredebilir bir varlık olarak, muhatap olduğu gerçekleri Rabbine karşı hem

hâliyle, hem de diliyle ilan edebilir bir konuma getirilmişti.



Özel bir varlıktı insan, bir köle olarak var edilmemiş, Hatib-i Ezelî’ye

özgür bir muhatap olacak yetenek ve donanımla yaratılmıştı. Bu dünya

hayatında asıl vatanı cennet olan kerim bir misafirdi. Cennette ise, namaz,

oruç hac, zekat yoktu. İslam’ın prensipleri, insanın bu perdeli dünya

hayatında Rabbine doğru giden yolculuğunun kolaylaşması ve riskli hallerden

kurtulup korunması için vardı. Allah’a ulaştıran bir yoldu İslâmiyet, amaca

varmak için bir vesile, bir araçtı.



İşte bu düşünceler nedeniyle olsa gerekti ki, hislerimde İslâmiyete karşı

derinlerde bir durulma oluÅŸmuÅŸ, ibadetlerden lezzet alamaz hale gelmiÅŸtim.

Dikkatlice baktığım zaman bu düşüncelerde bir hata olmadığını görüyordum.

İslam gerçekten Allah’a ulaştıran bir yoldu. Rabbimin kelâmı Kur’an’da da bu

şekilde ifade ediliyordu. ‘Sırat-el mustakîm’ yani, ‘dosdoğru bir yol’

deniliyordu İslâm için. Bu noktadan bakıldığı zaman İslâm ‘amaç’ değil,

‘vesile’ydi. Cennette bilindik şekilde bir ibadetin olmayışı da insanın sırf

ibadet için yaratılmadığının deliliydi. İnsan bu dünya hayatında bir

üniversite öğrencisi gibiydi. Fakültelerdeki öğrencilere “siz burada

emirleri yerine getirmek için varsınız!” deniliyordu. Fakat öğrencilere

yöneltilen emirler ve isteklerin gerekçesi, onların yeteneklerinin

gelişmesiydi. İnsandan da bu dünya hayatında çalışması, emirleri yerine

getirmesi isteniyordu; ama bu istekler insanın olgunlaşması ve yükselmesi

içindi. İnsan emirleri yerine getirmek için yaratılmamış, emirler insanın

insaniyetinin açılıp gelişebilmesi için önüne çıkarılmıştı, doğruydu. Öyle

ise nerede bir eksiklik vardı ki, ibadetlerden Resûl-ü Ekrem’in aldığı

lezzeti alamıyordum. Sahabeyi büyüleyen, seccadeye bağlayan gerçek neydi?

Veysel Karanî’yi, Zeynel Abidîn’i, Mevlana’yı,Yunus’u kendinden geçiren

ibadetteki hangi gerçekti?..



Tüm bu düşüncelerle balkonda oturuyordum. Gökyüzünde tebessüm

ediyormuşçasına duran dolunaya nefis bir hava eşlik etmedeydi. Biraz yorgun,

biraz buruk bir ruh halindeydim otururken. Yorgundum, çünkü son iki haftadır

bu anlatmaya çalıştığım düşünceler yaşantımı tümden kaplar hale gelmişti. Bu

yorgunluğa duygularımı yoran başka olaylar da eklenmişti.



İşte böyle bir halde otururken Resûlüllah ile ilgili bir hadiseyi

hatırladım. Vefatından bir-iki gün önceki bir olaydı hatırladığım. Daima

hutbe verdiği minbere son çıkışı, arkadaşlarıyla vedalaşma tarzındaki son

hutbesiydi. “Muhakkak ki Allah bir kulunu dünyayı seçmek ile, kendi

katındakini seçmek arasında serbest bıraktı. O kul Allah nezdindekini tercih

etti.” demişti. Bu söz üzerine Ebu Bekir “Ama biz sana ana-babamızı,

canımızı feda ederiz Ya Resûlüllah” diyerek ağlamaya başlamıştı.

Resûlüllah’ın kendinden bahsettiğini, kendi vefatını haber verdiğini bir tek

Ebu Bekir anlamıştı. Arkadaşları anlayamamışlardı Ebu Bekr’in neden

ağladığını. Ebu Bekr’in bu hali üzerine Resûl-ü Ekrem “Sohbetiyle olsun,

malıyla olsun bana en ziyade ikramda bulunan Ebu Bekir’dir. Eğer, ben

Rabbimden başkasını halîl (dost) edinecek olsaydım, mutlaka Ebu Bekir’i

halîl edinirdim. Oysa, sizin arkadaşınız ancak Allahın dostudur, halîlidir.

Bizim aramızda ise islâm kardeşliği ve sevgisi vardır ve bu yeterlidir.”

demiÅŸti.[1]



Neydi bu ‘hillet’, bu derin dostluk ki, Resûl-ü Ekrem “sizin arkadaşınız

ancak Allah’ın dostudur” diyordu. “Bir başkasını dost edinemem” anlamındaydı

bu söz. “Arkadaşız, hem de seven arkadaşlarız, kardeşiz; ama dostluk ancak

Allah’adır ve dost ancak Allah’tır” demeye getiriyordu.



Dost manasındaki ‘halîl’ Arapça’da ‘ayrışım’ anlamındaki bir kökten

geliyordu. Bu da kelimeye “sen bir yana, herşey bir yana” anlamını

veriyordu. Ancak, “Sen bir yana, diğer her şey bir yana” manasını

hissettiğiniz, hakkında böyle düşündüğünüz biri sizin dostunuz olabilirdi.

Ve sizin hakkınızda böyle düşünen biri ancak sizin dostunuzdur demekti.

Beklentisiz, nedensiz, perdesiz hazır olan demekti dost. Hacda en fazla

tekrar edilen ‘lebbeyk’ lafzının anlamı buydu. Anladığım kadarıyla işte bunu

diyordu Resûl-ü Ekrem: “Dostluğun hakkını verebilecek olan ve dost olmaya

layık olan ancak Allah’tır. Samed’den başkası dost olamaz, Ehad’den

başkasını dost edinmemen gerekir! Yani, beklentisiz ve nedensiz yakınlığa

hazır olan, sebeplere takılmadan sebepsizce verebilecek olan yalnızca

Allah’tır. Her şey bir yana, sen bir yana diyebileceğiniz yine ancak ve

ancak Allah olmalıdır.”



Evet öyleydi. Günahlarımı bilen ve bağışlayabilen ancak O olabilirdi. Ancak

O’nun rahmeti beni temize çıkarabilirdi. Yetmezdi, yetemezdi bir başkasının

gücü beni affetmeye… Kalbimin en derin ihtiyaçlarını yerine getirmeye, bir

zamanlar en aciz günlerimde yanımda olanlar dahi güç yetiremezlerdi. Yoktan

var etmeye kudreti yeterli olan, kabirden sonra da ikram etmeye muktedir

olan ancak Allah’tı. En ince, en derin hislerimi perdesizce bilen ve ikram

eden de yalnızca O idi, hem de mecbur olmadığı halde…



Öyle değil miydi? Şu gökyüzünün ihtişamı içerisinde bu tebessüm eden şirin

Ay’ı hangi zorunlulukla asmıştı gecelerimize. Ay’la tebessüm eden kimdi? Onu

tebessüme getiren rahmetinden başka neydi? Ay’ı gören gözümü bana vermeye

O’nu mecbur eden bir sebebim var mıydı? Tutan ellerimi, yürüyen ayaklarımı,

işiten kulaklarımı, şuurumu, kalbimi, aklımı hangi zorunlu gerekçeyle

vermişti? Bu nimetler nasıl bir mecburiyetle önüme serilmişti? Görünen o ki,

gözümün gördüğü, hayalimin eriştiği her şey, sebepler üzerinde, ama sebepsiz

ikramından, ihsanından, rahmetinden başka bir şey değildi…



Nasılki sizi evine davet eden ve sizden en ufak bir beklentisi olmayan bir

arkadaşınızın, siz daha gelmeden sizin sevdiğiniz yemekleri, yatacağınız

yeri, sizi sevebilecek hizmetkarları hazırlamaya girişmesi, bu arkadaşınızın

size olan sevgisinin ciddi bir delilidir. Ve aynı zamanda bu yapılanlar

sizinle yakınlığa, yürekten dost olmaya bir davetiyedir. İşte, Alemlerin

Rabbi olan Allah, herşeyden yüce, hiçbirşeye muhtaç olmadığı halde bizi

kendi mekanına davet etmişti. Hem de biz gelmeden önce sevdiğimiz ve

sevebileceğimiz herşeyi hazırlamıştı. En aciz olduğumuz zamanlarda bizi en

fazla seven ve bize en sevgili olan hizmetkarlarını emrimize vermişti.

Gözlerimizi açtığımız yüzler, yüzlerin en sevgilileri, gördüğümüz gökyüzü

mavilerin en güzeliydi, sevmiştik. Toprağın kahverengisini, denizin

mavisini, ağacın yeşilini tereddütsüz beğenmiştik. Bize ikram ettiği

ellerimizi, ayaklarımızı, gözlerimizi dünyalara değişmezdik. Oysa mecbur

değildi bunca güzelliği bir arada yaratmaya, bunca ikramın hiçbirini

yapmaya… Öyle ise mecbur olmadığı halde bu kadar ikramlara boğması dostluğa

açık bir davetten başka bir şey olamazdı.



Nihayetsiz bir sukunet ve tevazuyla “Ben gelmeye hazırım, ya siz hazır

mısınız? İkram etmeye hazırım, benim verdiklerim müstesna ikram edecek bir

şeyiniz yok, esirgeyecek misiniz? Ben sizden gelecek her türlü sıkıntıya,

mihnete razıyım, yeter ki af dileyin bağışlamaya hazırım, ya siz benden

gelebilecek sıkıntılara katlanmaya sabredebilecek misiniz? Çağırın,

çağrınıza icabet etmeye hazırım, siz benim çağrılarıma açık mısınız? Ben

dostum!” diyordu yücelerin yücesi Allah. “Ya siz dost musunuz?”…



Lebbeyk! Allahümme lebbeyk!…



“Keşke bizi de çağırsa” demiyor muyduk dost için, dosta dostluğu ispat için.

“Hazırım!” diye dostluğumu ilan edebilmem içindi çağrılar, ibadetler bunun

içindi. İcabetin olmadığı bir dostluğun tasavvuru elbette mümkün değildi.

Mümkün bir dostluğu daha kurulmadan iptal etmek, kurulmuş bir dostluğu riske

etmek için acaba kaç çağrı beklemem gerekirdi?



İşte çağırıyordu. Her çağrı birbirinin aynı gibi görünse de yepyeniydi,

içtiğim su gibi, yediğim ekmek gibi… An değişmiş, gün değişmiş, kainat

değişmişti. “Lebbeyk!” dememiz gerekmez miydi ezanı işitince? Ehad olan Zât

ile bire-bir bir görüşme olan namaz çağrıların yücesiydi. Rastladığım bir

muhtaç, ziyarete muhtaç bir hasta, yardıma muntazır bir zayıf O’nun birer

çağrısıydı. Oruç çağrısıydı Samed olan Allah’ın. Sahur bir çağrı, iftar bir

çağrıydı. Vakti gelince esirgemeyecektik O’nun verdiğini, zekat Rahman-ur

Rahim’den bir çağrıydı. Hac ise zirvesiydi çağrıların. Bir meyvenin ağacı

çekirdeğinde barındırması gibi, kainat ağacının nihayetinde asılı olan ve

kalbinde kainatı saklayan insanın, insaniyetinin bütünüyle yaşadığı çok

yönlü bir yönelişti. Tavaf ile dönüp durmak Zât’ına ulaşılmazlığın bir

ifadesi, kalplerde ulaşılmazlığıyla oluşan sancıların eridiği yer ve haldi.

Perdelerin parçalandığı yerde ve anda sessiz bir çığlık gibiydi Vakfe…



“Derya olunca nefes,



Parelenince kafes,



Tâ kesilince bu ses,



Çağırırım dost, dost diye!” İşte böyle diyordu Niyaz-ı Mısrî…



Şimdi ne kadar isterdim hacda olmayı … İhrama girerek fiilen “Sen! yalnızca

Sen!” diyebilmeyi… Ka’benin etrafında dönebilmeyi, dönerek eriyebilmeyi…

Allah’ın halîli İbrahim’in makamında yüreğimin en inceldiği, en yakına

düştüğü bir noktadan secde edebilmeyi… Arafatta çağrıya durabilmeyi… İlle de

“lebbeyk!” diyebilmeyi… “Lebbeyk! Allahümme lebbeyk! Lebbeyk, lâ şerike leke

lebbeyk!”…



Şimdi artık ben çağrılara, çağrılar bana dost, kulaklarım ezanlara muhtaç ve

müheyyâdır. Yüreğim asılıdır.. asılı kaldı çağrılara…
Kullanıcı avatarı
salih
Özel Üye
Özel Üye
 
İleti: 501
Kayıt: 17 Arl 2006, 00:00


  • Reklam

Makaleler

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir